Şubat 1991 · s. 28 · 5 dakikalık okuma
Zirve ve Erozyon

Kardeşlik, inanan insanları bir organizma bütünü hâline getiren ruhî cazibe.. İdeal sistem ve ideal site bütün gücünü ve devamlılığını bu “Sıbğatullah” fırçasının çizdiği motife borçludur. O sadece faziletlerin mihrak noktası değil, aynı zamanda içtimaî hayatın denge unsurudur.
Kardeşlik fasl-ı müşterek demektir. Dışa akseden yönüyle o, ferd ve kişiler arasında sevgi ve muhabbet, cemiyet hayatında akıl ve muhakeme, devlet sistematiğinde ise inananları kardeş ilan eden hukuk sistemini hayata tatbik etme manâsına gelir. Böyle bir potansiyele sahip olma ayrıcalığı ise ancak İslâm'a aittir. Başka hiçbir sistem kendi müntesipleri arasında, İslâm'ın hasıl ettiği oranda olmak şartıyla kardeşlik temin ve tesis edemez. Veya onlar arasındaki münasebet şekline kardeşlik denmez. Nasıl hayır denebilir ki, onların her türlü insanî ilişkileri menfaata, haklılıkları güçlü olmaya ve hayat felsefeleri cidal ve kavgaya dayalıdır. Hâlbuki İslâm, ferdler arasındaki münâsebetleri sevgi ve mürüvvete, güçlü ve kuvvetli olmayı haklılığa ve bütün hayatı kucaklayan mahrem sırrı da muavenet ve yardımlaşma düsturuna bağlar ve Öyle açıklar. Dolayısıyla her mümin “ Müsemma ” birliğinden dolayı kâinata bir kardeşlik beşiği olarak bakar.
Kardeşlik erdemde zirvedir. Zirve ise, hem çıkışı hem de inişi itibariyle en çetin ve en tehlikeli yerdir. Oraya ulaşmak kadar orada kalmak da zordur. Her nimet gibi o da kendi cinsinden şükür İster. Yoksa nankör elindeki nimete döner; onu mekan edinmez ve tükenir gider. Bu bir bakıma kardeşlik zirvesinin erozyonudur. Erozyon sebepleri ise pek çoktur.
Tarafgirlik bunların başında gelir. Ayrılık zehirini cemiyete zerkeden tarafgirliktir. O megaloman insanların sırça sarayıdır; benlik ve enaniyet tümseğine kurulmuştur. Bütün güzel ve güzelliklere kendilerini lâyık görürler. Onların konuşmaları monolog, dinlemeleri ise sadece bir umursamazlık örneğidir. Zaten mecbur kalmadıkça da kendi aks-i sadâlarından başka şey dinlemezler. Tümsekten ise ancak zirveyi düzledikleri zaman inerler.
İnat, Ebu Cehil zaafı. Kin ve nefret bu zaafın penanı. İnatçının vicdanı bütün eklemleri kireçlenmeye maruz kalmış bünye kadar gıcırtılı ve can sıkıcı. Belki de o yanık feryadın tâ kendisi. Ama inatçının kulağı paslı ve bu feryadı duymamada ısrarlı. Vicdan ki. “İlâhî ve semaî sadâ”dır. Onun sesine kulak tıkamak, başka değil ancak bir hüsrandır. Evet, inatçı vicdanıyla cedelleşen insandır. Hâlbuki insanda bu duygu Hakk'ta sebat etmek İçin vardır. Onu başka yerde kullanma bir duygu istismarıdır. Her istismar ise, bir erozyon kaynağıdır; ruhu ufalamaktadır...
Hased, düşmanlık ve adavetin anasıdır. O, ilâhî takdir ve taksimi tenkid manâsını taşıyan bir düşünce sefaletidir. Hased, bütün iyilikleri yer bitirir. Bu haliyle o, ormana musallat olacak yangın gibidir. Hased eden insan, eşya ve hâdiselerin seyrini, kendi görmek istediği şekle sokma gayretine düşmüş bir ruh hastasıdır. Onun bu gayreti okyanusu midesine sığdırmaya çalışan zavallının gayretinden farksızdır. Bilmez ki, herkese verilen ilâhî bir taksimle verilmiştir. Ve bu taksimi yapan, kulu da, ona verdiklerini de yaratan Allah'tır. O'nun iki türlü kanunu vardır. Bu kanunlardan birini Kitab'ında anlatmış; ikincisini ise bütün kâinata yaymıştır. Fıtrat kanunu ki cebrin elinde dönüp durmaktadır. İşte hased eden zavallı, bu kanunlara karşı direnmeye çalışmaktadır. Hased onun elinde, kendine çevirdiği bir silahtır. Hased edilene zararı ya hiç yoktur veya çok azdır. Fakat hased, kardeşlik adına hasaretli bir zarardır.
