Sızıntı Arşivi

Mart 1981 · s. 26 · 7 dakikalık okuma

Tereddütler Etrafında

Sızıntı · Din Ve Ahlâk

SORU: Bir tabiî afette ölenlerin hepsinin eceli birden mi gelmiştir?

CEVAP: Ecel, her varlığın kendi şartları ve kendi buutları içinde ge­çireceği sürenin sonu ve o varlığın ha­yat serencâmesinin bitimi demektir. Sonradan var olan herşey aslında böy­le bir (son) ve (bitim) yazısıyla dün­yaya gelir.

Varlığın akıp gidişi içinde, başlangıçla bitimi birbirinden ayırmak mümkün değildir. Herşey bir damla gi­bi er-geç toprağın bağrına düşer ve erir. Ve bir ırmak gibi er-geç akar bir deryaya karışır.

Bu, bütün varlıkların alın yazısı­dır. Bu yazı ile her varlık günyüzüne çı­kar ve yine bu yazı ile geldiği yerden ayrılır gider.

Başlangıçlar bitimin emaresi; son­radan meydana gelişler, sona erişin esasıdır. Başlangıcı olmayanın sonu da yoktur. Ezelî olandır ki; ancak ebedî olan da odur.

Sonradan meydana gelen herşeyin varlığına hükmeden, onu belli bir prog­ramla bu âleme gönderen ve her şeyini görüp gözeten bir müstesna varlıktır ki; bütün bu gelip gitmelerin, doğup batmaların dışındadır. Olmuş, olacak bütün müddetler ve süreler de O’nun tasarrufu altındadır.

Bu itibarla da ne gelmelere ne de gitmelere (tabiî) demek mümkün ola­mayacağı gibi, âfetler ve onlara bağlı hâdiselere de (tabiî) demek mümkün olamayacaktır. Eşyanın varlığa mazha­riyeti, hârici bir emir ve irade ile ve aynı zamanda bir vazife çizgisinde cere­yan etmektedir. :

İnsan, hayvan, nebat ve diğer bü­tün varlıklar, kendilerine hükmeden bir kudretle gün yüzüne çıkar, teşhir ve âyinedarlık vazifelerini yerine getirir, sonra yerlerini başkalarına bırakarak sahneden çekilir giderler.

Bu âlemde, hem doğuşlar, hem de ölüşler birer teşhir, birer imtihan ola­rak cereyan etmektedir. Herşeyin (varlığa) erişi, gizli bir mevcudun açık dilli bir tercümanı olduğu gibi, müddet hitamında ayrılıp gitmesi de, evveli olmayan o gizli varlığın, ebediyet ve ölümsüzlüğüne delâlet etmektedir. Evet hiçden ve yoktan varlığa eren biz ve herşey, varlığımızla birinin var­lığını; görmemiz ve duymamız ve bil­memizle, gören, duyan, bilen birinin mevcudiyetini gösterdiğimiz gibi, bir hayat-boyu sırtımızda, emanet olarak taşıdığımız herşeyi terkedip gitmekle de, bir-bir gelenlere; bir-bir gidenlere; gidip gelmeyenlere mukabil, sır olan bir “BİR”i göstermekteyiz. O, “O’dur ki, hanginiz daha güzel iş yapaca­ğınızın imtihanını vermek için, hayatı ve ölümü yaratmıştır.” (k.k.) Gelişin sırrını kavrama, bulunuşun imtihanını verme ve gidişe hazır olma. İşte insan için mühim olan da budur.

Şimdi bu küçük hazırlamadan sonra, mevzuumuz olan “bir anda ölenlerin hepsinin eceli birden mi gelmiştir.” hususunu ele alalım.

Evet, hepsinin eceli birden gelmiştir. Ve böyle olması için de ciddî ve kayda değer hiçbir manî yoktur. Var­lığı bütünüyle elinde tutan, zerreden sistemlere kadar herşeyi görüp gözeten ve emirber nefer gibi kullanan sonsuz bir ilim, sonsuz bir kudret ve sonsuz bir irade sahibi, herşeyi ve herkesi kendi kaderi içinde birden (var) ettiği gibi, birden de öldürebilir. Ne ayrı ayrı yer­lerde bulunmalar, ne de vasıf ve keyfi­yet farklılığı hiçbir mâni teşkil ede­mez.

Kudreti sonsuzun tasarrufunu gös­termek için, tamıtamına o kudreti aksettirecek misal bulamamakla bera­ber, yine de O’na ayna olabilecek ve bir fikir verebilecek pekçok şeyden bahsetmek mümkündür.

