Sızıntı Arşivi

Şubat 1991 · s. 34 · 5 dakikalık okuma

İlim Damlaları

Sızıntı · Fen Ve Teknoloji Dünyasından

böcekler ve bitkiler Arasındaki Ortaklık

N. Rundschau dan: M. Mertek-Y. Akdeniz

Biyologlar, bazı bitkilerin yapraklarının alt kısmındaki damar ağlarında bulunan küçük odacıkların sırrını yüz yıldan beri anlayamamışlar­dı. Yapılan bir araştırmayla. Yaratıcının sonsuz merhamet ve kudretini gösteren bu sır da aydınlığa kavuştu. Bu küçük odacıklar, Avustralya’nın tropik ve mutedil bölgelerin­de yetişen bir çok ağaç şek­lindeki çiçekli bitkilerde, ağaçlarda, çalılarda ve sarıl­gan bitkilerde bulunuyor.

Ayrıca bu odacıkların, 42 milyon yıllık bitki fosillerin­de de görülmesi dikkate şa­yandır,

Buna benzer odacıkların, yaban arıları, arı ve küçük kertenkeleler tarafından mes­ken olarak kullanıldığı önce­den beri biliniyor. Hatta kü­çük kurtlar tarafından kullanıldığı tezi 19. yüzyılda ortaya atılmıştı. Fakat o za­manlar ispat edilemediğin­den bu tez reddedilmişti.

Avustralyalı ve Ameri­kalılardan oluşan bir araştır­ma ekibi, yaptıkları araştırma­lar neticesinde bu tezi doğruladılar.

Avustralya’da yetişen birçok bitkinin “odacık”larını inceleyen araştırmacılar, bu odacıkların içinde değişik ge­lişme safhalarında küçük kurtlar bularak, bunların bu­rada gelişip çoğaldıklarını is­pat ettiler.

Bu küçük odacıklarda yaşayan kurtların yiyecekleri ise, bitki üzerindeki mantarlar, böcekler ve diğer bitki yiyen küçük kurtlardan oluşuyor. Soy olarak çok eski bir eklem bacaklılar grubundan olan kurtların, bitkilerin gelişmesin­de önemli sellektif bir rol oynadığı düşünülüyor.

Elde edilen bu netice­ler, Kudret-i Sonsuz tarafın­dan bitkilerdeki küçük oda­cıkların zayıf kurtlar için harika bir mesken olarak ya­ratıldığını ve böylece bitki ve kurtlar arasındaki sembiyotik ilişkileri ortaya koydu. Bunu aynı zamanda Orta Amerika’daki akasya ve karıncalar arasındaki enteresan bir or­tak yaşamayla da kıyaslaya­biliriz.

İyi araştırılmış bir misâl de, manda boynuz akasya­ları ile üzerinde yaşayan dü­ğüm karıncaları arasındaki sembiyoz. Bu ikisi ortak yaşa­mada, tek başlarına yaşadık­larında görülmeyen özellikler gösteriyor; Akasyalar bütün yıl boyunca yapraklarını dök­müyor, zararlı böceklerden korunmak için yapraklarında acı madde üretmiyorlar, Bu­na karşılık ise, aşırı şekilde bü­yüyen bal guddeleri akasya­ları koruyan karıncaların şeker ihtiyacını karşılıyor. Ka­rıncaların yiyecek ihtiyacını tüylü akasya yapraklarının uç kısımlarında bulunan yağ ve proteince zengin küçük maddeler gideriyor. Yarı yap­raklar da içinde karıncaların yıllarca yaşayabileceği yu­muşak ilikli büyük dikenlerle çevrili.

BUZ DENİZİNDE HAYAT

National Geographic Nîsan/90’dan Terc: Yavuz Efe

Buzlar ülkesi olan Antarktika kıtasında canlılar 20–30 milyon yıldan beri hayatlarını devam ettirecek şekilde en uygun fizyolojik hususiyetlerle teçhiz edilerek yaratılmışlardır.

‘Trematomus” (altta) ismindeki bu balığın vücudunda bulunan kimyevi maddeler “antifriz” görevi görerek balığın kanının ve hücre­lerinin donup kalmasını önlemektedir.

Güzelliğiyle göz kamaştıran “Dispulmaris” (üst sağda) akıntı içindeki oksijen ve yiyecekleri en mükemmel şe­kilde süzebilecek ince sanatlı ve ağız ve yardımcı uzuvlarla dona­tılmıştır.

Buz algları (üst solda) diğer organizmaların aralarında kolo­niler oluşturarak barınırlar. Yer­yüzündeki bütün vasatlarda en uygun canlıların en uygun organ­larla donatılarak yaşatılması bu­zullardan çöllere kadar ilmi ve kudreti yeten bi­risini göstermez mi?

ÖRÜMCEKTEN İLAÇ

Science Digest’den Mehmet Avnî

İlmi ve teknolojik gelişme­ler arttıkça, canlılardaki harika sanatların inceliklerini müşahede etmek kolaylaşmakta ve varlıkla­rın mükemmel bir ahenk ve sis­tem içerisinde olduğu, yapılan bir incelemede küçük ve bir kıs­mı da zehirli olan bu hayvancık­ların bazı hastalıklar için ümit ka­pısı olabileceği anlaşılmıştır.

Bazı örümceklerin zehirleri hafifletilerek sara, felç ve erken bunama gibi sinir hastalıklarının tedavisinde kullanılabileceği gös­terilmiştir. Bu hastalıkların orta­ya çıkış sebeplerinden biri de nörotransmitter denen sinir uyarısını nakletmede rol oyna­yan kimyevi maddelerin fazla miktarda sentezlenerek ciddi si­nir arazlarına yol açmasıdır. Araştırmalar bazı örümcek zehir­lerinin bu sinirler arasında uyarı­yı nakleden maddeleri bloke ede­bilecek unsurlar taşıdığını göstermektedir.