Hırs, yahudi ahlâkıdır. Zillet ve mahrumiyet damgalıdır. O aynı zamanda, en ulvi gayelere dâyelik yapan yüce himmete kezzap akıtmakdır. Hırs, Rahmana karşı şeytan tarafını tutmaktır. Zira ki, “teenni Rahmân'dan, acele ve hırs ise şeytandandır.. Hangi meselede ve ne seviyede olursa olsun hırs bir zaaf hortlamasıdır.
Hırslı insanın mayası, hırs gösterdiği şeyin dışında herşeye karşı nefret ve düşmanlıkla yoğrulmuş gibidir. Hırs basiret gözüne çekilmiş bir mildir. Feraset denen ilâhî nur ondan daima gizlenir. Her işin kendine göre uyulması gereken ahlâk kaidesi vardır. Hırs ise bu ahlâka baş kaldırmaktır. Hırslı insanın mahrumiyeti biraz da bundan kaynaklanır. Hırs, karamsarlık doğurur. Her defasında sıçradığı yerden düşen insan, artık normalde sıçrayabileceği yerlere dahi ürkek bir tavır içine girer. Kendini hep kaybetme kuşağının zavallı bir mahkumu kabul eder. Hâlbuki o, hırs sebebiyle layık olmadan kazandığını belki de müstehak olmadan kaybetmektedir. Ama hırsla sarıldığı her işte bu netice değişmeyecektir.
Hırslı insan, içtimaî seviyesi oranında zararlıdır. Bir milleti temsil etme durumunda bulunan bir insanın hırsı bazen bütün bir milletin mahvına sebep olabilir. Ancak en küçük dairede dahi hırs mutlaka zarar getirir. Hele kardeşlik zirvesi için o zararların en vahimidir.
Bir başka erozyon sebebi de gıybettir. Gıybet, yamyamlık demektir. Kuran, gıybet eden insanı “Kardeşinin etini çiğneyen” (Hucurât, 12) bir canavar ruhluya benzetmektedir. Onun merhametten, şefkatten ve mürüvvetten nasibi yoktur. Elbette ki bunların olmadığı yerde kardeşlik duygusu da yoktur. Gıybet, kadınsı insanların silahıdır. Mert ve asil insan asla gıybete tenezzül etmez. Her gıybette bir parça yalan ve bir parça mübalağa vardır. Bunlar ise, ilm-i ilâhîde olanı tekzib manâsını taşır. Gıybet eden kaypak bir zemine düşmüştür. Kalkmak ve doğrulmak istedikçe düşecek ve kayacaktır. Cezalar amel cinsinden gelir. O sözü kaydırdığı için cezası aynı cinsten gelmiştir. Gıybeti huy haline getirip de bulunduğu yerde kalabilmiş insan yoktur. Düşmek, gıybet eden insanın muhakkak kaderidir.
Şöhret arzusu, o da kardeşliği yıkan sebeplerdendir. Şöhret, esareti hürriyete tercih etme cinnetidir. Bir yerde meşhur olma orada esir olma demektir. Ya mahşerde o, ne kötü akıbettir! Şöhret, riyanın ikiz kardeşidir. Riya ise şirk-i hafidir. Şöhret, ruhu öldüren zehirli baldır. Bazen sahibini bazen de ruhu hâline getirdiği kardeşini öldürür. Kardeşlik duygusunu öldürdüğü ise şüphe götürmez bir gerçektir. ..
Makam ve mevki düşkünlüğü de, kardeşlik zirvesi adına bir erozyon sebebidir. Basit şeylere takılıp kalan yüce ufuklara pervaz edemez de ondan. Hâlbuki merkep, sırtındaki semerin büyüklüğü ve güzelliği ile övünse ne kazanır? Hem semer hem de semere yüklenenler ona birer ağırlık değil mi!. Hele ihtiyarladığı ve güçten düştüğü gün, o beğendiği ve övündüğü semeri onun sırtından alıp daha genç ve kuvvetlisine yüklemeyecekler mi?
Arkadaş! Dünya'ya ait bütün makam ve mevkiler işte o semere benzer: ne güvenmeye ne de övünmeye değer!. Hele, kardeşliği zedelemeye hiç değmez...
Kardeşlik zirvesi, “Tefânî” ile korunur, muhafaza edilir. Tefanî, insanın kardeşinde fâni olması! Bilmem ki burada kimyevî terkiplerdeki esrarengiz gücü hatırlatmaya gerek var mı?