Sızıntı Arşivi

Kasım 1997 · s. 468 · 8 dakikalık okuma

Varlığı Okuyabilmek

Mehmet Serdar · Din Ve Ahlâk

Mehmet Serdar

Bugün içinde yaşadığımız tabiat birçok bakımdan eski tabiat değil. Bu görüşümüzün hiç şüphesiz bir nehirde iki kere yıkanılamayacağı görüşüyle paralel bir anlamı bulunsa da, esas maksat nicelik değil nitelik yönüyle bir değişimin var olduğunu vurgulamaktır. İçinde yaşadığımız, ihtiyaçlarımızı gördüğümüz kainatı anlamlandırma, ona bazı değerler yükleme insanlık tarihiyle yaşıt bir fiildir. Her gün doğup batan güneş, evreleriyle ayrı bir ilginin odağı olan ay, birbirini muntazaman takip eden mevsimler, nebatata cömertçe kucağını açan toprak, kısacası zamanın bilgisine göre, gözlemlenebilen uzayın en uzak noktasından varlığın en küçük parçasına kadar her bir şey kendisine bakacak ama görecek bir şuur sahibi beklemiş ve bu yüksek makama bahsedilenlerin en şereflisi mevkiinde olan insan getirilmiştir. Evet, insan en şerefli olmaya namzet bir potansiyelde dünyaya gönderilir, ama sermayesini (yani aklını, sahih dini ve buna göre anlamlandırılmış kainatı) doğru değerlendirebilirse bu mevki ye hak kazanır.

İşte, bahsi geçen sermayeleri Allah her insana vererek -ki zaten bunlar mesuliyetin ana şartlarıdır- ondan iyi bir kulluk ister. İnsan, aklıyla sahih, tahrif olmamış hak dini bularak hayatını ve çevresini bu doğrultuda anlamlandırarak yaşar. Henüz modem zamanların debdebesine ve sathiliğine (b)ulaşmamış olan insanlar ellerindeki verilerden yola çıkarak bir zihni dünya modeli çıkarıyorlar, buna göre metafiziğe sıçrama yapıp maneviyatlarını beslemeye çalışıyorlardı. Mesela; kendilerine göre bir değer yükledikleri bazı hayvan, bitki, hatta cansız varlıklara kutsallık yükleyip totem haline getiriyorlar ve doğuştan bir ihtiyaç olan maneviyatı bunlara perestişle bastırmaya çalışıyorlardı.

Tabiata bu tip sembolik anlamlar yüklemelere tarihin hemen her safhasında rastlanılabilir. Sembolik anlamlarla dolu bir çevrede yaşamaksa, peşi sıra kutsallığı ve uyumu getiriyor. M. Eliade’nin, “Dindar insan için tabiat hiçbir zaman sadece tabii değildir, her zaman dini bir değere sahiptir. Bunu anlamak kolaydır, çünkü kozmos kutsal bir ‘yaratılmıştır’, tanrıların elinden çıktığı için kutsallıkla yüklüdür.” Tesbiti de bu görüşü teyit eder doğrultudadır.

“Sembolizmin anlamını (biçimlerin, renklerin bizi kuşatan herşeyin sembolik anlamlarını) kavramak demek, bir bakıma her yerde Rabb’ı görmek, böylece herşeyi kutsal kılmak demektir.” Böylelikle semboller işlevlerini yerine getirir ve insanı marifetullaha ulaştırır. Bu ufku yakalayan insan ise, erdemli bir birey, sorumluluklarının şuurunda bir ‘abd’ olarak sağlıklı bir iç dünyaya sahip olur.

Medeniyetlerde tabiat, çeşitli yönlerden ele alınıp değişik zeminlere oturtulabilir. Bunlar içerisinde; ihtiyaçların karşılanması, işlevlerinin belirlenip araştırılması, zihni şablonlara (ideolojilere) mesned yapılması, insâni daha çok ruhi yolculuğun çeşitli basamaklarında tefekkür meşheri olarak kullanılması ve bu yolla marifete ulaşılmaya çalışılması gibi yaklaşımlar sayılabileceği gibi, daha pek çok, şahsa ve cemiyete yönelik yaklaşım tarzları saymak mümkündür. Peki ama bu sayılanların hangisi ya da hangileri ne ölçüde baz alınıp uygulanacaktır?

