Sızıntı Arşivi

Ocak 2002 · s. 596 · 6 dakikalık okuma

Varolma Seviyeleri Noktasından Sosyal Davranışlar

Hamza Aydınlı · Felsefe

İnsan, hayatı kendisinde bir fıtrat haline gelen duruş biçimi içinde algılar ve çözümler. Bu duruş biçimi, kişilik ve benlik gelişimiyle ortaya çıkar. Kişinin dünyayı algılaması, yorumlaması, öngörülebilir tutum ve davranışlar sergilemesi onun davranış motifleriyle kendini gösterir. İnsanın tutum ve davranışları, bu motiflerin ortaya çıkış biçimindeki dinamik faktörlere bağlı olarak şekillenir. Kur’an–ı Kerim’de İsra suresi 84. ayette bu konuya işaret edilmektedir: “Her insan kendi şakilesi (seciye, yaradılış, karakter) üzerinde hareket eder. Hangisinin daha doğru olduğunu ise Allah daha iyi bilir.” Nöro–biyolojik ve algı (cognitive) bilimleri, insanın çevresini nasıl ve ne şekilde algılayacağını ve bu algılama biçimi içinde ne tür çözümler üreteceğini belirleyen faktörlerden iki tanesini net şekilde ortaya çıkarmıştır. Bu faktörler, gerçekte insanın tabiatında var olan iki boyutla doğrudan ilgilidir.

Varoluşun birinci seviyesi: Biyolojik ve cismani boyut
İnsanın biyolojik ve cismani boyutu, fizikokimyevi varlık alemiyle, bütün canlılar alemiyle, iç içe bir bütünlük ve benzerlik oluşturur. İnsanın zihni donanımlarını (neokorteks, limbik sistem ve arka beyin), temel biyolojik ihtiyaçlarını (yeme, içme, barınma ve üreme) karşılama yönünde kullanmasıyla bu varoluş düzeyi gerçekleştirilir. İnsanın temel biyolojik ihtiyaçları, zihni donanımların kullanımıyla karşılanır. Allah bütün canlıların biyolojik olarak var olabilmeleri ve ayakta kalabilmeleri için onları "hayatı sürdürebilme kapasitesiyle" donatmıştır. Ayakta kalabilme veya yarına taşınabilme değeri olarak bilinen bu kapasite, insana verilen temel istek ve arzularla aktif hale geçer. İnsana dışarıdan bir uyarı geldiğinde insanın ön beyni gelen uyarıyı ayakta kalabilme değeri noktasından kendi içinde değerlendirmeye tabi tutar. Bilhassa insanın biyolojik ihtiyaçlarını ve ayakta kalma davranışlarını otomatik olarak üreten arka beynin değerlendirmelerini dikkate alarak ortama uygun cevaplar üretir. Mesela; müessese içinde yeni ve orijinal bir fikir üreten, ama idarece bunun kabul edilmeyeceği ve bunu dile getirdiğinde zarar göreceği düşüncesine sahip bir insan, hayatı sadece bu varoluş seviyesinde algılıyorsa susar. Bir başka ifadeyle sadece arka beyinin temel işleyişine paralel hareket eder. Bu kişi, arka beynin, ayakta kalmayı sağlayıcı değerleri garanti edildiği durumunda ancak düşüncelerini rahatça söyleyebilir. Korkunun hakim olduğu ve ayakta kalma değerinin otoriteye kayıtsız şartsız itaatle sağlandığı kurumlarda, ön beyin fonksiyonları (sorgulama, eleştirme, analiz, sentez, tasarım v.b.) hakkıyla yerine getirilemez.
Bu birinci faktör, beyni olsun olmasın, mikroorganizmalardan insana kadar her canlı sistem için geçerli olup, yaratılmış bütün canlılar, genetik programlarına kodlanmış hayatta kalma davranışlarının yatkınlığı ölçüsünde tutum ve davranışlar sergilerler. Canlılardaki kaçma, korkma, saldırma, şiddet ve yakınlaşma duyguları da, bu ayakta kalma ve neslini devam ettirme hissinin yardımcı parçalarıdır.

