Sızıntı Arşivi

Temmuz 1990 · s. 273 · 9 dakikalık okuma

Ufol'ar Ne Zaman Görülür

H. Cüneyd Yıldırım · Y. Müh. · Astronomi

Yayınlanan yazı ve fotoğraflar ile ve basın—TV işbirliğiyle spekülasyon yapılarak dünya kamuoyunu meşgul eden, ancak elle tutulur delillerle bir türlü geçerliliği is-patlanamayan bu UFO’ların mahiyeti nedir acaba? UFO’ların gerçekten var olup ol­maması, kâinata hikmet gözüyle bakan şuurlu insanlar için hiçbir anormallik teşkil etmez. Demek ki, UFO’lar varsa bile; inanan insan için bunlar da aynen kuşlar, karın­calar, yıldızlar ve galaksiler gibi O’nun birlik senfonisini mırıldanmaktadır.

Tarih, 7 Ocak 1948 öğleden sonra. Fort Knox yakınlarında Godman hava kuvvetleri bölgesindeki halk, havada üzeri kırmızı, don­durmaya benzeyen bir cisim gördüklerini haber verdiler. Sahil Güvenlik emrinde F-51 tipi uçaklarda görevli kap­tan Thomas F. Mantell gö­rülen cismi araştırmak iste­di. Mantell ve arkadaşları dört F—51 uçağı ile kalk­tılar. Olayın ani oluşundan uçakların hiç birinde oksi­jen tüpü yoktu. Çok yük­seklerde, uçaklardan üçü takibi bırakmak zorunda kaldılar. Mantell gök cismi­ni takibe devam etti. Tel­sizle şu konuşmayı yapı­yordu. “İşte orada, ön ta­rafta yukarda. Hızımın an­cak yarısı kadar bir hızla uçuyor. Metalik bir yapıya sahip. Alabildiğine büyük bir cisim. Şimdi 20.000 feet’e yükseliyorum. Eğer daha fazla yaklaşamazsam takibi bırakacağım...” Bir kaç dakika sonra Mantell’ in uçağı çarparak infilak etti. Böylece Mantell dün­yada ilk UFO şehidi (!) unvanını kazanıyordu.

Tarih 21 Ekim 1978 saat 6.19. Avustralya’nın Melbourne bölgesinde Frederick Valentich, kiraladığı Cesna 182 marka uçağı ile, Moorabbin hava alanından Kral adasına doğru kalkış yaptı. Kendisinin uçuş öğ­retmenliği yaptığı hava eğitim şirketindeki ofis arka­daşlarına istakoz toplamayı planlamıştı. Babasının ifa­desi ile Valentich tam bir UFO meraklısı idi. Valen­tich, Melbourne’nin dışına çıktı. Kral adasının açık denizine doğru yönelmeden önce Cape Otway yönüne daldı. Planına göre saat 7.28 de geri dönecekti. Va­lentich saat 7.06 da telsiz­le Melbourne uçuş servisini aradı ve şöyle dedi: “Benim uçuş bölgemin 5.000 feet altında bildiğiniz bir trafik var mı? Büyük bir uçağa benziyor.” Uçuş servisi baş­ka bir uçak sinyali almadı­ğını ve Valentich’in gördü­ğü cismin ne tür bir şey ol­duğunu sordu. Sonra Valentich “Dört tane parlak ışık. Sanki iniş ışıkları. İşte be­nim üzerimden hemde 1000 feet üzerimden geçiyorlar... Bu hızda seyreden, Avust­ralya hava kuvvetlerine ait her hangi bir uçak mı aca­ba?” dedi. Melbourne uçuş kontrol “hayır” diye cevap­landırdı. Valentich “En azından onun bir uçak olma­dığını tespit et” dedi. Üç dakika sonra Valentich: “o bir uçak değil, bir ...” ve telsiz muhaberesi kesildi. Bir müddet sonra Valen­tich tekrar konuşmaya baş­ladı.” İşte uçuyor. Çok uzun görünümlü, onu belir-leyemiyorum. Bana doğru geliyor, hayır, hayır, sabit görünüyor, Şimdi ben onun etrafında dönüyorum o da benim başım üstünde dönüyor. Ortasında yeşil ışık var. Etrafında metalik renkli bir ışık parlıyor... ci­sim aniden kayboldu”. Va­lentich saat 7.12 de uçak motorunun aksadığını bil­direrek geriye dönmeye baş­ladı. Uçuş kontrol: “Bun­dan sonra ne yapacaksın” dedi. Valentich: “Kral ada­sına ilerliyeceğim” dedi. Da­ha sonra Valentich: “Bilin­meyen o cisim tekrar başı­mın üzerinde dolaşmaya başladı.” Sonra telsiz ko­nuşması cızırtı çıkararak bozuldu. 17 saniye boyunca bir metal çarpma sesi du­yuldu, daha sonra sessizlik. Ne pilot ne de uçağı bulu­namadı.