Enbiya Süresi’nde: “Biz göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları oyuncak (eğlence) olsun diye yaratmadık. Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu kendi katımızdan edinirdik. Biz hiçbir zaman hikmetsiz iş yapmayız.” (16-17) buyurulmaktadır. Öyleyse kozmik âlem baştan başa hikmetlerle donatılmış, esasen bölünemez bir hakikatler, faydalar ve semboller topluluğudur. Sözü edilen eğlenceden murad ise, herhalde pek kıymetli vaktin malayâni ile heder ve israf edilmesi ve aynı zamanda ilahi hakikatlerin yerli yerine oturtulmayıp tabiri caizse gevezeliğinin yapılması olsa gerektir. Bir başka âyet de, bu meselenin vuzuha kavuşması bakımından zikredilmeye değer çarpıcılıktadır; “Kime hikmet verilmişse, işte ona pek çok hayır verilmiştir.”(Bakara, 269) Yani en geniş manasıyla periferiyi; tefekkürle, ilimle, sünnetle, herşeyden önemlisi ‘İlahi Öğreti’ ile stabilize edilmiş sahada doğru anlamlandıran kişi sonunda hikmete erişiyor ve bu noktada hayırlar ve Allah’ın rızası ile karşılaşıyor.

Bu arada mevcudatın bâtınına nüfuz edebilmek için elimizde hayat gibi son derece kıymetli bir ipucunun olduğunu da belirtmemiz lazım. Varlıkların suretlerinin görülmesi için nasıl ışık gerekliyse batınının keşfedilebilmesi de hayat ile mümkün olmaktadır. Öyleyse metafiziğe açılabilmenin aktif kutbunda (hayatlar varlıkların en külliyetlisi olarak) insan yer almaktadır ve bu pozisyonu ona; sorumlu, mesul ve şuurlu hareket etme zorunluluğu yüklemektedir. Bu durumda, zikredilen ‘hikmet’ kelimesine daha bir dikkatle eğilmemiz gerekmektedir. Elmalılı, tefsirinde birçok manalarına temas etmekle birlikte bizim için asıl önemli olan anlam tabakasını İbrahim Neha’i den alıntılayarak, “Hikmet varlıkların özündeki manaları anlamaktır.” diyor ve “Yani varlıklar arasındaki sebep-sonuç ilişkilerini ve etkileşim düzenini izleyip, varlıkların özünü ve amaçlarını kavramak...” şeklinde devam ediyor. Demek ki hikmete erdirilen insan, kâinat ve varlıkların yaratılış gayelerini ve sırlarını elde ederek, onları yerli yerlerine oturtarak çelişkilerden ve açmazlardan kurtulur. Bu arada Kur’ân’da peygamberlik kavramıyla bazen yan yana kullanılan hikmetin mahlukat arasında en kamil makamını peygamberlerin işgal ettiğini unutmamak gerekir.

İslâm’da , insanla tabiat arasındaki mâna sebeplere ve kopmaz bağa birçok yerde atıflar vardır. İslam kozmolojisinin inceleme alanı da esasen bu ilintilen, ilişkileri gözler önüne sermektir. Bu arada ilgi çekici bir nokta ise, insanın nasıl hem âlemin bir parçası (cüz’ü) olabilmesi, hem de kozmosu özet olarak bünyesinde barındıran bir konumda bulunabilmesidir. İlk bakışta paradoksal bir yapı olduğu görüntüsü çizen bu tanımlama İslâmi oluşumun kemal noktasından gözlemlendiğinde yerli yerine oturmuş bir bütün olarak kendisini gösterir. Bu en şerefli yaratılmışın, kozmosun diğer yaratıklarından ayrıcalıklı pozisyonuna delalet eder ki bu, varlığı kopmaz bir silsile halinde insana ulaştırır ve insan ‘nefsini bil’dikten sonra bu ilişkileri, şifreleri doğru tespitlerle çözerek makrokozmik seviyeye çıkarır. Hatta bazı büyük mutasavvıfların son derece şaşırtıcı sözleri de böyle bir esriklik haliyle söylenmiş olabilir.