Ezcümle, güneşe yönelen değişik evsâf ve keyfiyetteki varlıklar, herhan­gi bir karışıklığa sebebiyet vermeden, ona bakarak hayatlarını sürdürür; onun ziyası altında renkten renge girer; onunla en revnakdar hale gelir ve onun doğuşu ve batışıyla ölgünleşir, porsur ve söner giderler. Herşey, ayni baharın kucağında döllenir; aynı yazda serpilir, gelişir ve aynı sonbaharda hazanla sa­rarır; fakat, hepsinin kaderi ayrı ayrı­dır. Hepsi, o geniş ilmin plan ve prog­ramıyla, o sonsuz irade ve meşietin yönlendirmesiyle; gelişi-güzel ve kendi isteklerine göre değil, o meşiet ve ira­denin istediği istikamette varlık göste­rir ve mevcudiyetlerini sürdürürler. “O, karada ve denizde olan herşeyi bilir. Düşen bir yaprak ve karanlıklar içine gömülen hiçbir dâne yoktur ki, apaçık bir kitapda bulunmasın.” (k.k.)

Ağaçların, otların, tohumların, dânelerin hayat ve ölümleri gelişme ve semereleri bu kadar ciddi takip edilip de, insan gibi en ekmel varlık hiç ba­şıboş bırakılır mı? Bir şeyi görmesi diğer şeyi görmesine; bir şeyi işitmesi di­ğer şeyi işitmesine mâni olmayan kâinatların Yüce Sahibi, elbette en aziz mahlûku, en değerli san’atı olan insan’ in, her haline ehemmiyet verecek ve o’nun bir ferdine, sair varlıkların cins ve nevinin mazhar oldukları şeyleri lüt­federek, âlemlerin fihristi olan insanı husûsi olarak ele alacak, husûsî iltifa­tına mazhar edecek; husûsi da’vet ve husûsi sevkıyatıyla huzurunda şereflendirecektir.

Bu da’vet ve sevkıyat, bazen bir döşekte, bazen bir harp meydanında, bazen de herhangi bir felâket ve âfet­le olabilir. Hatta ayrı ayrı mıntıkalar­da, toplu olarak veya teker teker de meydana gelebilir. Yaratıcının insana bakışı zaviyesinden, bunlar, asla neti­ceye te’sir etmezler. Her insanın zimamını elinde bulunduran; her hayatı bağlayan ve çözen kilidi ve anahtarı yanında tutan, sonsuz ilim ve Kud­ret Sahibi, nezdindeki kitaba göre bel­li ferd ve kitlelerin ruhlarını kabzetmesi gayet normal ve ma’kuldur. Evvelce de temas edildiği gibi, bu, önceden terhis edilmeleri tesbit edil­miş bir askerî birliğin, vakti gelince, en büyük kumandan tarafından tezkere işleminin icra edilmesine benzer bir şeydir.

Ayrıca, ruhların kabzıyla vazifeli meleğin vazifesinin şümulüne temas edildiği yerde de belirtildiği gibi, ruh­ları kabzetme vazifesiyle mükellef o kadar çok melek vardır ki; bin âfetin kol gezdiği bin yerde, sahibinin ira­de ve takdiri altında,her vefat edenle bir değil, birkaç melek görüşebilir ve ellerindeki kitaplara göre, değişik tak­dirlerle kurbanlarını istikbal edebilir­ler.

Bu türlü âfetler, çok ciddî tet­kiklere tâbi tutulduğu zaman, gerçekten hem bir ilk takdiri, hem de ölenlerin ecellerinin birden geldiğini görmemek mümkün değildir. Bu husustaki enteresan ve hârika hâdiselerin bütününü tesbit etmek için ciltler lâ­zımdır; üstelik yazılanlar da ciltleri aşacak kadar çoktur. Gün geçmiyor ki, kitaplara mevzu olacak böyle fevkalâde hadiselerden birkaçını matbuatda görmüş olmayalım.

Mesela, şehirlerin altını üstüne ge­tiren korkunç bir zelzelede, binlerce insan bütün gayretlerine rağmen kurta­rılamamalarına mukabil, zelzeleden günlerce sonra, kendini korumadan aciz yüzlerce çocuk, hiçbir zarar ve zi­yana uğramadan toprağın altında istirahat ederken bulunmaları; hem ka­nala yuvarlanan bir römork içindeki bütün işçilerin boğulmalarına karşılık, çok ötelerde hiçbir arızaya uğramadan, suyun üzerinde yüzüp duran kundakda bir çocuğun bulunması; hem bir uçak kazasında, en mahir ve tecrübeli kimselerin kaçamayıp cayır cayır yan­ması, bunun yanında, uçağın düşme­siyle ikiyüz metre öteye fırlayan min­nacık bir yavrunun hiç arıza olmadan kurtulması gibi yüzlerce hâdise, göste­rip isbat etmektedir ki; hayat da ölüm de kendi başı boş olmayıp, aksine bi­len, gören ve idare eden birinin tedbi­riyle meydana gelmektedir.

