Mart 1991 · s. 56 · 11 dakikalık okuma
Tarihi Şuura Doğru
![]()
İnsan düşünce dünyasına göre şekillenen bir varlıktır. O nasıl düşünüyorsa, kabiliyeti ölçüsünde öyle olmaya namzettir. Belli bir düşünceye göre eşya ve hâdiselere bakışı devam ettiği sürece, karakter ve ruhi yapısı itibariyle yavaş yavaş giderek o düşünce çizgisinde bir hüviyet kazanır (1). Bu görüşten hareketle asrımızın başında tulü etmiş büyük mütefekkirin beyanı içinde “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayattan lezzet alır” (2) düsturuyla hayata bakmak geçmişi değerlendirmek ve geleceğe yön vermek, istikbâle sağlam yürümenin birinci vasfı olmalıdır.
Geçmişten iyi bir ders almak ve geleceği o dersin ışığı altında yönlendirmek, geçmişi çok iyi kriterlerle (değer yargılarıyla) değerlendirmeye bağlıdır. Bu zaviyeden tarihe, sadece ne bir olaylar yığını ne de geçmiş zamanda vukua gelmiş olayların bir hikayesi olarak değil, devletlerin yükselmesinin ve sukutunun sebeplerini anlamak için öğrenilmesi gereken bir ilim olarak bakmak mülzem bir hakikattir.
Tarih, “insan topluluklarının geçmiş zamanlardaki siyasi olaylarını, kültür ve medeniyet alanında yaptıkları ilerlemeleri, zaman ve yer göstererek ve doğru olarak anlatıp öğreten bir ilim” olarak (3) karşımıza çıkar. İbn Haldun tarihin taşıdığı bu mânâ için değerlendirme ve tasnif yaparak “Tarihin içinde saklanan mânâ ise, incelemek, düşünmek, araştırmak ve varlığın (kâinatın) sebep ve illetlerini dikkatle anlamak ve hâdiselerin vuku ve cereyanlarının sebep ve tertibini İnceleyip bilmekten ibarettir. İşte bundan dolayı tarih şereflidir ve hikmet içine dalmıştır” (4) der. Tarihe değişik anlatımlarla tarif getirenler de mevcuttur. Yahya Kemâl, geçmiş ve geleceği hilâlin iki ucu gibi bir araya getirerek ''Kökü mazide olan âti”yiz der. Yani bununla getirdiği mânâ şudur ki; “hayat seli organik bir bütündür. Mazi kısmen de olsa şimdiyi belirler, şimdi ise hem geleceğe yön verir, hem de orada tahakkuk edecek olan gaye ve ideallerle şekil kazanır. Hayat çizilmiş bir hat değil (böyle kabul edildiği zaman cebri determinizmin ağına düşülmüş olur) çizilmekte olan bir hattır” (5) der.
Tarihin konusu “Hilkatin canlı kisvesini kimin, nasıl büründüğünü bildiren bir ilim olduğu gibi” (6), “gelip geçmiş kavimlerin hallerini, Allah (cc) elçilerinin kılık, hal ve hareketlerini, hükümdarların ve idare ettikleri devletlerin durumunu ve takip etmiş oldukları stratejiyle de öğreten ilim dalıdır” (7). Tarih başta da zikredildiği veçhile, “insan topluluklarının geçmiş zamanlardaki kültür ve medeniyet alanında yaptıkları ilerlemeleri konu edindiğine göre, insanlık tarihinin seyrini değiştiren büyük inkılâpcı şahsiyetler olan peygamberlerden de bahsetmesi kaçınılmaz olmalıdır. Bu büyük inkılâpcı şahsiyetlerden bahsetmemesi kendi tarifine zıt, bir netice ortaya koyar”ki, (8) bu da, “İnsan düşünce dünyasında şekillenen bir varlıktır” (9) tezini teyid eder.