Bu noktada, zâhirde ve batında mevcut olan işaretlerin, sembollerin bir çeşit ilahi ikram olduğu ortaya çıkıyor. Fussilet Suresi’nin 53. ayetindeki, “Biz onlara hem ufuklarda ve hem kendi nefislerinde delillerimizi göstereceğiz ki Kur’ân’ın hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun.” kelimeleriyle billurlaşan hakikatlerinden de şu anlaşılıyor ki,beşer için indirilen vahiyle -yine bir çeşit vahiy ve ayet olan kainat arasında tam bir uyum ve örtüşme vardır... Zaten bunlar vahdaniyetin delilleridir.

Eski dönemlerde her toplum kendi manevi oluşumları doğrultusunda -doğru veya yanlış- böyle bir anlamlandırma yolunu takip ediyordu. Çünkü ifade etmeye çalıştığımız gibi kainat zaten ilahi bir yaratma ve düzenlemeyle var olduğu için bu nosyon kendiliğinden ortaya çıkıyordu. Fakat günümüzde - maalesef- insana yakışmayan bir yalınkatlıkla bu anlamlandırmanın yerini, tatsız ve yüzeysel ‘kabuk sevicilik’ almaktadır. “Sekülerleşme krizi” olarak da ifade edilen paradigma kayması nesnelere yaklaşım tarzını doğrudan etkilemiş ve ona dair pek çok şeyi insan özüne yabancılaştırılmıştır. “Nesnelerin saydamlığı duygusundan böylesine yoksun kalma; insanoğlunu derinden ilgilendiren bir anlam ileten bir kozmos olan tabiattan böylesine uzaklaşmak hiç şüphesiz olayları değil sembolleri gören temaşa ve sembol ruhunun kaybedilmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Oysa Shills entelektüelin (yani akledenin) tarifini yaparken sembollerden faydalanmanın altını çizer, “Entelektüeller, konuşur veya yazarken, çevresindeki fertlerin çoğuna kıyasla insan, cemiyet, tabiat ve kozmos hakkında genel sembolleri ve soyut referansları, daha sık kullanan kimselerin bütünü.”

“Gayb perdesi aralansa yakinim artmaz.” diyen Hz. Ali(ks), kendisine marifetullaha ulaşma açısından verilen vahyi ve tabiatı doğru değerlendirip yorumlamış, maddenin perde arkasına nüfuz edebilen keskin gözlere sahip olmuştur ama, aynı araç-gerece sahip olan günümüz insanına bu imkanlar hemen hiç birşey fısıldamamaktadır.

“Âlem-i şehadet, avalimu’l-guyub üstünde tenteneli perde”yse -ki öyledir- insana düşen ruhundaki istidatları harekete geçirerek bu büyük mektubu okumak ve sahih bir zeminde anlamlandırmaktır. Bu sayede bu boya ile boyanan çevre değişecek, anlamlanacak ve hatta insanla konuşmaya başlayacaktır. 0 zaman güneşin cilveleri, yaprakların hışırtısı, kurbağaların gürültüsü, gezegenlerin geçit resmi, kişiye özünü hatırlatan birer referans noktası olacaktır. Yoksa insan manevi urucun, kemalin odağında değil, sömürülmesi, menfaat temin edilmesi gereken tek taraflı hunharlığın mihverinde yer alacak, çevresine yabancılaşacaktır. Esasen yabancılaşma hangi nesne veya fenomene karşı olursa olsun bunun temel sebebi, insanın kendi özüne yani kendisini maverayla ilişkilendiren hassalarına yabancılaşmasıdır. İnsan bu boyutunu ihmalden ne zaman vazgeçerse kurtuluş yolunda en önemli adım atılmış olacaktır. Öbür türlü günübirlik söylem ve uygulamalar hep boş, asılsız, hatta ileride ne yazık ki tahribatın boyutlarını artırıcı bir zaman kazanımı olarak hatırlanacaktır.

“Kendi varlıklarının dış yüzünde, kabuğun- da yaşayan insanlar, tabiatı ancak boyunduruğa vurup işe koşmaya yarayan birşey olarak inceleyebilirler. Ancak kendi varlığının iç (bâtıni) boyu tuna yönelmiş olanlar tabi- atı bir sembol ve saydam bir gerçeklik olarak görebilir ve onu gerçekten bilip anlayabilirler.