Hayata, birer birer veya toplu ola­rak gelen her varlık, kütük ve sicil def­terlerindeki vazife bitimi ve ecelleri­ne kadar, fıtratın ince sırlarını kavra­ma, tabiat ötesi gizlilikleri keşfetme, bizleri ve onları gönderen zâta âyine ve tercüman olma mükellefiyetiyle ömür­lerini doldurur, parça parça veya toplu olarak terhis edilirler.

Bu bilme, tesbit ve sonra da vefat ettirme, yani aynı anda ecellerini getirme ve işlerini bitirme,herşeyi baş-dan-sona en iyi şekilde bilen Allah için gayet kolaydır. Kaldı ki her insanın etrafında bir yığın meleğin bulun­duğunu ve bundan başka pek çok can alan meleklerin de olduğunu, gizli açık herşeyi bilenden öğreniyoruz..

Böyle toplu vefatlarda, şöyle kü­çük bir itiraz da vârid olabilir:Bu ka­bil musibetler de, müstahak olanlarla beraber, bir hayli de ma’sum telef olup gitmektedir. Acaba bunlara da bir izah getirilebilir mi?

Hemen arz edeyim ki, bu istifham da yine, akîde ve tasavvurdaki bir yanlışlıktan doğmaktadır. Eğer hayat, sa­dece dünyevî hayattan ibaret bulun­saydı ve insanın evvel ve âhir yeri bu­rası olsaydı; belki bu itirazın da bir mesnedi ve bir izahı olduğu iddia edi­lebilirdi. Halbuki, insan için burası bir ekim yeri, bir gayret sahası ve bir bek­leme salonu ise; öteki âlem bir harman ve hasat mevsimi, bir bağbozumu ve semere zamanı ve sıkıntılardan kurtu­lup saadetlere erme yeridir. Bu itibarla da burada, iyinin kötüyle, mücrimin nezihle vefat etmesinde hiçbir gayr-i tabiîlik yoktur. Bilakis, işin böyle ce­reyan etmesi, en ma’kul ve en mantıklı olanıdır. Zira ikinci dirilişte, herkes ni­yet ve davranışlarına göre hususi bir varlığa erecek, ona göre muamele gö­recek ve ona göre ya takdire ma’ruz kalacak veya ulûfe alacaktır.

Netice olarak diyebiliriz ki; ecel, bu dünyada bulunma ve hizmet etme süresinin bitiminden ibarettir. Böyle bir süre, insan iradesini nefyetmeme çizgisinde, önceden hazırlanmış, tescil edilip kütüklere geçirilmiş bir keyfiyet olup ve yine herşeyi bilip gören zâtın emir ve fermanıyla mevsimi geldiğinde infaz edilmesinden başka birşey değil­dir. Bunun toplu olmasıyla, münferit olması arasında da mantıkî hiçbir fark yoktur.

Öyle zannediyorum ki, pek çok meselelerde olduğu gibi burada da, Yüce Yaratıcının sonsuz ilim, kudret ve iradesini bilememe, inhirafın başlı­ca sebeplerinden birini teşkil etmektedir. Diğer bir sebeb de, eşya ve hâ­diselere bakış zaviyesinin yanlışlığıdır. Olup biten şeyler muvacehesinde kafa­larımızı, yanlış (tabiat) ve (tesadüfler) anlayışından sıyıramamış ve gönüllerde tecride erememişsek, içimiz, zayıf akidelerle, şeytanî vesveselerin muhare­be meydanı hâline gelecektir.

Bir de gönül dünyamızın fakirliği ve yeterince beslenememesine karşılık -mesnetsiz dahi olsa- hergün kâse kâse şüphe ve tereddütlerin içirilmesi, öyle korkunç bir felakettir ki; nesillerin is­tikametinin bozulmasına değil de, hâlâ istikametini muhafaza edenlere hayret edilmelidir.

Ehemmiyetsiz gibi görünen bu ka­bil meselelerde, haddinden fazla tahşidat yapıldığı idda edilebilir. Ne var ki, imana taalluk eden hususların hiçbi­rinde biz, böyle bir düşünceye katılma­yacağız. Nazarımızda, itikadla alakalı en küçük mesele, dağlar cesametinde ve cihanbahâdır. Bu itibarla da üzerin­de ne kadar titizlikle durulsa değer ve yerindedir.

Bu hususu nazar-ı itibara alan ar­kadaşlarımızın sıkılmayacaklarını ve bizi bağışlayacaklarını umarız.