Bu zaviyeden her insan inandığı şekilde tarihe bakar. Millete sosyolojik bir tarifle bakanlar tarihe “tarih milletler mücadelesi” (ırklar mücadelesi)'dir, derken, millete iman nazarıyla tarif getirip ona yükledikleri “millet bir imân etrafında toplanan insanlar topluluğudur” manâsıyla tarihi değerlendirdiklerinde Ona “Tarih imân küfür mücadelesidir” diye isimlendirirler. Herşeyi madde plânında değerlendirmeye tâbi tutan ve hiç bir metafizik hâdiseyi kabul etmeyen maddeciler ise “beser tarihi ve insanlığın tekamülü sırf maddenin ve maddî teknik imkânların değişmesiyle değişir” (10) hükmünü verirken bu teze göre hareket etmişlerdir. Yine buradan hareketle “tarihi maddecilik” adını taktıkları bu tezlerine ilâveten “beşer tarihini dolduran terakki ve tekamülü tamamıyla iktisadi hayat şartlarına ve yeme, yaşama tarzlarına irca etmesi itibariyle “tarihin iktisadi görüşle izahı” nazariyesi diyerek sadece iktisadın (ekonomi) İnsan meselelerine çözüm getireceğini savunmuşlardır.” “Halbuki insanlığı sırf maddî şartlar, iktisadi ve teknik imkân ve istihalelerle izah etmek İsteyen; dinî müessese ve kanaatleri bile bu şart ve istihalelerin birer neticesi gören tarihî maddeciler bu görüşlerinde yanılmaktadırlar. Tarihe ve cemiyete sırf maddî cepheden bakmak, insan denilen muammanın bin bir çeşit esrarından yalnız birini görüp diğerlerine göz yumaktır. İnsan adale ve iskeletten ibaret bir robot değildir. Hatta insan, yalnız maddî ihtiyaç duyan ve sırf onun tatmini için hareket eden, yiyip içtikten sonra, hayvanlar gibi yatıp uyuyan bir mahluk da değildir. İnsan akla ve şuura sahip ve geleceği üzerinde düşünebilen bir varlıktır. İnsan nereden gelip nereye gittiğini ve hayat yolunun nasıl bir müntehaya ilettiğini vicdanıyla baş başa kaldığı zaman, kendi kendine sorup cevap aramaktadır. Bu hakikati nasıl bulacaktır? Bu ancak bir şeyde, fevkal beşer (supra humain) bir hakikate inanıp bağlanmada bulunabilir. Bu hakikati ise ancak din verir ve öğretir. Binaenaleyh din, muayyen maddî hayat şartlarının bir mu'tası değil, bilakis, insan yaradılışının maddiyata ircaı kabil olmayan, üstün bir ihtiyacın ifadesidir” (11). Görülüyor ki, insan düşünce dünyasına göre şekillenmektedir. Pekala insanlık tarihi hakkında doğru bir bilgiye ulaşmak için ne yapılmalıdır? “İnsan, bilgilerini haber, duyu organları ve akıl yürütme (istidlal) ile elde ettiğine göre” (12) karşımıza çıkan bütün görüşleri değerlendirmek mecburiyetindeyiz.
Bu görüşleri iki temel noktada toplamak mümkündür. Birincisi; Vahyin ısıtıcı tayfları altında şekillenen ve kısaca “tarih, fânide beka arama cehd ve gayretinin adıdır. O, ilk insanı imanla son insana rabteden bir vuslat bağıdır” (13) diye tarif edeceğimiz görüş, ikincisi ise; bilimciliği (scientisme) esas alan ve “vahyin ısıtıcı tayflarına gözünü kapatan insanların kaleme aldığı haberlerdir” (14). Bu hususu tasnif eden İslâm ulemâsı. Hz. Âdem (as)'dan başlayan insanlık tarihini “El Milel ve'n Nihal” temeline göre incelemiştir. Milel vahyin vesayesi altında geleceğe yön verme, Nihal ise, bütün ısıtan hakikatlere rağmen onları görmemezlikten gelerek hakikatleri inkâr eden zihniyetleri esas alır (15). Burada şunu da belirtmekte fayda buluyoruz ki; “Temelde vahye dayanmakla birlikte insanların heveslerine kapılarak tahrif ettikleri İncil, Tevrat ve Zebur'da insanlık tarihi ile ilgili bilgilere rastlamak mümkündür. Bu kitaplarda da insanlık tarihi Hz. Âdem (as) ile başlar, Hâbil ve Kabil olayı ile izah edilir. Ancak daha sonra, birtakım hikâyelerle mesele değişik boyutlara sürüklenir. Bugün yeryüzünde yaşayan hıristiyan ve yahudilerin “evrim teorilerine” inanmaları inançları açısından mümkün değildir. Ancak bütün bu teorilerin, Hıristiyan ve Yahudi kaynaklı olması, muharref olan kitaplarına inanmamalarının bir sonucudur. Esasen Bilimcilik (scientisme) batıda kiliseye karşı mücadele veren bilim adamlarının teşkilatlı mücadelesinden doğmuştur” (16).
