Sızıntı Arşivi

Ağustos 1981 · s. 19 · 8 dakikalık okuma

Tereddütler Etrafında

Sızıntı · Din Ve Ahlâk

Allah (c) mülkü istediğine verdiğine göre, neden inanmayanlara vermiştir de, inananlar geri kalmış veterakki edememişlerdir?

— Evvelâ, yaratana sual sorma mev­kiinde olmadığımızı, olamayacağımızı bil­mek edebin ifadesidir. Varlığın asıl sahibi O’dur; O, dilediğini aziz, dilediğini zelil; is­tediğini sultan, istediğini dilenci kılar da kimse ona hisab soramaz. Her icraatında çok hikmet ve maslahatların bulunması,her işi, akla ve fikre hayret verecek şekilde cereyan etmesi muhakkaktır. Ne var ki, bü­tün işlerindeki gerçek mantık ve hikmetleri yine sadece kendisine aittir. Bizim, o fayda ve maslahatlar adına öne süreceğimiz her-şey, ya onun anlattıklarının bir tekrarı ve­ya idrak edebildiğimizce ortaya atılmış bir kısım tevilciklerdir. Bu türlü tevil ve tefsir gayretleri, tereddüt ve şüpheleri gidermeğe yarasa bile, hiçbir zaman asıl hakikati ifadeye yetmeyecektir.

Bununla beraber, bu hususta söylen­miş ve söylenebilecek bir kısım hakikatleri sıralamada fayda mülahaza ediyoruz:

1- İlk önce, ortaya atılan tereddüt üzerinde duralım: Allah’ın, (cc) mülkü ve dünyayı inanmayanlara verip de, bütün bü­tün inananları mahrum bıraktığı doğru de­ğildir. Aksine, belli devirlerde ve belli şart­larla inananlar, inanmayanları bir hayli ge­rilerde bırakacak şekilde ilerlemiş ve dün­yayı, maddi, manevi hâkimiyetleri altına almışlardır.

Nebiler kumandası altında çok iyi inanmış bir Tevrat cemaati, kitabına ve peygamberine saygılı bir İncil cemaati asırlar­ca, dünya çapında devletler kurmuş ve hükümran olmuşlardır. Ve hele Kur’an cemaati, köklü inanç ve sağlam prensipleri sa­yesinde, dünyanın çeşitli kıtalarında, çeşit­li medeniyetler kurmuş ve asırlarca beşerin kaderine âdilâne hükmetmiştir.

Bu itibarla, bir kısım inkârcı mürte­cilerin zannettikleri gibi, inkâr ve ilhada ilerletici, inancı da geriletici unsurlar olarak görmeye imkân yoktur. Aksine, toplum­ların ileri ve müreffeh olmasında imanın rolü her türlü takdirin üstünde ve yeri doldurulamayacak kadar büyüktür. Ancak, hikmetlerin kavranması ve sebeplere ria­yetin şart koşulduğu bu dünya hayatında, o hikmet ve sebepler dairesi içinde hare­kete de zaruret vardır.

2- Yüce Yaratıcı, imkânlar bahşedip yükseltmek istediği toplumlarda, adî-şart ve vesileler olarak bir kısım şeylerin yerine getirilmesini ister. Bu şart ve vesilelere ria­yet edildiği takdirde, o cemaati yükseltir ve müreffeh kılar. Aksine, riayet edilmediği zamanda perişan ve derbeder eder. Bu şart ve vesileler inananlar için bahis mevzuu ol­duğu gibi, inanmayanlar için de her zaman bahis mevzuudur. “Her müminin her sıfatı­nın mü’min olması lazım gelmediği gibi, her inançsızın her vasfının da küfür olması lazım gelmez.