Milli sağlık enstitüsü kara­rıyla Massachusetts’de zehirlerin tiplerinin sınıflanması ve kullanıl­ması gayesiyle araştırma grubu kurulmuştur. Bu araştırma grubu ilaç olarak kullanılabilen zehirle­rin sunî olarak laboratuar çalış­maları neticesinde elde edilmesi­nin yolunu aramaktadırlar.

Hergün yapılan ilmî çalış­malar, ölüm hariç her hastalığın çaresinin bulunabileceğini ve hiç­bir şeyin gereksiz ve başıboş ya­ratılmadığı hakikatini bir defa da­ha gözler önüne sermektedir.

Bilgisayarlar verilen emirleri takip edip sırasıyla yerine getirmek için imâl edilmişlerdir. Onların mer­kezi işlemcisi daha önce verilmiş emirlere göre basit hesapları birbiri ardınca ifâ eder. Makinaların yaptı­ğı bütün iş verilen bu emirler dizisi­ni takip etmekten ibarettir.

Fakat verilen bir emrin alt basamaklarını üretebilen makinalar ortaya çıkmaya başladı. Meselâ, nöral ağlar bazı tip problemleri çok hızlı çözebilen ve birçok işe adapte olabilen makinalardır. Bunun sırrı bu tip bilgisayarların insan beyninin çalışmasını taklit etmesidir. Her yö­nüyle bir yaradılış mucizesi olan in­san vücudunun en önemli organla­rından biri olan beyin birçok araştırmacıya ilham kaynağı ol­maktadır. Beynin bazı çalışma prensiplerini taklit eden nöral ağla­rın daha önceleri tanıtılan modelleri algılaması, iki şey arasında müna­sebet kurması ve hatta aynı hatala­rı tekrar yapmaması temin edilebi­lir. Bazı zor görevleri yerine getirebilmek için bu gibi hususiyet­ler çok önemli rol oynarlar. Meselâ çantadaki peynir tekerleğini bom­badan ayırd edebilmek gibi.

New York’taki bir hava lima­nında bir nöral ağlı bomba dedektörü bavulların içinde gizlenmiş olan patlayıcıları tesbit için kullanıl­maktadır.

Yapılan işlemin adı ‘temel nötron analizi”dir. Bir valiz ve için­dekiler, düşük enerjili nötron ışını­na maruz bırakıldığında nötronları absorbe eder ve gama ışınları ya­yarlar. Değişik elementlerin atom­ları değişik enerji seviyelerinde iken gama ışınları yaymaya başla­dığı için her element kesin olarak tanımlanabilir. Hemen hemen bü­tün patlayıcıların ana yapımaddesini teşkil eden azotun yaymış oldu­ğu gama ışınları patlayıcıyı bulmak için yeterli olmaktadır.

Fakat maalesef azot bazı or­ganik maddeler de dahil olmak üzere bir çok başka şeyin de ana yapı maddesidir. Bir parça plastiği yün bir paltodan ayırt etmek için birçok farklı elementten oluşan kompleks modeller bulmak gerekmekte­dir. Birisi veya bir âlet bu modeller­le bavulların her tarafını çok dikkatli bir şekilde didik didik aramalıdır. Nöral ağın programcılarından Patrick Shea, bu işi yapan insanların en büyük problemi ‘‘yavaşlık” diyor. Tipik bir görevli bir saat içinde en fazla on bavulu tümüyle tetkik edebilmektedir.

İlk denemelerde, geliştirilen âlet insandan altmış defa daha hız­lı idi. Fakat hâlâ büyük bir mesele vardı. Cihaz çok fazla hassas oldu­ğu için yanlış alarmlar verdi. Yüz bavulda 4 yanlış alarm veren cihaz saatte 600 bavul tetkik edilen bir kontrol noktası için pek uygun sa­yılmazdı.

Shea ve meslektaşları yeni bir metod ile insan beynine daha çok benzeyen bir bilgisiyar kullan­maya karar verdiler. İnsan beynin­de merkezi işlemci yoktur. Beyinde­ki binlerce nöronlardan herbirisi binlerce başka nörona sinaps deni­len bağlantı noktalarıyla bağlanmış­tır. Beyin, karmaşık vazifeleri, o va­zifeyi parçalara ayırıp değişik nöronlara tedrici olarak paylaştıra­rak yerine getirir. Beyinde bu pay­laşmanın nasıl gerçekleştiği hâlâ bi­linmemektedir. Fakat bu işlem belli seviyede taklid edebilmektedir. Shea için problem, nöral ağın ga­ma ışınlarını doğru olarak okuyabi­lecek bir şekilde eğitilmesiydi. Bu­rada anahtar faktör sinaps denilen bağlantı noktalarının programlanmasıdır. Nöral-ağ ilk bavulda rastgele bir cevap verdi. Fakat her de­nemeden sonra programcılar doğru cevaba yol açan bağlantıları kuv­vetlendirdiler ve yanlış cevaba yol açanları zayıflattılar. Nihayet makina kendini göstermeye başladı. 2500 denemeden sonra Shea’nın nöral ağı test bombalarını 100 ba­vulda 2 yanlış alarmla buluyordu.

Shea bile makinasının vazi­fesini nasıl yaptığını tam olarak bi­lemiyor ve şöyle diyordu: “Bizimkisi gibi karmaşık bir ağda. hiç kimse her bir hücrenin tam olarak ne va­zife yaptığını bilemez.” Aynen in­sandaki orijinalinde olduğu gibi.