Şubat 1991 · s. 38 · 9 dakikalık okuma
Doğu ve Güneydoğu Hadiselerinin Gerçek Reçetesi-2
Ahmet Akgündüz · Doç. Dr. · İnceleme

III. ŞARK MESELESİNİN TARİHİ ESASLARİ
Tarih, hataların düzeltilmesi ve düzeltilmediği takdirde yaşanan benzeri olayların tekerrür edeceğinin bilinmesi açısından seyredilip ibret alınması gereken mühim bir levhadır. Biz de bu tabloda, doğuda yaşanan olayları seyredelim ve zamanın şeridine takılan bir kısım hâdiseleri tarih sahnesinden aktararak beraber izleyelim. Acaba Doğu ve Güneydoğu’da, Osmanlı Devleti’nin hâkimiyeti altında kaldığı 350 yıllık devrede, herhangi bir huzursuzluk ve anarşi olmuş mudur? Olmuşsa sebebi nedir? Olmamışsa, asırlarca bu bölgeleri Osmanlı Devleti’ne sadakatle bağlayan unsurlar nelerdir? Yavuz Sultan Selim, kendi devrindeki şarklıları nasıl ikaz etmiştir ki, o ikazın sonucunda 350 sene itirazsız Osmanlı Devleti’ne tâbi’ olmuşlardır? Bu soruların cevabını arşiv vesikalarından beraber okuyalım:
1. Çaldıran Zaferi ve Getirdikleri
Osmanlı Devleti’nin Doğu Anadolu ile alâkası. XV. yüzyıla kadar uzanır. Ancak bölgenin Osmanlı Devleti’ne ilhakı veya daha doğru bir tabirle iltihakı, 1514’de kazanılan Çaldıran Zaferinden sonradır. Bilindiği gibi, Şah İsmail, İran’da kısa bir zamanda Safevî Devletini kurmuş ve Doğu’da hem Osmanlı Devleti için ve hem de âlem-i İslâm’ın birlik ve beraberliği için, hem siyasî ve hem de dinî açıdan tehlike arzeder hale gelmişti. Şehzade Selim, bu iki yönlü tehlikeyi henüz Trabzon Sancakbeyi iken farketmiş ve babasını İstanbul’da ikaz dahi eylemişti. Fakat, II. Bâyezid, tedbir alamamanın yanında, Şi’îlerin tahrikiyle çıkarılan Şahkulu isyanını da önleyememişti. Anadolu’yu şi’îleştirme hedefini güden ve gün geçtikçe bu hedefine doğru ilerleyen Şah İsmail, bir türlü durdurulamıyordu. Nihayet Yavuz Sultan Selim Padişah olunca, şuurlu âlim İbn-i Kemal’in de yerinde ikazlarıyla, hem İslâm-birliğini bozan ve hem de Doğu’daki sünnî Kürt ve Türkmen aşiretlerini rahatsız eden Safevî tehlikesini bertaraf etmeye azmetti. Allah’ın yardımıyla 1514 tarihinde kazanılan Çaldıran Zaferi ile Şah İsmail’in Anadolu üzerindeki siyasî ve dinî emellerine son verildi. Bu mühim zaferin kazanılmasında tamamen sünnî olan ve gazada Yavuz Selimin yanında yer alan sünnî Kürt ve Türkmen aşiret beylerinin de büyük rolü vardı. Anadolu’nun doğu cephesinin emniyete alınması ve buradaki müslümanların huzura kavuşturulması için, başta “şarkın kapısı” demek olan Diyarbakır olmak üzere, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun ve hatta Musul ve Kerkük civarının da Osmanlı Devleti’ne katılması gerekiyordu. Bu iş nasıl yapılmalıydı? Kılıçla ve savaş yoluyla mümkün değildi. Zira bunlar da hem müslüman ve hem de ehl-i sünnet vel-cemaat idiler. Bununla beraber, bu bölgenin kendi başına kalması, hem mahallî halkın güvenliği açısından tehlikeli ve hem de Osmanlı Devletinin de müslüman bir ülke olması; İslâm’ın kahramanca müdafaasını yapan böyle bir devlete itaat etmenin siyasî ve hukukî açıdan bir farklılık meydana getirmeyeceği ve hem de İslâm birliğinin teşekkülü gibi gayelerle münferiden hareket etmek lüzumsuzdu. İşte bu hakikati idrâk eden Kürt ve Türkmen Beyleri, istimâlet ile yani kendi meyil ve arzuları ile, Osmanlı Devleti’ne itaat etmenin zaruretini anlamışlardır. Büyük âlim İdris-ı Bitlisi tarafından Padişah’a yapılan telkinler neticesinde, Doğu ve Güneydoğu bölgesinin tamamı, bir iki ay içinde Osmanlı Devleti’ne iltihâk etmişti (1).