Nice kimseler vardır ki, dupduru vetertemiz inançlarıyla beraber, boylarınca batıl vasıflar ve kötü hasletler içindedirler. İnandığı halde haram yiyen, yalan söyle­yen, tembellik ve atalet içinde bulunan, tefekkürden hoşlanmayıp, ilmi sevmeyen insanların sayısı hiç de az değildir. Ve yi­ne nice kimseler vardır ki, inanmadığı hal­de, ilme âşıktır. Düşünmeyi sever. Başka­larının hukukuna karşı saygılı ve riayetkârdır. Yalan nedir bilmez. Boş oturma ve boş konuşmadan nefret eder. Evvelkisi, kafir sı­fatlarını taşıyan bir inançlı, ikincisi de mü’min sıfatlarını taşıyan bir inançsız.. Bü­tün âlemlerin Rabbi olan Yüce Yaratıcı, vasıf ve hasletlere göre hüküm verdiği için, mü’min vasıflarıyla serfiraz olanı, bu dünya hayatında yükseltecek ve bir bakıma mesut edecek, diğerlerini de, yine bu ha­yat itibariyle perişan ve sefil kılacaktır. Diyelim ki Cenabı Hak, sistemli düşünmeyi, il­mî gayreti, çalışma ve yorulmayı, husu­siyle metotlu çalışmayı seviyor. Ve bunla­rın aksi olan, düşünmemeyi, ilimle uğraş­mamayı, tembellik ve uyuşukluğu ve çalıştığı zaman da sistemsiz ve metotsuz çalış­mayı sevmiyor. Şimdi, buna göre O, yük­seltmek ve alçaltmak; aziz ve zelil etmek is­tediklerini, yukarıda bir kısmını sıraladığı­mız vasıflara ve hasletlere göre yükseltecek, alçaltacak; aziz ve zelil kılacaktır. Zira O, hükümlerini vasıflara göre vermektedir. Kim, taşıdığı sıfatlarıyla, sonsuz kudret ve inayetle münasebete geçerse, herkesin hu­kukunu görüp gözeten Erhamürrahimin tarafından te’yid görür ve ilerler..

Evet, hangi cemaat sistematik düşü­nüyor, hangi millette ilim aşkı var; hangi topluluk gayretli ve çalışkan ise, o toplu­luk inançsız dahi olsa, bu güzel hasletle­rinden ötürü, muvakkat dünya hayatında mutlu ve müreffeh olacaktır. Aksine ise, birşey söylemek oldukça zordur..

Böyle bir muvazenede imanın kendi­ne has ağırlığı ise, gönülden inanmışlar için ebedî seadete vesile olma gibi bir mazhariyettir ki; her mü’min inancının semeresini kat kat görecek demektir.

3- Maddi terakkî ve teknik üstünlük, bir zamanlar bizde de olduğu gibi, haliha­zırdaki nesle intikal eden mirasın, çok iyi değerlendirilmesine; iş bölümü ve mesaile­rin tanzimine; atâlet ve miskinlikle mücade­leye bağlıdır. Bir toplum, geçmişini inkâr ediyor ve kendine intikal eden mirası hor görüyorsa; keza, herkes her işe karışıyor ve umum işler ehil olmayanların elinde kalı­yorsa, o toplumun terakki etmesi asla düşünülemez.

Oysaki, bugün ileri gördüğümüz dün­ya, kendisine intikal eden mîrası çok iyi değerlendirdi ve asla geçmişi tahkirle uğraş­madı. Tahkirle uğraşmak şöyle dursun, geçmişle, hali, yan yana getirdi ve terkip­lerini ondan çıkardı.

Bu dünyada, hâlihazırdaki parlak durumu ve gelişmiş teknolojiyi, esas ve kıs­tas kabul ederek, geçmişini inkâr eden, onu hakir gören tek ferde rastlayamazsınız. Galileo, bütün hatalarına rağmen Coperniği saygıyla yad eder; Einştein, yanlışlarım ıs­lah ettiği Newton’u hürmetle anar. Ve bu anlayış daha sonraki nesillere, onları ve eserlerini müşterek mütalaa etme fikrini ilham eder.

