Sızıntı Arşivi

Ekim 1990 · s. 397 · 4 dakikalık okuma

Voyager 2 ve İzafiyete Yeni Bir Bakış

R. Sayın · Bilim Felsefesi

Neptün'ün uydularının en büyüğü olan Triton'u, üzerindeki gayzer ve volkanların oluşturduğu (siyah kısımlar) bölgeleriyle net bir şekilde gösteren Voyager-2'nin başarılı bir fotoğrafı.

Gezegenler arası uzay aracı Voyager—2'nin Nep­tün'ün yakınından geçtiği 25 Ağustos 1989, Güneş sistemi keşif çalışmalarının ilk safhasının sona erdiği tarih oldu ay m zamanda. Apollo'nun Ay'a, Viking'in Mars'a, diğer uzay araçları­nın Merkür, Venüs ve Halley kuyruklu yıldızına se­yahatlerinden sonra, siste­mimizin, Plüton'dan sonra Güneş'e en uzak ikinci ge­zegeni olan Neptün de ilk defa böylesine yakından ta­nındı.

20 Ağustos 1977'de fırlatılan araç 9 Temmuz 1979'da Jüpiter, 12 Kasım 1980 'de Satürn ve 24 Ocak 1986'da Uranüs'ün üzerin­den geçti. Fırlatılışından oniki yıl sonra 25 Ağustos 1989'da Voyager-2 Dünya'dan 4,5 milyar kilo­metre uzaklıktaydı ve Nep­tün'e beşbin kilometre gibi yakın bir mesafeden geçi­yordu. Her dakikası hesap­lanan yolculuğu esnasında, ölçülen izafi hızı saniyede 27 kilometre olan bu in­sansız uzay aracı sadece gö­revini mükemmel bir şekil­de yerine getirmekle kalmı­yor, fırlatılış öncesinde gö­rev programında yeralmayan manevralarıda daha sonraki müdahaleler sayesin­de gerçekleştiriyordu.

Programda başka geze­gen olmamasına rağmen Voyager—2 çalışmalarını Güneş sisteminin dışında da sürdürecek ve 2015 yılına kadar kendisinden haber alınabilecek (Yeri gelmişken, aracın, yakıtı plütonyum olan küçük bir nükleer reak­törle çalıştığını ve yakıtın tükenmesiyle, Voyager—2'nin görevinin de sona ere­ceğini belirtelim). Bu süre zarfında aracın, Güneş sis­temimiz ile yıldızlar arası (interstellar) bölgenin sının olan “heliopause yüzey “i geçmesi ümit ediliyor. Bu nasıl oldu? Yani başlangıç ta Voyager—2'ye yüklenen misyon, Neptün'den alacağı bilgilerle son bulacak şekil­de tesbit edilmiş olmasına rağmen, bu yeni görev araca nasıl intikâl ettirildi? Bu soruya “1969'da Apollo uzay aracı Ay yüzeyine iniş yaptığında, 385.000 km. uzaklıktan televizyon yayını nasıl gerçekleştirildiyse, bu da aynı şekilde olmuştur” şeklinde cevap verenler ola­bilecektir. Aslında biz de sö­zü buraya getirmek ve du­mura uğramış hayret his­lerimizi yeniden canlandır­mak istiyoruz. Şu hususun altını hemen çizelim: Artık alıştığımız teknolojik geliş­melerin karşısında belki faz­la hayret duymayabiliriz; fakat, önümüze bütün bu parlak neticeleri getiren tek­noloji Kâinat'ta câri olan bir nizamdan, bir âhenkden istifade etmektedir. Dünyadan gönderilen elektroman­yetik dalgalar hiçbir engel­le karşılaşmaksızın 4,5 mil­yar km.lik bir mesafeyi katetmekte, aynı şekilde, Voyager—2'nin gerçekleş­tirdiği fotoğraf çekimlerine ait elektromanyetik dalgalar da kazasız-belâsız önce Kanbera (Avustralya)'daki Uzay Haberleşme Kompleksine, oradan fiberobtik hatlarla Sidney Yer istasyonuna ve daha sonra birkaç aşamalı uydu-yer bağlantılarıyla Maryland (ABD) uzay uçuş merkezine ve son olarak Kaliforniya'daki yayın kont­rol merkezine ulaşmakta ve burada bilgi ve fotoğraf haline dönüştürülmektedir. İşte, dalgalar ve yayıldıkla­rı ortam arasındaki bu kar­şılıklı uyum en azından, sahip olduğumuz teknoloji kadar, hatta daha fazla dikkatimizi çekmeli, hayre­timizi uyandırmalıdır. Ka­faların umumiyetle inkâra göre ayarlanmış olduğu bilim çevreleri, hayat için tehlike arzeden ultraviyole ışınların dünyaya ulaşması­nı engelleyen ozon mole­küllerinin hikmetini, sözkonusu tabakadaki delinmeden sonra bile görmek isteme­dikleri gibi, Neptün'den ge­len haberleri ve geliş şekli­ni de aynı kor anlayışla değerlendirmek isteseler de, inanan insan bütün bu âyet­lere hikmet ve hayret naza­rıyla bakmak durumunda­dır.