Osmanlı Devleti’nin değişmeyen siyasetinin kaynağı ve dayanan hukukî temeli, İslâmiyetin getirdiği şer’î hükümlerdi. Osmanlı Devleti, Kur’ân, Sünnet, İcma’ ve Kıyas yoluyla vaz’edilen şer’î hükümler yanında, İslâm hukukunun müsaade ettiği ölçüde her mahallin örf ve âdetlerine de hürmet gösteriyordu. Bu sebeple, Osmanlı Devleti’ne tâbi’ olan bir müslüman beylik, dâhilde ve hâriçte, farklı bir sistemle karşılaşmıyordu. Meselâ, Doğudaki Kürt ve Türkmen Aşiretleri, Osmanlı devletine iltihâk etmekle bir şey kaybetmemişlerdi: belki kazanmışlardı, işte Osmanlı’ya bağlılığın sırrı burada yatıyordu. Daha önce de izah ettiğimiz gibi, Osmanlı Devleti sahip olduğu topraklar üzerinde, ırka ve maddî sömürüye dayanan bir ayırıma gitmiyordu. Zira topraklarının dahilinde bulunan her yer dar’ül-İslâm sayılıyor ve bütün müslüman ahali de bu ülkenin aslî vatandaşı kabul ediliyordu. Zaten Osmanlı’yı Avrupa’dan ayıran en önemli hususiyet de buydu. Osmanlı topraklarında yaşayan insanların arasında düşünülebilecek en önemli farklılıklar, bazı örf ve âdetlere münhasırdı. Rengi ve şekli farklı olsa da, bütün müslüman Osmanlı ahâlisi, yemede, içmede ve hatta giymede dahi aynı dinin esaslarına tâbi’ oldukları için, aralarında ihtilafa sebeb olacak ciddî bir şey mevcut değildi. Meselâ, müslüman Türklerle Kürtler arasında mevcut olan bazı ufak ve önemsiz farklılıklar dışında, aralarında dinî, ahlâkî, kültürel ve coğrafî çok büyük a’zamî müşterekler vardı. Bu sebeple de, Doğu Anadolu’nun siyasî, dinî, kültürel ve idarî bütünlüğünü bozmak ve parçalamak maksadıyla içerde ve dışarıda yapılan zararlı faaliyetlerin, bölge halkı arasında müessir olması çok zordu (2).
2- Kürt ve Türkmen Beyleri Teker Teker Osmanlı’ya İtaat Ediyor
İşte bu müşterek bağları çok iyi idrâk eden mahallî aşiretler, huzuru Osmanlı Devleti’ne iltihâk etmekte bulmuştu. Bunda Yavuz gibi;
İhtilâf u tefrika endişesi,
Kûşe-i kabrimde dahi bîkarar eyler beni;
İttihadken savlet-i a’dâyı defa çaremiz,
İttihad etmezse millet, dâğıdâr eyler beni... diye haykıran şuurlu Osmanlı Padişahlarının da payı büyüktü. İsterseniz geliniz, şarkın kısa zamanda Osmanlı Devleti’ne iltihâklarının belgelerini beraber okuyalım.
