Sızıntı Arşivi

Ekim 1990 · s. 392 · 10 dakikalık okuma

Haber Ağları ve Hipnoz Edilen İnsanımız(1)

İbrahim Refik · İnceleme

GİRİŞ

20. yüzyılda Kitle ile­tişim araçları (televizyon, gazete, radyo dergi, kitap vs.) ile gezegenimiz “Dev bir köy” durumuna gelmiş­tir.

Ne varki bu büyük in­san zaferi aynı zamanda ikiyüzlü keskin bir kılıç gibi­dir. Yapıcı yönde kullanıl­dığında, bilgiyi iletmeye, ca­hillikle savaşmaya, insanla­rın ve milletlerin haklarına saygıyı özendirmeye, milli birliği pekiştirmeye, ekonomik, içtimaî ve kültürel ge­lişmeye hizmet eder. Ama aynı durum insanı bağımlı kılmak, savaş veya ırkçılığı kışkırtmak, milletlerin hürri­yet ve bağımsızlığını kısıt­lamak, kültürel yabancılaş­maya özendirmek ve bilgi­sizliği yaymak vs. içinde kullanılabilir.

KİTLE İLETİŞİM ARAÇLARININ GELİŞMESİ

19. yüzyıldan günümüze kadar, insanın serbest zama­nında (işten artan zaman) büyük artışlar oldu ve bunun sonucunda iletişim araçlarına yer açıldı. Dolayı­sıyla bu zaman diliminden yer kapmak isteyen iletişim teknolojilerinin sayısında büyük artışlar gözlendi. Si­nemayı, radyo, radyoyu, ses kayıt imkânları. Onu, televizyon. Televizyonu, kablolu televizyon ve onu da video izledi.

Sosyolog Davli Riesmann’ın “Yalnız kalabalık­lar” diye isimlendirdiği as­rımızın “ferdiyetçi, yalnız insan tipi” için televizyon, gazete, radyo, video vs. bi­rer kurtarıcıydı. Bunların büyük kabul görmelerini ve teknolojilerinin ilerleme­sini bir yönüyle buna bağla­mak yanlış olmayacaktır.

Televizyonun insan ha­yatına tesiri üzerine yapılan bir araştırma bu gerçeği bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır: Bu araştırma­da Batı Almanya’da şahısla­rın günde ortalama televiz­yon seyretme süresinin 132 dakika olduğu belirtilmekte ve bu oran ABD’de 420 dakikaya, yani 7 saate çık­maktadır. Böylece insanın normal faaliyetleri arasında televizyon seyretme hâdisesi korkunç bir ilerleme kay­dederek zaman bakımından çalışma ve uyumadan sonra üçüncü sıraya gelip otur­maktadır. Bu kadar uzun süreli bir meşguliyetin insan şahsiyeti üzerine tesir etme­mesi düşünülemez. Bu tesir sonucu insan zamanla TV ile aynîleşmektedir. Bu aynîleşme kültür bazında seyret­tiği için TV aracılığı ile iletilen kültür, insanları “ benzer yaşamaya” doğru götürmektedir. İnsanın arzu­ları dışarıdan verilen kültürle yönlenmeye başlayınca toplumdaki eğilimlere tesir edeceği muhakkaktır. Bu haliyle TV bir “Kültür Em­peryalizminin” vasıtası olma yerini muhafaza etmektedir.

Evet, gazetelerle, rad­yoyla, televizyonla ve daha kimbilir nelerle “Haber Bombardımanı”na tutulan; Japonların en yeni teknolo­jik harikalarından, Brezilya’daki karnavallara kadar herşeyden anında haberdar edilen halkın nasıl içler acısı bir halde olduğu tahmin edilebilir. Bitişikte oturan komşusunun adını bile bil­meyen bu asrın “Yalnız Kalabalık” ları, haritada dahi yerini gösteremeyece­ğimiz ülkelerin yüzde kaç oranında enflasyonla müca­dele etmek zorunda olduk­larından ayrıntılarıyla ha­berdardırlar. Kitle iletişim araçlarının insanları bir dünyadan haberdar ettikleri doğru; ama bu dünya insa­nın yaşadığı dünya değil, haberdar olduğu bir dünya...