Voyager—2'nin çalış­masından sorumlu mühen­disler, aracın dış kısmına monte edilmiş olan bilgi­sayarın hafızasını, araca, bu defa hedef noktaların ters istikametinde hareket etme imkânı verecek yeni prog­ramlarla yüklediler. Dünya ile araç arasındaki irtibatın zaman zaman kesildiği bu hassas ve tehlikeli manevra esnasında fotoğraf çekimlerindeki ayırma gücü de aza­lıyordu. Sonuçta, fotoğrafların netlik oranı yine de yüksek bir verimle sağlandı (yukarıda bahsi geçen bilgi­sayar, çekilen her bir fotoğ­rafı 640.000 kareciğe (pixel) kadar ayırabiliyordu).

Burada, “uzaktan ku­manda” denilen fiziki hâ­disenin, insan eliyle tatbik edilen bugüne kadarki en çaprıcı örneğini görüyoruz. Amerika kıtasındaki bir bi­nadan milyarlarca km. uza­ğımıza mesaj gönderiliyor. Bu, elektromanyetik spektrumun belli dalga boyunda, belli enerjideki belli bir aralığı (gerek Dünya'dan gön­derilen, gerek araçtan Dünya'ya ulaşan bütün bilgi­ler mikro dalgalarla taşını­yor). Hem dalga, hem ener­ji parçacıklardan oluştuğu­nu gözönüne alacak olursak hem madde ve de aynı zamanda bilgi (enformas­yon). Ayrıca, ışık hızıyla hareket eden dalgaların 4 saat 10 dakikada hedefine ulaştığı anlaşılıyor. Başka birşey değil, mutlak hıza sahip olduğu ileri sürülen ışık bile zamanın, mekânın ve mesafelerin izafiliğini an­latmaya yetiyor.

1987 yılında Kanada'dan fırlatılan SHARP-5 adlı uydunun yakıt kullanılmadan, uzaktan kumanda sis­temi ile yerden havalandı­rılması ve 50 km. yüksek­likte bir yörüngeye yerleş­tirilmesinde ise “telsiz enerji nakli”nden yararlanıl­mıştır. Burada fark, aracın motorlarının çalışmasını sağlayan enerji kaynağının araç içinde depolanmayıp, enerjinin sürekli olarak dı­şarıdan telsiz güç iletimi yoluyla gönderilmesidir. Küçük ebatlı bu uyduya mikrodalgalar gönderilmek­te ve uydu üzerindeki özel antenler bunları alarak aracın hareketini sağlayan mekanizmalara enerji şeklin­de iletmektedirler.

Neticede görüyoruz ki, içinde yaşadığımız dört bo­yutlu âlemimizde bile mesafeler artık önemini yitir­mekte-çünkü teknoloji onu iyice izâfileştirmiştir bir­birlerinden ayırtedilmeleri aynı izafiyet gerçeği karşı­sında gitgide zorlaşan ışık, madde, enerji, ses, görüntü ve dalgalar yokolmamakta, herşey muhafaza edilmekte­dir. Şu halde, “Hz. Yusuf'­un, yüzlerce km. ötedeki babasına ulaşan kokusunun, Belkıs'ın Hz. Süleyman'a bir göz açıp-kapama süresinde getirilen tahtının, bize vermek istedikleri mesaj, an­lamını bugün daha açık bir şekilde kazanma yolunda­dır” diyebiliriz.

KAYNAKLAR

1) Popular Science (Ocak 1988)

2) La Recherche (Kasım 1989)

3) National Geographic (Ağus­tos 1990).