Çaldıran Zaferini takib eden 1517 yılında, Yavuz Sultan Selim, kendisine Doğu Anadolu’nun fethedilmesini tavsiye eden meşhur âlim ve tarihçi İdris-i Bitlisî’ye, Doğu ve Güneydoğu bölgelerinin Osmanlı Devleti’ne ilhakı için vazife yeriyordu. Böylesine ehemmiyetli bir zamanda İslâm birliğinin zaruretine inanan başta Bitlis Hâkimi Şerefüddin Bey, Hizan Meliki Emir Davud, Hısn-ı Keyfâ Emiri Eyyubîlerden II. Halil, İmâdiye Hâkimi Sultan Hüseyin olmak üzere 25-30 tane Kürt beyi (ümerây-ı ekrâd), Osmanlı Devleti’ne itaat arzularını padişaha iletmişlerdi. Şah İsmail’in Diyarbekır muhasarası için gönderdiği orduyu on bin kişilik İdris-i Bitlisi kumandasındaki gönüllü birliklerle hezimete uğratan aynı Beyler, bu hâdiseden önce Şi’îlerin Diyarbekir’i muhasara altına almaları üzerine Yavuz Sultan Selim’e şu tarihî arîzayı (istirhamnâme), talep etmek ve Osmanlı Devleti’ne itaat etmeden huzur bulamayacaklarını ifade etmek gayesiyle göndermişlerdi:
KÜRT BEYLERİNİN (ÜMERÂ-İ EKRÂD) YAVUZ’A GÖNDERDİĞİ ARİZA
Molla İdris vasıtasıyla gönderilen bu arîzanın suretini, “Koca Müverrihin Bedâyi’” adlı eserindeki şekliyle aynen naklediyoruz:
A) Önce sadeleştirilmiş özet metni verelim:
KÜRT BEYLERİNİN SULTAN SELİM’E GÖNDERDİKLERİ ARÎZA
“Cân’ü gönülden İslâm Sultanına biat eyledik. İlhâdları zahir olan Kızılbaşlardan teberri eyledik. Kızılbaşların neşrettiği dalalet ve bid’atleri kaldırdık ve ehl-i sünnet mezhebi ile Şafi’î mezhebini icra eyledik. İslâm Sultanının nâmı ile şeref bulduk ve hutbelerde dört halifenin ismini yâda başladık. Duyduk ki, Padişah, Zülkadriye Eyaletine gitmiş; bunun üzerine biz de Mevlana İdris-i Bitlisî’yi makamınıza gönderdik.Hepimizin arzusu şudur ki;
Bu muhlis ve size itaat eden bendelere yardım edesiniz. Bizim beldelerimiz Kızılbaşlar diyarına yakındır, komşudur ve hatta karışıktır. Nice yıllar bu mülhidler, bizim evlerimizi yıkmışlar ve bizimle savaşmışlardır. Sadece İslâm Sultanına muhabbet üzere olduğumuz için, bu inancı saf insanları o zâlimlerin zulümlerinden kurtarmayı merhametinizden bekliyoruz. Sizin inayetleriniz olmazsa, biz kendi başımıza müstakil olarak bunlara karşı çıkamayız. Zira Kürtler, ayrı ayrı kabile ve aşiret tarzında yaşamaktadırlar. Sadece Allah’ı bir bilip Muhammed ümmeti olduğumuzda ittifak halindeyiz, Diğer hususlarda birbirimize uymamız mümkün değildir. Sünnetullah böyle carî olmuşdur. Ancak ümitvarız ki, Padişah’dan yardım olursa, Arap ve Acem Irak’ı ile Azerbaycan’dan o zâlimlerin elleri kesilir. Bilhassa Diyarbekir ki, İran memleketlerinin fethinin kilidi ve Bayındırhân sultanlarının payitahtıdır. Bir yıldır, Kızılbaş askerlerinin işgali altındadır ve 50.000’den fazla insan öldürmüşlerdir. Eğer padişahın yardımı bu müslümanlara yetişirse, hem uhrevî sevap ve hem de dünyevî faydalar elde edileceği muhakkakdır ve bütün müslümanlar da bundan yararlanacaktır.
Baki ferman yüce dergâhındır.”