Görülüyor ki; tarihi değerlendirme düşünce yapısına göre değişmekte ve insanların değerlendirmelerinde müsbet veya menfi büyük bir rol oynamaktadırlar. İnsan, hayvandan farklı olarak tarihten istifade etmeşini bilen bir canlıdır. Gerçekten de “Vahşetten medeniyete” tırmanabilen ve bunları kendinden sonraki nesillere söz ve yazı ile anlatabilen ve bu suretle güçlenip büyük kültür ve medeniyet hamleleri yapan tek canlı insandır. Bu sebepten insanı, tarihi tecrübesinden mahrum bırakmak, onun gelişimini durdurmak için kâfidir (17). Yine tarih, “yarım ve eksik kalanı mükemmelleştirmek için yapılan meşru bir tecessüstür ki; bütün medeniyetler bu sağlam ve yıkılmaz temel üzerine kurulur ve devam eder. Zaten bu milletin Ömrü de tarih hafızasının kuvvetiyle doğru orantılıdır. Ona göre uzalır veya kısalır” (18).
Diğer bir bakış açısıyla “tarih, bir düzine tekerrürden ibaret gibidir. Hâdiseler o kadar birbirine yakın ve benzer cereyan etmektedir ki; insan yanılıp da hep aynı çizgide, aynı şeylerin cereyan ettiği hükmünü verebilir. Buna rağmen, düşünenlerin sayısı ne kadar az, düşünceler ne kadar kısır ve gönüller hakikatlere karşı ne kadar yabancı.." (19). Bu düşünce ışığı altında “tarihi tecrübeden istifade etmek demek onu tekrarlamak demek olmadığı gibi, “çağdaş olmak” demekte tarihi inkâr etmek değildir. Tarihi tecrübe ondan istifade etmesini bilenlerin “zihni” ve “içtimâi” gelişmelerini engellemez, aksine geliştirir. Kaldı ki, tarihten istifade etmesini bilmek bir şuur işidir'' (20).
İnsanımıza tarih şuuru verebilmek, şüphesiz ki; meseleye bir çözüm getirme açısından en çıkar yol gibi görünüyor. Bu şuuru verebilmek için tarihin meselelerini basit ve sathi olarak ele almamak birinci vasıf olmalıdır. O toplum hayatının yüksek gayeleri uğrunda harcayabileceği bütün temel dinamikleri ele aldığı gibi, bu temel dinamiklerle maddi sahada tezahür eden sebep-sonuç alâkasını bulmaya çalışır. “Tarih şuuru, geçmişi geleceğe bağlayan bir köprü mesabesindedir. Bu köprüyü kurup koruyamayan milletlerin öbür sahilde gidip nereye aborde olacaklarını kestirmek oldukça zordur” (21). Bu açıdan millete tarih şuuru verme iddiasıyla ortaya çıkan tarihçi “sadece hâdise ve vakaların vasfını nakletmekle kalmamalı, aynı zamanda vahyin diriltici tayfları altında ışıklanmış, akıl ve zekâ menşurundan hâdiseleri geçirerek, insanların ruhunda ürpermeyle seviyeli olarak bir ahenk, tatlı bir zemzeme cümbüşü nescedebilen insan olmalıdır” (22). O hâdiseleri öyle bir ahenk içinde anlatmalıdır ki; “maziye ait her söz, her düşünce, her hatıra sırlı bir menşur haline gelerek, geçmişten esip gelen, ruhlarımızı okşayıp geçen her ses ve her izle gözlerimizin önünden bambaşka dünyaların tüllendiğini duyar gibi olalım ve kendimizi cedlerimizin o velveli hayat armonileri içinde bulalım. Bulalım da dünü bugünle, bugünü de yarınla içice hayal edip, ve bu uçsuz bucaksız hazlarla sonsuzluğa kadar kök salıp derinleşelim” (23) ve şuurlu bir halde mazinin ışığıyla müstakbele ümitle bakalım.