Varoluşun bu seviyesinde yaşayan insanlar için temel varlık sebebi, hayvanlarda olduğu gibi, ayakta kalabilmek ve kendini biyolojik olarak yarına taşıyabilmektir. Bunu gerçekleştirmenin yolu da, her şeye rağmen (zillet ve rezillik bile olsa) hayatta kalmayı mümkün kılan bir duruşa geçmek; hayvanlarla ortak olan temel hislerin tatminiyle yetinmektir. Bu insanlar, içgüdü ve his eksenli yaşayan, manevi tasdik mercii olan kalb ve vicdana müracaat etmeden, arka beynin otomatik pilotuyla yönlendirilen kişiler olarak tanımlanır. Bu insanlar varoluşlarını, insani boyutun problemleri doğrultusunda değil, biyolojik–cismani boyutun ayakta kalma insiyakları doğrultusunda yaşamaktadırlar. Onlar için öncelikli şey, inanç ve fikirler değil, fikirlerinin o çevrede yaşama şansını artırıp artırmadığıdır. Günümüzde ön beyin fakültelerini de arka beynin ihtiyaçlarını karşılamada kullanan insanlar, genellikle biyolojik–cismani boyutlarının ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik gayeler istikametinde varoluşlarını gerçekleştirirler. Çünkü bu varoluş seviyesi, belli ölçüde gerçekleştirilmeden bir üst seviye olan insani gelişim süreci sağlıklı ve sürekli olarak sürdürülememektedir. Bilhassa günümüzde, hayatın maddi boyutuna açılan kapılar ve fırsatlar göz önüne alındığında, inanç ve ahlaki prensip merkezli bir hayatı sürdürebilir kılmak, hayatın biyolojik ihtiyaçlarının veya tüketim boyutunun altında ezilip kalmamaya bağlıdır.

Varoluşun ikinci seviyesi: İnanç ve ahlak temelli manevi hayat boyutu
İnsanın fıtratında varolan ikinci boyut, mana ve hedef arayan yönüdür. İnsanın bu boyutu, semavi dinlerde insana yüklenen mesuliyet ve misyonla yakından bağlantılıdır. Bu boyut, insanın şerefli bir mahluk olması, yeryüzüne halife ve mirasçı olması, hayatın belli bir hedef doğrultusunda ideal ve prensip merkezli (akıl–ahlak–adalet ve adab gibi) yaşanması şeklindeki tanımlamalarda kendini gösterir.

Bu ikinci varoluş seviyesinde temel maksat, ahlaki prensibler istikametinde yaşayabilmek ve beşeri ihtiyaçlarını buna engel olmayacak kadar karşılayabilmektir. Hayatın biyolojik ihtiyaçlarına kendilerini ezdirtmeyen bu insanlar, "ideal ve gaye merkezli hayat sürenler" olarak tanımlanır; bedeni ihtiyaçların karşılanması, onlar için gaye değil vasıtadır. İnsanlar, müessese içinde yapılan yanlış uygulamalar karşısında zarar görebilirim endişesiyle haksızlıklara göz yummaz, uygun bir üslupla inançlarını ve gayelerini yaşatma mücadelesi verirler. İnsani haysiyet ve şerefi ön planda tutan bu insanların öncelikli hedefi, biyolojik ihtiyaçlarının peşinde koşan bir yaratık olarak hayat sürmek değil, anlamlı ve doyurucu bir hayat sürmektir. Bu insanların hayat mücadelesi, beşeri ihtiyaçlarını ve biyolojik ihtiyaçlarını (yeme, içme, barınma, üreme veya iş, ev ve aile) temel ahlaki (etik) değerleriyle çelişkiye düşmeden gerçekleştirebilme ekseninde yoğunlaşır.

İnanç ve ahlak temelli hayat anlayışı nasıl pratiğe taşınabilir?
İnsanlarda, diğer canlılardan farklı olarak yaratılmış bulunan ön beyinle (neokorteks) alakalı zihin melekeleri, çıkış noktası itibariyle ham veya olgunlaşmamış bir mahiyette olup, içinde bulunulan çevrede izlenecek tutum ve davranışların şuurlu veya şuursuz şekilde karara bağlanmasında kullanılır. Bu zihni melekeler kalb ve vicdan süzgecinden geçtikten, inanç ve ahlakla boyandıktan sonra gerçek insani değerlerini gösterebilirler:

1) Ön beyine inanç ve ahlaki değerler yüklendikten sonra bunlar ayakta kalma değeri açısından bir seçici avantaj oluşturuyorsa, ön beyin bu prensipler doğrultusunda biyolojik ihtiyaçlarını karşılar.