Bu arada, insanlara bu sembolik bakış tarzını öğretmek demek, nesnelerin gündelik hayatımızda istifade ettiğimiz boyutundan sarf-ı nazar etmek demek değildir. Ağacın, yıldızların, havanın marifetle okunan bir kitap olması, hiçbir zaman kimyayı, fiziği, biyolojiyi elle bir tarafa itmek demek değildir. Fakat bizim belirtmek istediğimiz daha çok F. Schuon’un ifade etmek istediğine yakın bir görüş- tür; “Kozmik fenomenler konusundaki bilgimiz ya sembolik bakımdan doğru veya fiziki bakımdan uygun olmalıdır. Çünkü bu olmadığı takdirde, bütün bilim, boş ve zararlı bir uğraş haline gelir.” Cesedin ruha dayanıp ayakta durması, kelimenin mana- ya bakıp değer kazanması gibi görünen alem de bir çeşit cesettir, bir çeşit kelimedir. 0 da gayb âleminin arkasındaki ilahi isimlere dayanarak ayakta durur ve anlam kazanır. Yani kâinatın manevi strüktürü olmasaydı varlığın ayakta durması imkânsız olurdu. Dolayısıyla maddi manevi bütünlük mümkün mertebe bozulmamalıdır.

Eğer bu ifade edilen bâtınî anlamlardan yüz çevrilirse, manalar denizi, sekülerleşmenin manevi sıcağıyla son damlasına kadar buharla şıp beş bilinmeyenden (mugayyebat-ı hamse) biri haline gelerek kendilerine layık kimseler gelene kadar aramızdan ayrılabilecekti,: Tabiat bugün huysuz hale geldiyse bunun baş sorumlusu onu asli konumundan uzaklaştıran insandır. (Burada animist bir görüş savunulmamakla birlikte sorunun kaynağının insan olduğu vurgulanmaktadır.)

Yazımızı uzaklardan bir solukla, bir Stoney kızıl derilisi olan Tatanga Mani’nin sözleriyle noktalayalım:

“Evet. beyazların okuluna gittim. Okul kitaplarını, gazeteleri ve İncil’i okumayı öğrendim. Ancak, zamanla bunların yeterli olmadığını gördüm. Uygar insanlar, insan yapımı basılı sayfalara çok fazla bağlılar. Ben Yüce Ruh’un kitabına, yani O’nun yarattığı her şeye bakıyorum. Eğer doğayı tanımaya çalışırsanız, o kitabın çok büyük bir kısmını okuyabilirsiniz. Biliyorsunuz, eğer kitaplarınızın hepsini alır güneşin altına serer, onları bir süre için kar, yağmur ve böceklere bırakırsanız, geriye hiç- birşey kalmayacaktır. Oysa Yüce Ruh bize ve size, doğa okulunda ormanları, ırmakları dağları ve bizi de içine alan hayvanları araştırma olanağı verdi...

Biz Yüce Ruhun eserlerini her şeyde görürdük; güneşte, ayda, ağaçlarda, rüzgârlarda ve dağlarda. Bazen bunlar aracılığıyla ona yaklaşırdık. Bu çok mu kötüydü? Bence biz Yüce Varlığa, bize putperest diyen beyazların çoğundan daha güçlü bir imanla, gerçek bir inançla bağlıyız

Ağaçların konuştuğunu bilir miydiniz? Evet konuşurlar. Birbirleriyle konuşurlar, kulak verirseniz sizinle de konuşacaklardır. Asıl sorun beyazların dinlememesidir. Kızılderilileri dinlemeyi hiçbir zaman öğrenemediler, bu yüzden doğadaki başka sesleri dinleyeceklerini de hiç sanmıyorum. Oysa ben, ağaçlardan çok şey öğrendim; bazen hava, bazen hayvanlar, bazen de Yüce Ruh hakkında.”

KAYNAKLAR:

— Elmalılı Tefsiri, Azim Dağıtım c. 2, sh. 207

— S. H. Nasr, İnsan ve Tabiat, Ağaç Yay. İstanbul 1991 sh. 31

— Cemil Meriç. Mağaradakiler, İletişim Yay. İst. 1997 sh. 18

— S.H.Nasr,a.g.e,sh.92

— T.C. McLuhan, Yeryüzüne Dokun. (Çev. Ece Soydan), 1994, İmge Yay.