B) Şimdi de asıl metni zikredelim:
ARZ-IHÂL-İ ÜMERÂ-İ EKRÂD
“Can ü gönülden Sultân-ı İslâm’a bî’at eyledik ve Kızılbaş-ı zâhir’ül-ilhaddan teberrî eyledik. Memâlik-i Kürdistan ki, bir aylık yola karîb memleketlerdir, bid’at ve dalâlet-i Kızılbaşı kaldırıb gerü âyîn-i sünnet-i cemâ’at ve mezheb-i Şafi’îyi icra eyledik... Sultan-ı İslâm ile müşerref edüb hutbede çihar-ı yâr-ı izamı yâd edüb kudûm-ı hümâyûna intizâr üzere idük ki, ...ü leşker zafer-şi’âr olub meyân-ı meydan-ı cihâdda sa’y ü içti-hâd göstere idik. Çünki Sultân-ı İslâm’ın Alâüd-devle memleketine avdetleri memû’ımız oldu; müttefik’ül-kelâm olub dâ’î-i devletleri olan Mevlânâ İdris’i rikâb-ı kâmyâblarına gönderdük. Cümlemizin matlûbı budur ki;
Bu muhlis bendelere takviyet ve imdad buyuralar. Zira ki, bizim mesâkin ve bilâdımızın bilâd-ı Kızılbaşa kurb-i civarı vardır; belki muhtelittir. Nice yıllardır ki. bu mülhidler, şimşir-i sitem ile bünyâdımız kazmışdır. On dört sene bizimle azîm cenk ü cidal ederler. Mücerred Sultân-ı İslâm’a muhabbet üzere olduğumuz içün eğer bu tâife-i pâk-i’tikadı ol zâlimlerin cevr ü sitemlerinden halâs-ı inayetleri olmazsa, kendümüz istiklâl üzere ol kavme mukavemete takat edemeyüz. Zira ki, Ekrâd-ı mülûk tavâif ve akvam ve aşâir-i muhtelifâtdır. Allah Te’âlâ’yı bir bilüb Muhammed ümmeti olduğumuzda müttefikleriz. Şâir husûsda birbirlerimize mütâba’at mümkün değildir. Sünnetullâh böyle carî olmuşdur. Lakin ümidvarız ki, Hüdâvendigâr’dan imdâd olursa, Bilâd-ı Irak-ı Arab ve acem ve Azerbeycan’dan ol sitemkârların elleri kesilüb intizâ’ oluna. Hususan Amid-i Mahrûse ki, kilid-i fütûh-ı Memâlik-i İran ve pay-ı taht-ı Selâtîn-i Bayındırhânî’dir, şimdi bir yıldır ki, ol şehrin ahalisi Sultân-ı İslâm’ın merhameti ümidiyle mahsûr-ı leşker-i Kızılbaşdır ve elli binden mütecaviz nüfûs anda helak olmuşdur. Eğer bu sene de Sultânın nazarı bizim hâlimize olub bu mesûbât-ı Kürî beylerinin Sultan Selim’e gönderdikleri arîza uhrevî ile envâ’-ı fütuhat ve fevâid-i dünyeviyyeye müsta’kib ve müstetbi’ olacaklardır ve cemâhîr-i mü’minân andan müstefîd ve müntefi’ olacaklardır.
Bakî ferman Dergâh-ı Mu’allânındır”(3).
Bu mektûb üzerine Konya Beylerbeyi Hüsrev paşa kumandasında ve İdris-i Bitlisî’nin manevî yardımlarıyla toplanan on bin kişilik gönüllüler ordusu Şah İsmail’in Diyarbekir’i muhasara altına alan ordularını tarumar eylemiştir. Bu mektûbda, bizzat Kürt Beylerbeyi. Kürt aşiretlerinin sosyal yapısına da çok dikkat çekici bir üslupla işaret etmişlerdir. “Ekrâd, muhtelif aşiret ve kabileler halinde yaşarlar. Sadece Allah’ı bir bilip Muhammed ümmeti olduklarında ittifak ederler.