Tarih 17 Kasım 1986. Akşam üstü. Japon Hava yollarına ait 1628 sefer sa­yılı bir Boeing 747, üç kişi­lik mürettebatıyla İzlanda’­dan Alaska’daki Anchorage’e seyehat yapıyordu. Seyahatin sonlarına yaklaşıyor­du. Bu sırada bir Fransız jet uçağı 35.000 feet’de gökyüzünün karanlıklarına doğru uçarken, batan güne­şin ışınlarındaki kızıllık bir ufuk oluşturmakta ve do­lunay yükselmekteydi. Sa­at 18.00’dan hemen sonra pilot Kenju Terauchi uça­ğın ilerisinde ve sol aşağı­sında beyaz ve sarı ışıklar farketti. Bu ışıkların neye ait olduğu tam görülemi­yordu. Terauch, bunların bir askeri uçağa ait olabileceğini düşündü. Birinci pi­lot Takanori Tamefuji der­hal Anchorage hava trafik kontrolünü telsizle aradı ve yakında başka bir uçak olup olmadığını sordu. Hem Anchorage trafik kontrol, hemde yakında bulunan bir askeri radar istasyonu Boeing 747’nin civarından zayıf sin­yaller aldıklarını belirttiler.

Terauchi pilot kabinindeki sayısal renkli hava radarını devreye aldı. Bu radar hava sistemlerini tespit etmek üzere dizayn edilmişti. Ra­dar ekranında yeşil renkli bir hedef belirdi. Bu tür renk genellikle hafif yağ­muru belirtirdi. Eğer radar ekranındaki renk kırmızı ol­saydı, yansıtıcı özelliği olan katı bir cisimden geldiğini belirtecekti.

Terauchi sol koltukta oturuyordu ki buradan ışık­lar çok rahat görünüyordu. Uçağın önündeki ışıklar haraket etmeye başladı. Te­rauchi bu ışıklar için: “San­ki iki beyaz ayı yavrusunun birbiriyle oynaşması gibi” ifadesini kullanıyordu. Bir­kaç dakika sonra ışıklar Boeing 747’nin önüne fırla­dı ve pilot kabini sanki ışın bombardımanına tutul­muş gibi sıcak bir parlaklık kapladı.

Uçak, Fairbanks yakı­nındaki Eielson Hava Kuv­vetleri üssünün üzerinden geçerken, kaptan uçağın ar­kasında iki uçak büyüklü­ğünden daha büyük, dev bir geminin karanlık bir si­luetini gördüğünü söyledi. Kaptan, önce tam bir daire etrafında uçmak, sonra da 31.000 feet’e inmek için yer trafik kontroldan izin istedi. Terauchi, her iki manevrasında da o karanlık siluetin kendisini takip etti­ğini belirtti.

Bu arada Birleşik Ha­va Yollarına ait bir uçakla, C—130 tipi bir askeri taşı­ma uçağı aynı sahada bu­lunmaktaydı. Anchorage yer kontrol, her iki uçağın, Boeing 747’ye doğru kontrol etmelerini istedi. Cisim kaybolmadan önce bu iki uçak­ta olayı teyid ettiler.

UFO’lar üzerinde uz­man araştırmacı Timothy Good, benzer hâdiselerin İngiltere’de geçtiğini belirt­mektedir. 19 Eylül 1952rde “Mainbrace” kod adlı Nato tatbikatında Kraliyet Hava Kuvvetleri personeli, Dishforth bölgesi yakınma bir meteorun düşüşünü mütea­kip, gök yüzünde gümüş rengi bir dairesel cismin görüldüğünü haber verdiler. Bir jet uçağı büyüklüğün­deki bu cisim, bir yaprak gibi düşüyor sonrada ina­nılmaz bir hızla kayıp gidi­yordu. Bu Nato tatbikatı sırasında buna benzer hâ­diseler gözlendi. Bu tatbi­kattan bir yıl sonra, Kra­liyet Hava Kuvvetlerine ait bir savaş uçağı, West Mai­ling bölgesi üzerinde 20.000 feet’de uçarken küresel ışık saçan ve son derece hızlı bir cismi rapor etti. Yine aynı kuvvetten 640 nolu uçağın pilotu, 14 Ekim 1954’de tahmini 30.000 feet’de bir F8 meteor kuy­ruğu ile karşılaştı. Pilot olayı şu şekilde anlatmak­tadır: “Bu kuyruğun için­de üç tane nesne farkettim. Önce bunların uçak ol­duğunu düşündüm. Fakat bunlar bir uçak gibi hare­ket etmiyorlardı. Bana doğ­ru yaklaşıyorlardı. İki ta­nesi yan taraflarıma ayrıl­dı. Üçüncüsü ise tam bana doğru geliyordu. Cismin gö­rüntüsü uçağımın penceresi­ni iyice doldurmuştu. Altı ve üstü kıvrımlı bir fincan tabağına benziyordu. Gü­müş renginde ve metalik görünümündeydi. Daha son­ra üsse döndüğümde, uçakta ne bir delik ne bir yangın vardı.”