Bugün, gazeteler yüzbinlerce nüsha basabiliyor, hemen hemen her mecmua ve kitap alıcı bulabiliyor, her evde radyo, çoğunlu­ğunda televizyon bulunu­yor. Ve bütün bu kitle iletişim araçları, insanımıza okuyacağı dergi ve kitap­tan, izleyeceği TV, radyo programlarına, oynayacağı şans oyunlarından, çocuğu­nun zekasını geliştirmek için seçeceği oyuncağa, ta­kip edeceği modaya, kul­lanacağı eşyaya, pişireceği yemeye, tatil için gideceği yere, dinleyeceği müziğe, edineceği nezaket kaideleri­ne, seçeceği inanca., kadar bütün faaliyetlerde yol gös­teren, emirler veren, denet­leyen hakim bir güçtür. (Bu gücün derecesini “1,2,3,4,..” varın siz tahayyül edin.)

İnsan, hayatının bütün faaliyetlerinde kendisine böylesine hükmeden bu güce iradesini teslim etmiş durumdadır. Nicedir gerçek bilgiden, kültürden mahrum bırakılmış, sonrada kolayca bu araçların tuzağına yaka­lanmış zavallı insanımız, ar­tık bu araçların gerçek bil­gi aracı olup olmadıkları konusunda düşünmek bir yana, şüphe etmek hak­kına bile sahip değildir. Buna imkân ve zaman da bulamamaktadır. Çağın hız­lı akışı, hayatın karmaşık bir hâl alışı karşısında insan böyle bir şüphe ve düşünme imkânından ve zamanından mahrum görünmektedir, İnsan gazete ile güne başla­makta televizyonla günü bi­tirmekte ama ne bilgili ve kültürlü olabilmekte ve ne de huzurlu bîr hayata kavu­şabilmektedir, insan, tam aksine hergün özünde var olan bilgileri de unutmak­ta, düşünme, duyma gücünü yitirmekte, her sabah “ce­halet bilgisi” ile yeniden hayata başlayarak bu fasit daire içinde alabora olmak­tadır.

1986 Nobel Barış ödülü sahibi Elie Wiesel, insanımı­zın bu vahim durumunu ve­ciz ifadeleriyle şöyle özetleektedir: “Yüzyılımızın belki de en saygın başarı­sı kitle iletişim araçları va­sıtasıyla, uzaklıkları ortadan kaldırarak dünyanın dörbir yanındaki insanlar arasında kardeşliği pekiştirmesidir. Ahlâk alanında toplumumu­zun el yordamıyla ilerlemek­te olduğunu itiraf edelim. Öncelikler yanlış seçilmiş­tir. Uzay meseleleri ahlâki araştırmalardan daha fazla ehemmiyet kazanmıştır. Madde, insan yüreğinden da­ha fazla ilgi çekmektedir. İnsan ayda yürümekte, ama benzerlerine yaklaşmaktan kaçınmaktadır. Okyanusun derinliklerini, kainatın sırla­rım incelemekte, ama kapı komşusuna ilgisiz kalabil­mektedir, ömür uzamış ama yaşlılık yüke, ilence dönüş­müştür. “

Bu enformasyon çağın­da haber ağları tarafından sanki örümceğin tahakküm ve tasallutunda hiçbirşey yapamaz hale gelmiş ağa takılı varlıklar haline gelen insanımızın şu sorula­rı sorması gerekmektedir. Kimlerdir bu şeytanî ağla­rın sahipleri? Bu ağlar nasıl ve ne gaye ile çalışmakta? Hangi kıstasları kullanmak­talar ve ne kadar tarafsızdır­lar? Bu sorulara kısa baş­lıklar halinde cevap ara­yalım :

DÜNYA HABER AĞLARI VE DENGESİZLİKLER

Birleşmiş Milletler Eği­tim, Bilim ve Kültür örgü­tü UNESCO’nun son ista­tistiklerine göre, bütün dünyada 1.914.789.000 radyo ve 749.424.000 televizyon alıcısı kullanılmaktadır.

Bütün bu alıcılara ulaşan haberlerin % 97’si beş büyük haber ajansından sağ­lanmaktadır. Bu ajanslar; ABD’nin AP ve UPI, İngilizler’in ROUTER, Fransızlar’ın AFP, Sovyetler’in TASS. Bunların ürettikleri günlük kelime sayısı 32-40 milyondur. (AP: 17 milyon, UPI: 11 milyon, AFP: 3,5 milyon, ROUTER: 1,5 mil­yon.)

Buna karşılık Bağımsız Gazeteciler Kooperatifinin kurduğu Inter Press Servi­ce denilen üçüncü Dünya Haber Ajansı da sadece 100 bin kelime dağıtmaktadır. Aradaki uçurumun kor­kunçluğu ortada...