Tarihî hâdiseler içinde yapılacak kritiklerde yanılmamak için onu sadece bir yönüyle ele almamalı, bütün temel dinamikleriyle değerlendirmeye tabi tutmalıyız. Bunu tarihi görüşü çerçevesinde ifade eden İbn Haldun: “Tarihçiler, tefsirciler ve rivayet üstadları, naklettikleri haber ve rivayetlerin doğru veya zayıf olduğunu incelemeden yalnız nakil ve rivayete güvenerek aktardıkları, kanun, usul ve benzerleri ile karşılaştırmadıkları Âdetullah'a göre ölçmedikleri, hikmet açısından değerlendirmedikleri, naklettikleri haberler üzerinde dikkatle düşünerek haber verilen hâdise ve olayların vukuunun mümkün olup olmadığına inanarak nakletmedikleri için çok yanılmışlardır. Ve doğru yoldan saparak vehim ve hata çöllerinde yollarını kaybetmişlerdir” (24).
Onun içindir ki; “millete bir takım yüksek hedefler gösterilirken evvela tarihî hatalar düzeltilmeli, yanlış kanaatler milletin sinesinden sökülüp atılmalı, her türlü sahteler, sahtelikler, sahte dost ve sahte dünyalar” (25), sahte tarih anlayışları, insanları “ilkel toplum”, “ilkel komünal toplum” gibi safsatalıklardan kurtarmalı, “din sosyolojisi”, “din psikolojisi” adı altında yayınlanan ve dinî eğitim veren müesseselerde ders kitabı olarak okutulan eserlerle “bilimcilik” bütün çirkinliği ile anlatılmalı, dinlerin ilkel toplumlardaki totemizmden (veya animizm) belirli bir evrim geçirerek “evrensel dinler”e geçildiği safsatası ilmi gerçekler altında çürütülmelidir” (26). “Sonrada onlara kendi düşünce inanç ve dünyalarına seyahat imkânları hazırlanmalıdır ki, bir çukurdan çıkarken diğerine düşmesinler” (27).
Gayelerin vasıta, vasıtaların gaye kabul edildiği, hakikatlerin üzerine sır perdeleri çekilmek istenildiği, karanlık oyunlarla insanlık üzerinde korkunç denemelerin yapıldığı, bir zift karanlığı içinde fikirlerin iğdiş edildiği çağda tarih şuuruna sahip olmayan milletin yaşaması düşünülemez. Çünkü “Zora düşmeden bazı nimetlerin kadrini bilemiyoruz.. İnsanoğlunun fıtratında uyuşma-küllenme istidadı vardır ve imtihanları daha ziyade bunun için rahatlama dönemlerinde kaybederiz: Tâbi nisbî rahatlama, sonra da uydurma sıkıntılar ve kaygılar başlar, fikren ve fiilen hakikatten uzaklaşılır. Bu hâle düşmemenin yegâne çâresi din-tarih şuurunu canlı tutmaktır” (28). Bu şuuru insanlığa aktarmada köprü vazifesi görecek olan tarihçiye çok büyük vazifeler terettüp etmektedir. “Tarihçi, fikir dünyasının bütün ilham beldelerinde dolaşan ve elde ettiği marifetle, hayalden ziyade fikir ve düşüncenin hakim olduğu çapraz bir dünya görüşüne erebilen tecessüs etmiş bir tecrübedir ki, insanlık, yokluğu eksiklik olan böyle zengin bir hazineye her zaman ihtiyaç duyacak ve ona dönüldükçe de ondan müstefit olacaktır” (29). Bu başarıyı gösteremeyen tarihçi “dünü bugünle, bugünü de yarınla içice ve müşterek mütaala edebilecek nesilleri yetiştiremeyecek ve önüne düştüğü milletini zamanın insafsız dişleri arasında çiğnenip gitmekten kurtaramayacaktır. Evet, bulunduğu muhitin şartlarına göre duygu ve âletlerle teçhiz edilmediğinden ötürü inkıraza uğrayıp giden canlılar gibi, yaşadığı devri dünle yarın arasında tezahür eden münasebetleri idrak edememiş milletler de yok olup git meye mahkûmdur. Tarihte yok olup gitmiş milletlerle, nesli tükenmiş bir kısım canlı fosiller, Yaratıcı Kudretin aynı kanunlarını göstermesi bakımından ne müthiş bir tablodur (30).