2) İçinde yaşanılan toplumun inanç ve ahlaki (etik) değerlerinin ürettiği ayakta kalabilme değeri ile uygunluk gösteriyor, geçerlilik katsayısı yüksek ise, insanlar bu değerlerle örtüşen tutum ve davranışları kolayca sergileyebilirler. İnsani boyutun ayakta kalma değerlerinin katsayısı düşük ise, insanların büyük bir nisbeti, bu inanç ve değerleri ya gözardı ederler, veya tavizler vererek ayakta kalmaya bakarlar. Biyolojik ihtiyaçlarını karşılayarak bedenlerini yarına taşıyabilmeyi kolaylaştıran tutum ve davranışlar sergilerler.

İnsanlar genelde kalb ve duygu eğitiminden geçmemiş, bir vicdan kültürü kazanmamışlarsa, içinde yaşadıkları toplumun ve çevrenin yapısını, şartlarını ve sosyal hayattaki tutum ve davranışlarını, ayakta kalabilme ve yarına taşıyabilme noktasından değerlendirirler.

Yukarıdaki bilgiler ışığında yapılması gereken; insanların çok büyük çoğunluğunun sosyal davranışlarını, öncelikle bu temel biyolojik gerçekliği ifade eden ‘ayakta kalabilme değeri ve uygunluğu’ açısından değerlendirmeliyiz. Peygamberler ve daha sonra gelen hususi zatların bu seviyelerin üzerine çıkması, biyolojik ihtiyaçlarını öne çıkarmadan ideal ve gayelerine kilitlenmeleri insan için bir hedef olmalıdır. Ancak yukarıdaki tesbitlerin gösterdiği realiteler de unutulmamalıdır. Nitekim, peygamberler veya onun vazifesini sürdürme gayretinde olan bütün büyük zatlar, etraflarındaki insanların bu yönünü daima kabullenmişler ve buna uygun davranmışlardır.

Eğer insanların, ahlaki değerlerden yoksun tutumlarından rahatsız olunuyorsa, toplumda veya kurumda geçerli olan ayakta kalabilme değeri alt seviyelerden üst seviyelere yükseltilmelidir. Çünkü canlı sistemlerin tabii eğilimi, içinde yaşadıkları çevrede ayakta kalmayı sağlayıcı ve iyileştirici değerlere hızla uyum sağlayarak, neslin devamını temin etmektir. Bu perspektiften baktığımızda insanın, insan olarak kalben iyiye ve doğruya sahip çıkmaya yatkın olarak yaratılması bir vakıa ise, diğer bir vakıa da onun hayvanlarla ortak olan biyolojik varlığına ait, öncelikli temel ihtiyacı olan hayatta kalabilme ve neslini sürdürebilme arzusudur. Bu durumda bazı insanlar için, onun ayakta kalmasını sağlayıcı şeylerin, bilimsel veya ahlaki normlara uygun doğrular olması gerekmez. Bazı insanlar için ise inanç kaynaklı ahlaki prensip ve değerler her şeydir ve onlar hiçbir zaman biyolojik ihtiyaçların önüne geçemez. Sayıları az dahi olsa cemiyetlere yön veren, ufuk açan ve insanlığın yücelmesine çalışan, peygamber mesleğini sürdüren bu insanlardır.

Bununla beraber insanların çoğunun içinde bulunduğu seviyedeki, önceliğin biyolojik ihtiyaçlara verilmesi realitesi karşısında, onları gerçek insani ve ahlaki prensiplere yönlendirebilmek için, insani değerler doğrultusunda ayakta kalma değeri üreten sosyal çevreler oluşturmak çok önemlidir. Bİlhassa insanı biyolojik ihtiyaçlarının esiri olmaktan kurtaracak ekonomik seviyeyi yakalamanın yolları açılmalıdır. Kurumları ve işletmeleri, prensip ve gaye merkezli işleyen şeffaf bir bünye haline getirmeye öncelik verilmelidir. Tenkide ve denetime kapalı sistemlerde, ahlaki ilkelere uygun tutum ve davranışlardan daha ziyade, bu normlardan bağımsız şekilde ayakta kalmayı sağlayıcı tutum ve davranışlar daha yaygındır. Ahlaki prensiplerin şekillendirdiği bir hayat yaşamak için kapalı toplumdan açık topluma, hiyerarşik ve otoriter yönetimlerden katılımcı ve hizmet odaklı yönetim modellerine geçiş yapılmalıdır.