Ah, benim Gazalim, İbn-i Sina’m, El-Cabir’im, Eb-ul Heysem’im,Eb-ul İz’im.! (vs) sizi kameti kıymetinize göre tanıyama­dık. Bıraktığınız muhteşem mirası batıya kaptırdık ve şimdi onun istirdat (1) yol­larını araş diriyoruz. Hayır hayır istirdat de­ğil; batının binbir akrobatlığı karşısında, şaşkın, beceriksiz, mahkur, mezmum, men­fur ve merdut (2) bir topluluk gibi hediye ve ülûfe bekliyoruz.

Ve, yine bu ileri dünya, mesailerin tanzimine, iş-bölümüne ve ihtisasa ehemmi­yet verdi. Kim, hangi işi yapacaksa, daha başlangıçta o yola girdi ve o istikamette melekelerini geliştirdi. Bütün bir ömrünü böyle belli bir yönde tüketen ve himmetini belli bir noktaya teksif edenin ilerleyip mu­vaffak olmasından daha tabii ne olabilir?. Yoksa, üçüncülüğü kabul eden bir dünyada olduğu gibi, sabah deve-çobanı; öğlene doğru zürra; (3) akşam üstü sanayici ve ya­tarken de idareye talip olanların teşkil ettiği bir toplumda ne memleket kalkınma­sından, ne de maddî refahtan bahsetmeye imkân yoktur.

4- Yüce Yaratıcının iki kitap ve iki çeşit kanun mecmuası vardır: 1- Herbir meselesi bir ilme mevzu olan şu kâinat ki­tabı, 2- Bu muhteşem kâinat sarayını kuran zâtın kâinat ve onun seyircileriyle alakalı beyanlarını ihtiva eden Kur’an-ı Kerim.

Birinci kitapta eşya ve hadiseler ko­nuşur. İkinci kitapta ise, söz ve kelimeler­le, birinci kitabın şerh ve izahı; seyircilerin vazife, mesuliyyet ve gidecekleri yer anla­tılır.

Birinci kitap, fizik, kimya, astronomi gibi dillerle kendini bize tanıttırır. Ve elektronlardan nebülözlara kadar geniş bir sa­hada dersini takrir eder. İkinci kitap, bu dağınıklığı derler, toparlar, ulvî bir bâtın’ın zahirî ve yüce bir hedefin vesilesi haline getirir.

Her iki kitabın kısmen farklı, kıs­men de müşterek ahkâmı vardır. Beşer bu iki kitabın ahkâmına da uyma mecburiye­tindedir. Her iki kitabın ahkâmına uymanın mükâfatı, muhalefetin de cezası vardır. Ancak kâinat kitabına uymamanın cezası ekseriyet itibariyle dünya’da, furkan-ı mübine uymamanın cezası da, umumiyet itibariyle ahirette verilmektedir. Buna göre, her iki cihanın seadeti de, her iki kitabın ahkâmını inceden inceye tetkik edip kavramaya ve o çizgide hareket etmeye vabestedir.

Şimdi, bir toplum, eşya ve hadiseleri didik didik edercesine, tabiat kitabını oku­yor ve onun ahkâmına uyuyorsa, dünya’da bütün varlıklara merhamet eden Âlemlerin Rabbi, O cemaatı, bu muvakkat hayatta başarıya ulaştıracak ve yükseltecektir. Ak­sine, eşya ve hadiselere karşı kör ve sağır yaşayanları da, bu hayatta zelil ve perişan kılacaktır.

Evet, bir cemaat, istenildiği gibi ve sıhhatli bir imana sahipse, onun ebediyen mesut olacağında kuşkuya mahal yoktur; ancak, dünya mutluluğu için gerekli olan malzemeyi değerlendirip kullanmadığı za­man da dünya hayatı itibariyle tokat yiye­ceği muhakkaktır.

