Nisan 1989 · s. 25 · 2 dakikalık okuma
Vehim Zincirini Kırmak

Mehmet Erdoğan
Yosun tutmuş kayaları temizleyen berrak dalgalar gibi, sahil kuşlarının, akislerini seyrettikleri sularda ışık ilâhileri husule getiren bahar rüzgârları gibi. Küsûfa uğramış göğün bir kenarından, ışık bıçağıyla karanlığı yırtıp hüzme hüzme aydınlığını nura hasret gözlere serpiştiren dost güneş gibi; öz âsumânımızı karartan, dimağ ufkumuzu sise dumana boğan,vehim karanlığından sıyrılmak ve o paslı zincirleri kırıp kurtuluş ufkuna, ebedi aydınlığa, sonsuzluk iklimine revan olmak gerek..
Zaman ve mekân ötesi varlığa dilbeste olan vicdanımızla daim dost olup hayâl, meyâl, zan gibi şeylerle meşgul olmayı bir keskin bıçak darbesinin İbrahim ifadesiyle sert bir kayayı İkiye böldüğü gibi parçalamak, fakat o hakikat bıçağının silüeti özümüze düşmüş bir şekilde Hakk'a kurban olma ufkuna boynumuzu uzatarak hakkımızda çıkacak her türlü karara hazır olduğumuzu da göstermek gerek.
Serâzat yaşantıyı terk, sevgi dolu, aşk dolu bir dünyaya hicret, ümit ufkunda özümüze en güzide kadehlerden kurtuluş âb-ı hayatını sunmak, sonsuzluk hicranının her an gönül sazının bam telinde tınlayışını hissetmek ve gözlerden şiir, nağme, nesir misâli yaşlar dökmek sayfalara veya kalemin yazamadığını secdelerde yazmak, seccadeye bir ebed haritası çizmek sudan, sesten; kavs-i kuzeh (gök kuşağı) misâli şekilden en büyük gaye olmalı bize...
Sancısız beyinlerden uzak durmak, demagoji hayranlarıyla görüşmeyi kesmek, öz besinini çevresine sunan anaç kuşların diğergamlığını gösteren bir rahmet sıcaklığıyla, Rahim ılıklığıyla cennet esintileri taşıyan göğüsler bulmak, dağılmış zülüfleri tarayacak, öz yaramıza merhem sürecek yaralı kalbimize bir tabib edasıyla eğilecek, çağın doktorunu, asrın temsilcisini, gönül mihmandarımızı bulmak gerek.
O sâbâ nefesli, ceyhun gözyaşlı, her an İman banyosu yapmışcasına gönlündeki pembelik, şafak güllerinin rengi yüzüne aksetmiş olan; sevgi tomurcuklarına güneş ışığı, ümit nilüferlerine bahar fiskesi konduran, Halef-i Nebi'yi bulmak, merhamet ikliminin püyür püyür estiği aguşuna kendimizi bitkin ve bitab bırakmak gerek...
Ve sonra teslimiyet sırrı gönlümüze doğmaya başlamalı. Sonra itaat ufkunda ak kuşlar gibi, süt renginde kuğular gibi kanat Çırpmak gerek, "öl" denilen yerde ölmek, "dur" denilen yerde Uhud okçularının ibret panaromasını bir kez daha hatırlayıp durmak gerek... "Yürü denince yürümeli, "koş" denince aslanlar gibi kükreyerek ince oyluklu zafer ceylanını bir hamlede tutacak kadar çevik çalak ok gibi hedefe koşmalı. "Uç" deyince üveyk olmalı ve düşmanın sinesini sivri sedeften gagasıyla parçalayıp ebabil kuşları gibi zafer ufkuna varmalı..
Ya öl denince.. İşte onda ne zaman, ne mekan, ne ileri ne geri hiçbir bahane tanımamalı. Cafer-i Tayyar gibi ölüm üstüne gitmeli geri bakmadan, ölüme tebessümle sanki ömür boyu onu özlüyormuşcasına bütün vehim zincirlerini parça parça ederek hür kuşlar gibi ölümün bağrına düşmeli ve ölümün göğsündeki gizli gülzâre erip şehadet şerbetinin tadı dudaklardan hiçbir dem silinmeden dolaşmalı Cennet ufuklarını.. O Yarin, ölümsüz sevgilinin hoş âmedi gamzesiyle, tebessümüyle kendimizden geçerken...