Bizim de bağlı bulun­duğumuz bu ajanslardan aldığımız haberleri süzgeçten geçirmeden yayınlamanın tesiriyle alakalı küçük bir misali gazeteci Hasan Yılmaer’in ağzından dinleye­lim: “Vaktiyle yönelmekte olduğum bir gazetede hemde Anadolu Ajansı’nın ta­biatıyla bağlı bulunduğu Ajans France Presse (AFP) dolayısıyla Vietnam’da kat­liam yapan kişiye “Bienfu Kahramanı” dedik. Cezayir’­deki kurtuluşculara “Asiler” dedik. Zannediyorum bütün bu etkinliğin sonunda da devletimiz dahi onun te­sirinde kalarak Fransız yan­lısı oylar kullandı.”

TELEVİZYON VE EŞİTSİZLİKLER

Üçüncü Dünya ülkeleri dünya nüfusunun % 70’ini barındırdıkları halde televiz­yon vericilerinin ancak % 5’ini, televizyon alıcılarının da % 12’sini ellerinde bulundu­rurlar. UNESCO’nun 1974’ de yayınladığı bir rapora göre ABD dışarıya yılda 100–200 bin, İngiltere 20–30 bin, Fransa 15–20 bin, Al­manya 5–6 bin saatlik prog­ram satmaktadırlar. Finlan­diya Devlet Başkanı Kekkonen bu konuda yapılan bir seminerin açış konuşma­sında bu vahim durumu şöy­le dile getirmektedir: “Ge­lişme yolundaki ülkeler ha­bercilik alanında endüstrileşmiş batı ülkelerinin tesiri altındadır. Buna “Habercilik Emperyalizmi” denir.”

RADYO VE EŞİTSİZLİKLER

Dünya nüfusunun % 70’ini barındıran Üçüncü Dünya ülkeleri radyo verici­lerinin de sadece % 27’sini ellerinde bulundurmakta­dırlar.

Aynı zamanda yayın frekanslarının dağılımında da büyük eşitsizlikler göze çarpmaktadır. Frekansların % 90’ını, endüstrileşmiş ül­kelerin ellerindedir. Verici­lerin gücü bakımından da eşitsizlik sonsuzdur.

Ayrıca üçüncü Dünya Ülkeleri, Batılı ülkelerin rad­yo yayınlarının istilası altın­dadırlar. Amerikan’ın sesi, BBC, Uluslararası Fran­sız radyosu, Sovyet, Çin ve Alman radyoları bu bölge­lerde çok etkili olmaktadır. BBC HandBook’daki bilgile­re göre sadece İngiliz radyo­larının yabancı dilde yaptık­ları yayınlar 1950’de 3200 saatden 1970’de 12.300 sa­ate yükselmiştir. Açık ifa­desiyle teknolojiyi elinde tutan, iletişimi ve bu yol­dan da gücü elinde tutmaktadır.

YATAY HABERLEŞME YOKLUĞU

Üçüncü Dünya Ülkele­rinde haberler hep dikey yönde dağılır. Bu ülkelerin arasında hiçbir yatay ile­tişim yoktur. Meselâ; Vol­ta, komşusu Mali’de olup bitenleri AFP aracılığı ile Paris’ten Öğrenir. Ne Mek­sika ile Hindistan arasında doğrudan bir bağlantı var­dır, ne de Zaire ile Tunus arasında. Böylece üçüncü Dünya Ülkeleri ya Newyork, ya Londra, ya da Paris yoluyla birbirleriyle “Batı­lıların izin verdikleri ölçü­de” haberleşirler.

KARŞILIKLI HABER DAĞILIMINDAKİ EŞİTSİZLİKLER

Büyük ajansların üçün­cü Dünyadan kendi ülkeleri­ne yolladıkları haber sayısı, kendi merkezlerinden üçün­cü Dünyaya yaydıklarının % 20-30’u oranındadır. (AP Newyork’dan Asya ülkeleri­ne günde 90 bin kelime yollar, Asya’dan AP merke­zine 15 bin kelime akta­rılır. UPI’nin Asya’ya yol­ladığı kelime sayısı 100 bin­dir, ters yönde gelen kelime sayısı ise 30 bindir. AFP için bu sayılar 30 bin ile 8 bindir.)

Venezüella’da yapılan bir araştırmaya göre 1977’de bu ülke dışarıdan günde 1360 haber almış ve dışa­rıya ancak 71 haber gön­derebilmiştir.

Haber ajanslarından UPITN Batı ülkelerinden Asya’ya ayda 150 TV haber programı göndermekte ve karşılığında 20 program al­maktadır, İngilizler’in Visnews’i Londra’dan Asya’ya ayda 200 haber programı yollamakta ve karşılığında 20 program getirtmektedir.