5- Maddî terakkî ve üstünlük, ba’zen, ruhen yükselememiş toplumları, azdırır ve saldırgan kılar. Günümüzdeki süper devlet­lerin, insanlığın kaderiyle oynamaları; içti­maî coğrafyayı değiştirip durmaları, mad­dî güç ve refah seviyelerine göre, kalbî veruhî hayatları yükselmemiş bütün toplum­ların, nasıl birer felaket toplumu oldukları­nı göstermesi bakımından çok manidardır.

Bu itibarla, inanmış dahi olsa, bir top­lum, kendini keşfedeceği, benlik sırlarına ereceği, yani insanlık meleke ve kabiliyet­lerini inkişaf ettireceği ana kadar hikmet eli, ona bahşedeceği şeyleri belli ölçüde ve­recek ve onu azdırmayacaktır. Bu husus inançsız bir cemaat için, her zaman bahis mevzuu olmasa bile, inançlı bir toplum için daima söz konusu olur.

6- Toplum’un, taban ve tavanı kendi aralarında “uyum” te’min edecekleri âna kadar, ehil olmayanların şımarmalarına, kuvvet ve hakimiyet kazanmalarına mey­dan vermemek için, yükseltme hükmü kısmen imhâl (4) edilir; ama, katiyyen ih­mâl edilmez.

Bir avuç İsrail karşısında, kendi ruh-köküne bağlı olmayanların hizmeti, gerçekten inanmış insanlara ait kudsî bir vazifeye müdâhale hezimeti ve cebbarları milletlerine karşı kuvvetli kılmama hezi­metiydi.

Sen’in hikmetin ne kadar güzel, hük­mün ne kadar tatlı..!

7- Değişen dünya, yenilenen şartlar ve umumî ahval muvacehesinde, aklın ve ruhun harekete geçirilmesi; bize ait kay­nakların yeniden ele alınması ve günün ışığı altında didik didik edercesine bir kere daha gözden geçirilmeleri, evet bütün bunlar için, toplumumuzun hayat ve kültür sevi­yesi muvakkaten düşürüldü. Yani, aldatıcı ticarî emtiaya ve kalp paralara, geçici ola­rak pazar ve piyasaya çıkma izni verildi. Ta, asırlardan beri karanlık izbelerde ve ufunetli dehlizlerde terkedilmiş bulunan eş­siz elmaslar, sahihleri tarafından, yüzlerindeki tozu toprağı alınarak, saykıllanarak kalp paraların yerine piyasaya sürülsün.

Diğer bir ifade ile, toplumumuz, bu mağlubiyet döneminde, hasımlarının çeşitli hokkabazlıklarıyla karşı karşıya bırakıldı ve tağallüblerin, tahakkümlerin, tasallut­ların en acılan, kendisine tattırıldı. Ta, ilerideki dünyasını, düşmanları ve onların entrikalarını bilmişlik üzerine kursun ve o dünya için vârid olan tehlikelerin ortaya çıkacağı delikleri şimdiden tıkamış olsun...

8- Ayrıca, her inanan insan, yüce he­define doğru giderken, yürüyeceği yolun ve kullanacağı vesilelerin de hak olması lazım­dır. Zira, batıl-yol ve vesilelerle hak-hedefe ulaşılamaz. Oysaki, günümüzde makyuavalist düşünce o kadar yaygınlaştı ki, inanan insanlar arasında bile, başkalarını aldatmak, yalan söylemek, olduğundan başka görünmek ve hedefine varabilmek için her vesileyi meşru saymak, artık nor­mal görülmekte ve normal kabul edilmekte.. Bu sevimsiz vasıflarından ötürü de, Yü­ce Yaratıcı, onları terbiye ediyor ve kendilerine gelmeleri için uyarıyor. Hattâ, geçici olarak hasımlarına ezdiriyor. Ama, er geç, gönlünü hakka verenlerin, doğru dü­şünüp doğru yaşayanların, yanî ezilen mil­letlerin de günü gelecektir. Bu dönemin so­nu, başından daha hayırlı olacak ve rahme­ti bol Yaratıcı, verdikçe verip bu toplumu hoşnutluğa erdirecektir.