Sızıntı Arşivi

Şubat 1991 · s. 36 · 4 dakikalık okuma

Temel Bazı Hususiyetleriyle İnsan

Ubeydullah Akyüz · Edebiyat

İslâm hikmetinde ya­ratılış, yüce âlemlerden başlayıp, bir yay gibi kıvrılarak maddî âle­me inen ve burada ‘insan’la yeniden çıkışa ge­çen dairevî bir çizgi halinde telakkî edilmiştir. Buna göre, Arş, Kürsî, ruh, melekler, Ceberut ve Lâhut âlemleri gibi ‘maddî’ olmayan âlemler ve varlık­lar, dairenin ilk basamak­larında yer alırken, ‘Şehâdet Âlemi’ denilen ve insanın haricî duyularına bakan maddî âlem ise, en alt basamağa konmuştur. Şu kadar ki, bu basamak, yeniden çıkışın başladığı, yaratılış yayının yeniden yukarılara doğru çıkışa geçtiği basamaktır.

İnsan, bir yanda yapı­sında yüce âlemlerden ge­len ruh gibi ve -bazılarına göre- onun fonksiyonları olan akıl, kalb, sır, hafâ, ahfâ gibi iç latifeleri taşır­ken, diğer yanda, yeryüzü­nün, yani maddî âlemin çocuğu olmakla, belli bir cismâniyete sahiptir. Bu iki yanıyla birlikte tam bir var­lıktır o; “benim elim, benim ayağım, benim gözüm, benim aklım, benim ru­hum..” derken, bütün bu temel unsurların ötesinde yer alan, onun “ben’i, ger­çek ve bütün varlığıdır, in­saniyetidir, nefsidir.

İnsan, maddî yanı, ya­ni cismâniyeti itibariyle topraktan yaratılmış bir varlıktır. Nasıl ki insan, key­fiyetini bilmediğimiz bir şe­kilde topraktan yaratılmışsa, her insanın biyolojik tohumu olan spermlerin de asıl vatanı topraktır; çünkü insan, toprağa bağımlı ve topraktan beslenen bir var­lık olduğu gibi, onun mad­dî yapısında bütünüyle topraktan gelen elementler vardır. İşte, insan, görünür ve görünmez âlemlerin un­surlarından yaratılmış ol­ması itibariyle, yaratıklar hiyerarşisinde bir bakıma benzeri olmayan bir türü teşkil etmektedir.

Yaratılış yayı, yeryü­zünde önce elementlere ulaşır. Bu camid element­lerden sonra, yapısını ta­mamen onların teşkil ettiği bitkiler âlemi başlar. Bunu hayvanlar âlemi, onu da insanlık âlemi takip eder ve bu dizilişte her bir âlem, bir sonrakinde fânî olmakla hayata ve hayatın üst mertebelerine kaynak­lık ettiği gibi, üstten alta her bir âlem de bir önceki­ni kendinde barındırır. Şöyle ki, elementler âlemi, bitkiler âlemine kaynaklık eder ve bu âlemde yeryü­zündeki hayatın ilk basa­mağına zemin teşkil eder. Bitkiler âlemi, hayvanlara gıda olmakta daha üst bir hayat mertebesine tırmanır ve hayvanlar âlemi de, bit­kiler âlemiyle birlikte, in­sanlık âleminde hayat adı­na daha üst bir basamağa yükselir. Üstten alta müna­sebet zinciri içinde ise, bit­kiler âleminde elementler âlemi, hayvanlar âleminde bitkiler ve elementler âle­mi, insanda ise hayvanlar, bitkiler ve elementler âlemi mündemicdir. Bu mühim yaratılış gerçeğinin, insan açısından taşıdığı iki mü­him netice vardır;

a) İnsan, tabiî çevre­sine derinden bağlıdır ve bu çevreyle münasebetle­rini bu ‘fıtrî’ gerçeğe göre ayarlamalıdır. Bu hususun iyi kavranmamış veya gözardı edilmiş olması, mo­dern çevre probleminin en başta gelen sebebidir.

b) İnsan, bilhassa ko­ma halinde daha iyi anlaşı­labileceği üzere, hareket­ten mahrum solunum hayatıyla bitkilerin, hara­ret, hareket ve daha baş­ka bazı hususiyetleriyle de hayvanların hayatıyla or­taktır. Bu ortaklık, onda bir takım hayvani hususiyetle­ri de beraberinde getirmiş­tir. Bu hususiyetler, insan ilmiyle meşgul olanlar tara­fından kuvve-i şeheviye ve kuvve-i gadabiye olarak iki ana grupta toplanmıştır.