Netice olarak diyebiliriz ki: “dünü bilmeyenin bugünü izah edebilmesi ve yarını düşünebilmesi tasavvur olunamaz. Hem de her açıdan böyledir bu...
Tarih bilmeyen, siyasetinde, iktisadında, felsefenin de, sosyolojinin de, hukukunda, hasılı her içtimâi ilmin kara cahili olarak kalmaya mahkumdur”(31).“Böyle olunca bize ruhumuzla bütünleşip kendimiz olma, kendimiz gibi düşünme, kendi ellerimizle işleyip kendi ayaklarımızla yürümeden başka çâre kalmıyor” (32). Evet başta da zikredildiği gibi insan, düşünce dünyasına göre şekillenen bir varlıktır. İyi bir din-tarih şuuruna sahip olduğumuz an, tarihî şuura çıkan yollar bütün ihtişamıyla önümüze açılacak ve biz o muhteşem caddede üveyk gibi kanatlanıp insan olma, neticesinde de milletler içinde beşaret almış millet olma vasfını kazanacağız.
“Şuur, İnsanı istikbâle götüren uçtur. Tarihe iman gözüyle bakmak kurtuluştur. (33)
Ne mutlu geçmişten aldığı dersle geleceğe yönelen milletlere...
KAYNAKLAR
1)Yitirilmiş Cennete doğru.... M. A. ŞAHİN. Sayfaf 23.
2)Lemâat... Bediüzzaman
3)Kur’an-ı kerim Allah(cc)’ı nasıl Tanıtıyor... Veli Ulutürk sy. 204. ve Ergün Aybars… T.C. İnkılâp Tarihi… sy 20
4)Mukaddime… İbn Haldun Cilt. l. Sy.5. Çev. Z. Kadiri Ugan.
5)İnanmış aydınların problemleri Mayaş… Mehmet Aydın S. 57.
6) Sızıntı Dergisi Sayı.108 Sayfa. 453 Şemseddin Nuri.
7)Mukaddime İ.Haldun C.1 S.19–20.
8)Kur’an-ı Kerim Allah’ı nasıl tanıtıyor. Veli Ulutürk, sy. 204
9)Yitirilmiş Cennete doğru M. A. ŞAHİN.
10)Esasiye Hukuki Dersleri. Cilt. 2 Sosyalizm Bahsi Prof. Dr. A. Fuat Başgil.
11)Din ve Laiklik. A. F. Başgil. s 44–45
12)Ehl-i Sünnet Akaidi. Ebu Yusr Muhammet Pezdevi İst.1980 s.9.
13) Sızıntı Dergisi sayı: 108, sayfa 453
l4)Kelimeler-Kavramlar. Y. Kerimoğlu ,s11
15)Kitabu'l-Fisal Milel vel enva ve'n Nihal. İbn Hazm. Kahire 1317–1321 ve El-Milel ve’n Nihal Beyrut 1395 Ebu'l Feth Muhammed Şehristani'ye bkz.
l6)Üç Mesele, İ.Özel 1978 sy.115-117.
17)İnanmış Aydının Problemleri. Mayas. Seyyid Ahmet Arvasi sy. 47.
18) Sızıntı Dergisi, Sayı: 108, sf.453.
19Çağ ve Nesil. M.A. Şahin sayı 29.
20) İnanmış Aydının Prob. sy 48 S.A.Arvasi
21)Yitirilmiş Cennete doğru. M. A. ŞAHİN. s. 45
22) Sızıntı Dergisi, Sayı: 108, sf.453.
23) Yitirilmiş Cennete doğru. S. 132
24) Mukaddime, İbn Haldun c.l. sy 19–20.
25) Yitirilmiş Cennete doğru. M. A. ŞAHİN. s. 138
26) Kelimeler Kavramlar. Y. Kerimoğlu, s.12.
27) Yitirilmiş Cennete doğru. M. A. Şahin, 138
28)Zaman Gazetesi, Keyfiyet, Ahmet Selim. Tarifi Şuuru, 26.6.1989.
29)Sızıntı Dergisi, sayı: 108, sy.453
30)Buhranlar Anaforunda İnsan. M.A. Şahin syf. 115–116.
31 Zaman Gazetesi Ahmet selim, 26.6.89.
32) Yitirilmiş Cennete doğru. M. A. ŞAHİN s.18.
33) Şehide: Hasret Toprak A.İnal Kurt syf. 10.