Böylece gündemi kimle­rin belirlediği ve etkileşi­min ne yöne doğru olduğu açık seçik ortaya çıkmak­tadır.

DEĞERLENDİRME ÖLÇÜLERİN DE Kİ FARKLILIKLAR

Batı basının değerlendirme ölçüleriyle Doğunun ölçüleri birbirinden çok farklıdır. Batı basını genel­likle aktüel ve heyecan verici hadiseleri vurgular. Batıda okuyucu, dinleyici ve seyirci uzak ülkelerin haberlerine karşı genelde ilgisizdir. Kendi politikacılarının, yıl­dızlarının, şarkıcılarının ve sporcularının günlük hayat­larını hemen hemen herşeyin üstünde tutar.

Üçüncü Dünya basını ise kalkınma ile ilgili haberle­rin, ekonomik hadiselerin ve eğitici haberlerin Ön plana geçirilmesini ister.

Batı standartlarına göre eğitilmiş üçüncü Dünya ba­sını da hadiselere ve mese­lelere devamlı onların göz­lüğü ile bakmaya zorlandık­larından, bu “Düşünce oluş­turucu” larının tesiriyle on­ları ön plana çıkartırlar. Kendi gerçeklerinden uzak­laşarak Batıda meşhur ol­muş kişilerin hayatlarındaki dedikoduları günü gününe okuyucusuna duyurmaya ça­lışırlar.

Bu vahim durumun far­kına varan birçok ülke; 1976 Mart’ında Tunus’da bir “Haberleşme Sempoz­yumu” düzenlerler. Sempoz­yum sonunda hazırlanan ra­porda; gelişmiş Batı ülkele­rinin iletişim alanında dün­yada bir tekel düzeni kur­dukları ve bu tekellere bağ­lı olan iletişim araçlarının, üçüncü Dünyadan gelen ha­berleri saptırdıkları, iyi ha­berleri hasıraltı ettikleri ve kötü haberler uydurdukları öne sürülür. Rapora göre birçok ülkeler batı kültür­lerinin tesirinde kalarak ken­di milli geleneklerine ters düşen bu kültür modelinin kölesi olmuşlardır; hür ha­ber dolaşımı da çok ulus­lu iletişim firmalarının di­lediklerini yapmalarına yara­yan bir düzendir, bu ise bağımsızlık kavramı ile çatı­şır. Çok uluslu firmalar için basın bir maldır.

BİLGİ-HABER-YORUM

Yirminci yüzyıla herkes kendine göre bir ad ta­kıyor. Kimileri de bu yüz­yılın “bilgi çağı” olduğunu söylüyorlar. Ancak bu ad­landırmaya hemen bir pa­rantez açıp, “bilgi” derken gerçekte neyin kastedildiğini açık seçik ortaya koymamız gerekiyor.

Çağımızı bilgi çağı diye adlandıranlar, bununla kitle iletişim araçlarının gelişti­ğini, yaygınlaştığını, bunun sonucu olarak da, gittikçe daha çok sayıda insanın, daha çok şeyden haberdar olduğunu söylemek istiyor­lar. Ne varki, biraz düşününce, birşeylerden haber­dar olmakla, birşeyleri bil­menin aynı şey olmadığını kolaylıkla anlayabiliriz.

Fakat kitle iletişim va­sıtaları ile duyurulan haber, kamuoyunda çoğu kez ger­çek anlamdaki “bilgi” ile eşdeğer tutulmaktadır. Baş­ka bir ifadeyle kamuoyu oluşması için haberlerin ke­sin bir bilgi niteliğine ulaş­maları zorunlu değildir. Ya­ni sağlam bilgi niteliğinde olmasalar da kamuoyunda geçici veya sürekli bir değer yargısı oluşturup daha sonra da refleks nitelikli, mekanik karakterli sıradan ama ka­lıcı bir “Toplum Bilinci”ne dönüşmeleri mümkündür.

Edward Said, kasdi yan­lış haber sonucu ABD’de “ Toplum bilinci” ne dönüşen “Müslüman İmajı”nı şöyle ifade ediyor; “Ortaöğretim kitapları, çizgi romanlar, televizyon dizileri, filimler ve karikatürlerde sergilenen müslüman tipi değişmiyor­du. Bu “tip” her zaman sinsiydi ve tiplemenin mal­zemesi yılların getirdiği müs­lüman imajı, yani petrol müteahhiti, terörist ve (son zamanlarda) kana susamış ayak takımı.”