1956 Ağustosunda ise, bir gece Kraliyet Hava Kuv­vetlerine ait Bentwaters ve Lakenheath bölgelerindeki yer radarları kimliği belir­lenemeyen bir cisim yaka­ladılar. Bunun üzerine bir savaş uçağı hedefe yönel­di. Uçak kendi ekranınında da hedefe yakaladı. Ateş et­mek üzeriydi ki, hedef kay­boldu. Daha sonra bu hâ­diseyle ilgili yazının ve uça­ğın silah kamerası ile alınan filmin ortadan kaybolduğu belirtildi.

Ve daha nice esrargengiz hâdiseler...

24 Haziran 1947’de Idoha’lı bir iş adamı ve özel pilot olan Kenneth Arnold, Washington’un sıra dağları üzerinde tek mo­torlu uçağı ile uçarken, gördüğü gümüş gibi parla­yan hilal şeklinde gökcisim­lerinin hareketini gazeteci­lere anlatırken “Fincan ta­bağının suya atıldığında su yüzeyin de sekerek uçup sonra dalışa geçmesi gibi” ifadesini kullandı. Böylece “Flying Saucers” yani “uçan tabaklar” tabiri yaygın olarak kullanılmaya başlan­dı. Dilimize “uçan daire” şeklinde geçti.

Arnold’un hâdisesini ta­kiben, Amerika’da rapor edilen UFO’ları araştırma so­rumluluğu Amerikan Hava Kuvvetlerine verildi. Bu pro­jenin ilk adı “işaret” idi. Daha sonraları “mavi kitap” projesi oldu. Eksik uzman personel ve sermaye ile başlandığından ilmi araştır­madan daha çok halkla iliş­kiler hizmet bürosu faaliyeti gösteriyordu. Bu araştırma gurubu 1948’den 1969’a ka­dar hizmet gösterdi.

1980’lerde yapılan ka­muoyu araştırmasına göre, Amerikan halkının %9’u bir UFO gördüğünü iddia edi­yordu. Bu iddialardan özel­likle pilot raporları ile ilgi­lenen Richard F. Haines bir psikologtur. Özellikle “an­lama ve algılama” üzerinde ısrarla durmaktadır. Haines son 40 yıldan fazla, hava­cıların gördüğü 3.000’den fazla UFO olayını bilgisa­yara aktardı. NASA’nın California’daki AMES Araştır­ma Merkezinde uzay insan faktörü ofisinde çalışan Ha­ines; “UFO’ları gözetleme”, “Doğru gözetlemenin metedolojisi” kitaplarının ya­zarıdır. Şu anda çalıştığı ye­re katılmadan önce pilotlarla röportajlar yapmaktaydı. Bu röportajların da havalanırken ve iniş yaparken ne görüp tespit ettiklerini soruyordu. Haines bu hâdiselerin psikolojik yönleri ile ilgileniyordu. Kendisi, nor­mal algılamanın hatasız ol­madığı görüşündedir. Şöyle demektedir: “Çok parlak ci­simler, gerçek yerlerinden daha yakın görünürler. Di­ğer taraftan insan göz küre­sinin kendiliğinden meyda­na gelen hareketinden dola­yı, yıldız, uydu gibi cisim­lerin uzaklık ölçüsü harakete bağımlı bir şekilde yapılır. Ayrıca güneşli bir havada, açık atmosferde uçulduğu zaman bazen göz hatalı olarak fokuslar. Böylece ar­tık çok uzaklar net görüle­mez. Göz uzağa bakıyorum zanneder, halbuki baktığı yer pilot kabininden birkaç metre ileridedir. Çünkü ha­rici olayları görme şeklimiz,uzayda insan bünyesinin al­gılamasına bağlıdır. Halbuki hızlanma gibi çevreden ge­len kuvvetler iç kulağın den­ge hassasiyetini bozarak ha­yal görmeye neden olabilir. Fakat bu tür hayaller kısa sürelidir. Eğer bir pilot, görünürde hiçbir tahrik un­suru olmadan kendisini 30 dakika takip eden disk-şekilli bir cismi gördüğünü iddia ederse o zaman buna bir ha­yal görme diyemeyiz, bu bir cisimdir” der.