Kuvve-i şeheviye ye­me, içme ve üreme gibi fonksiyonları içine alırken, kuvve-i gadabiye ise öfke, tecavüz ve savunma gibi fonksiyonların menşeidir. Bunlardan başka, insanda hayvanlarda olmayan kuv­ve-i akliye ve daha başka pek karmaşık duygular ve istidatlar da vardır. Bütün bu kuvve ve istidatlar, in­san, kasden yaratılış ha­muruna katılmış birtakım menfiliklerle mücadele ede ede tekâmül merdi­venlerini en zirveye kadar tırmansın diye Yaratıcı ta­rafından sınırlandırılmamıştır. İnsanın iç uyumsuz­luğuna ve toplam hayatında meydana gelen geçimsizlik ve çatışmalara sebep olan bu kuvve ve istidatları ifrat ve tefritler­den kurtarıp, orta noktaya çekmesi gereken, insanın kendisidir ve onun gerçek insanlığı işte burada yatmaktadır.

Kuvve-i şeheviyenin ifrat derecesi (aşırı ucu), tecâvüz, haram-helâl tanı­mama ve başkalarının ma­lına ve ırzına el atma; tefrit derecesi (karşı ucu) ise, yeme-içmeden kesilme ve karşı cinse karşı isteksiz­lik; kuvve-i gadabiyenin aşır; ucu, ‘tehevvür’, yani olur olmaz her şeye sinir­lenme ye karşı durma, kar­şı ucu ise ırzın, namusun, malın ve mukaddeslerin talanı karşısında bile infial duymamadır. Kuvve-i akli­yenin aşırı ucu, cerbeze (akı kara, karayı ak göste­rebilme mugalâtası), karşı ucu ise ahmaklıktır. Ferd-lerin ve toplumların saade­ti ve yeryüzünün huzuru, bütün bu kuvvelerin orta noktaya çekilmesine bağlı­dır ki, kuvve-i şeheviyenin orta noktası iffet, kuvve-i gadabiyenin şecaat, kuv­ve-i akliyenin ise hikmettir.

Bu orta noktaları, bütün in­sanlık çapında ve her in­sanın kabulleneceği şekil­de tesbit etmek içinse, insanüstü bir hakikata ihti­yaç vardır. Akim vazifesi her şeyden önce, ancak Yaratıcı’nın tayin ve tesbit edebileceği ve ettiği bu hakikati bulmaktır.

İnsan, bu hakikati bulduğu ve ona uygun bir ha­yat sürdürdüğü zaman, gözü İlâhî san’atları gören, dili İlâhî nimetleri tanıtan ve İlâhî nağmeleri söyle­yen, kulağı yaratılıştaki ilâ­hî ahenk ve mûsikîyi du­yan ve duyuran, kısaca bütün organları yaratılış gereğini yerine getiren va­sıtalar olma derecesini ka­zanacağı için, cisim ve cismâniyetiyle de ebedî saadeti ve Cennet’i hak edecek ve aslında kendisi­ne kötülüğü fısıldayan nef­sini bu yolda terbiye ettiği için de, nefsiyle meleklerin üstünde bir yere sahip ola­caktır; evet, nefsiyle me­leklerin üstünde bir yere. Dolayısıyle, yaratılış yayın­da en alt basamakta yer alan yeryüzü, Yaratıcının bütün güzel isimlerinin te­cellî yeri, san’at eserlerinin muhteşem sergisi, irade ve fiillerinin mevcelenme zemini olarak göklere denklik kazandığı gibi. insanla, belki gökleri de öte­de bırakırken, dünya haya­tı ve nefs de, ebedî hakikatin emrinde kullanıl­dığı zaman, insanın yukarı âlemlere ulaşıp, gayr-ı maddî varlıkların bile üze­rinde bir mevkî edinmesin­de birer kutlu vasıta olma derece ve şerefini kazanacaklardır.