Kitle iletimiş araçları­nın yaydığı tetkik edilme­miş, yanlış veya eksik bil­gilerin sözde doğru yorum­cuları da aslında belirli eği­tim düzeyinde, genel ola­rak politik ve vicdanî şah­siyetleri artık değişmez bi­çimde oluşmuş kişilerdir. Bunların yazdıkları ise an­cak yazarının edebî anlat­ma ve mantıkî sıralamada göstereceği ustalığa bağlı olarak kitlenin değer yargı­larına uygun düşen veya istenilen biçimde yeni de­ğer yargılarına uygun dü­şen şeylerdir.

Burada enteresan olan; haber niteliğini aşmamış bilgilerle mantık oyunları yaparak, yorumlar ve hüküm­ler üretmeye çalışanlar kitlenin mantığına değil ama hislerine hitap etmeği yeğle­meleridir.

İşte bu basite indiril­miş, merak uyarıcı, (hele ofset sonrası) renkli resim­lerle donatılmış haberlerle, kitap okuma alışkanlığını kaybetmiş, gitgide “okuyucu”değil “bakıcı” ismine la­yık olan bir kitle (sokakta­ki adam), çizgi romandaki Temel Reis’in ıspanak kon­servesi yiyip bir anda kah­raman olması gibi kendisini günlük gazetelerin sayfaları içine sıkışmış yazı ve resimlerle eğitildiğini sanmakta, daha doğrusu böyle yön­lendirilmektedir. Sonuçta toplum içinde her kesimden insanların meydana getirdi­ği, her konuda yarım yama­lak da olsa bilgili gibi gö­rünen veya en azından ken­dini gerçekten öyle sanan bir “Bilgiç adamlar (!)” oluşmaktadır

Zaten günümüzde gaze­teciliğin ne anlama geldiğini Nabi Avcı’nın şu ibretli ifadelerinde görmek müm­kün: “Profesyonel anlamda gazetecilik, insanlara, ne tek tek, ne de toplu olarak; ne bugün, ne de yarın; ne evde, ne de sokakta hiçbir işlerine yaramayacak haberleri satabilme sanatı­dır. Gazeteci bunu yapar­ken söz konusu binbir çe­şit haberi okuyucu için elzemmiş gibi göstermenin yollarını arar ve bulur. Bu­nu da her defasında şuurlu olarak yapması gerekmez. Gazeteci, neyi “haber” ha­line getirebileceğini, en ilgi­siz insanları bile “ürettiği” haberlerle nasıl ilgilendirebi­leceğini adeta meslekî bir sezgiyle bilir. Böylece milyonlarca insan, bir kere bile karşılaşmadıkları ve karşılaşmayacakları insanların mahremiyetlerine bulaşır, onların yapıp-ettikleriyle ve hatta yapıp-etmedikleriyle uğraşır; her sabah okuduğu gazetenin kendisine çizdiği dünya haritasını izleyerek dünyayı tanzim eder. Böy­lece, bu dünyada kendisi­nin de önemli bir yeri olduğuna, bir an için bile gözünü ayıracak olursa dün­yanın başını alıp gideceği­ne... ve daha kimbilir nelere inanır.”

Amerikan basınını ince­leyen Daniel Boorstin’in de ortaya çıkardığı tablo ol­dukça kötümserdir: “Basın yayın araçları, düzme ha­diseleri hazırlamak ve yay­mak için örgütlenmişlerdir. Bunların işleri birçok parça­dan oluşmuş görüntüleri ger­çek diye yutturarak örtbas etmektir. Örneğin, Vietnam savaşı boyunca Beyaz Sa­ray ne zaman güç durum­da kalsa Başkan’a basın top­lantısı düzenlettirirmiş ve basın toplantıları gerekli ha­berleri vermekten uzak ol­duğu halde öylesine gör­kemli düzenlenmişlerdir ki, bizzat bir hâdise niteliği ka­zanmış ve bir süre, esas hâdiseleri unutturmuşlardır.”

Gazeteci Şemsi Belli’nin değerlendirmesi ise daha berrak ve içler acısıdır: “özel evrakta tahrifat suç... Resmi evrakta suç, günü geçmiş okul pasosunun ta­rihîni değiştiren delikanlı öğrencinin yakasına kanun­lar yapışır. Amaa... traj uğ­runa, kâr uğruna, hâdiseleri değiştirmek, gerçekleri tepetaklak etmek, haberleri saptırmak, eserleri tahrif et­mek, hatta tarihi, evet tarihi tahrif etmek suç sayılmaz Bâb-l Ali’de “. (devam edecek).