Diğer hususlarda birbirlerine uymazlar. Allah’ın kanunu böyle câri olmuşdur” şeklindeki ifade, asırlar sonra XX. yüzyılda Bediüzzaman tarafından özetle şöyle tekrar edilmektedir: (1910’larda Osmanlı Devletine karşı, isyan etmek isteyen Kürt aşiret reislerine hitaben diyor:) “Altı yüz seneden beri tevhid bayrağını umum âleme karşı yücelten ve millî âdetlerini terkederek ihtiyarlanan bizim şanlı Türk pederlerimize, kuvvet ve cesaretimizi hediye edelim. Ona bedel, onların akıl ve marifetlerinden istifade edeceğiz ve asaletimizi de göstereceğiz. Elhâsıl, Türkler bizim aklımız, biz onların kuvveti; hep beraber bir iyi insan oluruz. Dik başlılık ve kendi başına hareket yapmayacağız. Bu azmimizle başka milletlere ibret dersi vereceğiz. İyi evlâd böyle olur... ittifakta kuvvet var, iîtihadda hayat var, uhuvvette saadet var, hükümete itaatte selâmet var. İttihadın sağlam ipine ve muhabbet şeridine sarılmak zaruridir” (4).
İDRİS-İ BİTLİSÎ’NİN YAVUZ’A GÖNDERDİĞİ İTAAT VE TESLİMİYET MEKTUBU
Diyarbekir’in Şi’îlerin elinden alınmasından sonra Kürt Beyleri arasındaki gayretlerini sürdüren büyük âlim İdris-i Bitlisî, bu faaliyetlerinin neticesinde kısa zamanda Doğu ve Güneydoğu’daki Kürt ve Türkmen Beylerinin Osmanlı Devleti’ne itaatlerini temin eylemiştir. Şimdi İdris-i Bitlis! tarafından Farsça olarak kaleme alınan bu istimâletnâme, yani kendi arzu ve istekleriyle Osmanlı’ya tâbi olma belgesinin Türkçe özetini beraber dinleyelim:
“Mülk ve dinin maslahatlarının nizama girmesi, metin Sultanların tedbir ve tedvirine bağlıdır. Şark ve garbda adaletin tesisi, Acem ve Arapların mazlumlarının matlub ve meramlarının te’mini, İslâm Padişahının adaletine vabestedir. Diyarbekir mukimlerinden bu muhüs bendeleri arzeder ki;
Bilâd-ı Ekrâd denilen Diyarbekir ve civarındaki mazlum Müslümanlar, Devlet-i âliyyenizin hizmetine taliptirler ve devlet ile din düşmanlarının şerlerinden sizin yardım ve merhametlerinizle maun olmak ümidindedirler. Sizin Dâr’ül-Hilâfe yani İstanbul’a azimet haberiniz duyulduktan sonra buradaki bir kısım muhlis bendeler, Beylerbeyiniz Bıyıklı Mehmed Paşa’ya arz-ı itaat etmişlerdir. Hem mezkûr Beylerbeyi ve hem de bu hakir vasıtasıyla size bazı mâruzâtlarını arzetmek istemektedirler.
Ba’zı însî şeytanların müdahalesiyle Kürt ve Türkmen kabile ve aşiretleri, başlangıçta bir kısım ihtilâf ve ihtilallere ma’ruz kalmışlardır. Ancak Allah’ın lutf u inâyetiyle bu menfilikler bertaraf edilmiştir. Ancak düşman durmamakta ve Kürt Beylerini isyana teşvik etmektedir. Bilâd-ı Ekrâd’in Osmanlı Beylerini isyana teşvik etmektedir. Bilâd-ı Ekrâd’in Osmanlı Devleti’ne iltihâkı, İstanbul’un fethi zaferini tamamlayacak derecede ehemmiyetlidir. Zira bu bölgenin ilhâkıyla, bir tarafdan Irak yani Bağdat ve Basra’nın yolları, diğer tarafdan Azerbaycan yollan ve bir diğer tarafdan da Haleb ve Şam yollan açılmış olacaktır.
Allah’ın yardımı pek yakındır.
Bende-i Ahkâr ve Çaker-ı’’Efkâr idris” (5).
Kaynaklar
1) Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Tarihi, II/273 vd.; Kodaman. Bayram, Sultan II. Abdülhamid Devri Doğu Anadolu Politikası, Ank. 1987, sh. 10 vd
2) Bayram, 8 vd.
3) Koca Müverrih,Bedâyî c. II. Vrk. 452/a-b.
4) Nutuk (Osm.), sh. 20.
5) Topkapı Sarayı Arşivi, E. 1019.