“Mavi kitap” projesi başta anlatılan Mantell ka­zasını şu şekilde açıklamak­tadır: “Mantell yanma oksi­jen tüpünü almadığından çok yükseklerde oksijen ye­tersizliğinden ve hipoksi’den dolayı dayanamayıp öldü.” Fakat daha sonraki hâdise­ler gösterdi ki, Mantell çok gizli, yüksek atmosferle sı­kıştırılmış bir balonu ta­kip etmiş ve çarparak öl­müştür. Bu balon ait atmos­fer hâdiselerini araştırmak için dizayn edilmiş ve daha sonraları CIA tarafından gö­zetleme balonu olarak kul­lanılmıştır. 70.000 feet ve­ya daha fazla yükseklerde süratli akımlardan dolayı bu balon çok hızlı hare­ket etmiştir.

Haines, Valentich hâ­disesini açıklarken muhte­mel bir hâdise üzerinde dur­maktadır ve şu şekilde be­yan etmektedir: “Valentich gece uçuş tecrübesi fazla olmayan bir pilottu. Bun­dan dolayı başı döndü sonra ters dönerek kendi uçağının ışıklarının yansımalarını gör­dü.”

Haines bilgisayara ak­tarmış olduğu bu hâdiselerin bir kıyaslamasını yaparken şunu belirtir: “Gö­rülen şeyler iki gruba ay­rılmaktadır. Birincisi gündüz görülen cisimler. Bunlar ge­nellikle disk biçiminde, kü­resel veya eliptik şeklinde görünüyorlardı. İkinci gurup ise gece görülen ışıklardı. Bu ışıklar devamlı görünen beyaz ışık kaynakları şek­lindeydi. Bu ışıklar bazen yer istasyonları tarafından veya hava radarları ile algı­lanmaktaydı. Bu algılamala­ra neden, az da olsa Valentich hâdisesinde olduğu gibi kısa motor durmalarıydı.”

Çoğu görüşler, iki veya daha fazla şahit tarafından yapılmaktaydı.

UFO’lardan şüphe edenlerin aktif çabaları sa­yesinde uçan cisimler önem kazandı. Bunlara önem ve­ren bir başka kuruluş da CSICOP’dur. (Commite for the seientific Investigation of claims of the Paranormal) Bu kuruluşun lideri Phillip J. Klass. Kuruluş bu türlü hâdiselerin bilinmeyen yönlerini açığa çıkarmaktadır.

Klass, Japon Hava Yolları’na ait 1628 sefer sayılı uçak hâdisenin açıklamasını şu şekilde yapmaktadır. “Kaptan Terauchi bir sonra­ki aralık ayında tekrar bir uçuş yaptı. Alaska üzerinde iken buluttaki buz kristal­lerine rastladı. Buz kristal­lerinden yansıyan ışık şehir ışıkları gibi parlıyordu. Dolayısı ile önceki uçuşunda da buz parçacıkların önem­li rol oynadıkları zannedi­yorum.”

Sonuç olarak UFO hâ­diseleri hakkında uzun za­mandır araştırmalar yapıl­mış ve yapılmaktadır. Bun­lardan birçoğu, bir tabii hâdisenin arkasından mey­dana gelen vak’alar olmakta, bir meteorun düşüşünü mü­teakip meydana gelen bir toz bulutu gibi, bulut için­deki buz kristallerinin ışığı yansıtması sonucu meydana gelen parlama gibi, bir kıs­mı da atmosfere fırlatılan balon uydu gibi cihazlardan kaynaklanmaktadır. Çok azını teşkil eden diğer bir kısmı ise, gerçekten henüz kimliği tespit edilememiş cisimlerdir. Belki de bunlar uzun zaman çözülemiyecek ve merak konusu olarak in­sanların dikkatini çekecek­tir.

UFO konusunda birçok yazıları bulunan Jacques Vallee ise son olarak şunu belirtmektedir: “UFO’lar ar­tık ölüm ve ölüm ötesi ka­dar merak edilecek bir hâdi­se değildir.”