Sızıntı Arşivi

Kasım 1981 · s. 7 · 3 dakikalık okuma

Tam Randıman

S.Aydın · Yrd. Doç. Dr. · İnceleme

İnsanoğlunun rüyasıdır; verdiğinin tam karşılığını almak. İçtimai ve teknik alanda değişmez bir arzudur bu.

Bir motora verilen elektriğin en azın­dan % 10’u sürtünme ile kaybedilir. Yüzde yüzverimli olarak enerji dönüştürücüleri yapmak bugün idealdir

Aydınlanmamız için de bugün elek­triği ışık enerjisine dönüştüren bazı cihaz­lar kullanıyoruz. Bu dönüştürücülerde de aynı engelle karşılaşıyoruz. Mesela elektrik ampulü verilen enerjinin ancak % 10-15’ini faydalandığımız ışığa çevirebilmekte ge­riye kalan % 85-90’ı ise elimizi yakacak de­recede ısıya dönüşerek israf olmaktadır.

Daha sonra bilim adamlarının yıl­mak bilmeyen gayretleriyle, floresan lam­balar yapıldı. Fakat bunlarda da enerji % 40 olup enerjinin ancak % 60’ı ışığa çevrilebilmektedir.

Hiç ısı vermeden enerjiyi ışığa çevi­recek yani soğuk ışık verecek lambalar 20. yüzyılın tekniği için bir hayalden ibaret.

Hâlbuki binlerce yıldan beri insanlar soğuk ışık kaynakları bulup kullanmaya başlamışlardı. Bu nasıl anlaşıldı.

Havada, karada ve denizde yaşayan bazı varlıkların cihazlarında soğuk ışık üretilmekteydi. Bu varlıkların ışık üretici organları incelendiğinde enteresan şeyler or­taya çıkarıldı.

Meselâ; havada uçuşan ışık üreten bir küçük yaratık mikroskopla incelendi­ğinde, vücudunun çepeçevre sert ve kalın kitinden yapılmış “kutikila” denen bir zırhla sarılmış ve bu zırh üzerinde mikroskobik “Stiğma” denilen hava delikçiklerinin bulunduğu görüldü. Bu deliklerden başlayıp dallanarak içerilere, derinlere ilerleyen borucuklar ışık üretici cihazın odacıklar gibi yan yana sıralanmış hücrelerinde son bulu­yordu. Borucuklarla dışardan getirtilen ha­vanın içindeki oksijen odacığa girer girmez taşıyıcı bir moleküle (Lusiferaz enzimi) bağlanıyordu. Bu molekül oksijeni odacığın bir tarafında depolanmış, yağımsı sarı bir maddeyle (Lusiferin) birleştirince aniden bir ışık meydana geliyordu, neticede oksijenleşmiş lusiferin oluşunca, taşıyıcı mole­kül tekrar oksijen getirip yakmak üzere ay­rılıyordu. Bu olayların aynı şekilde düzenli olarak tekrarlanmasıyla, etrafa kesiksiz ha­fif soğuk bir ışık yayılıyordu.

Mikroskobun objektifini biraz daha derinlere yönelttiğimizde çok daha ayırt bir yapı göze çarpmaktaydı. Buradaki hücrele­rin ışık üretici (fotogen) odacı ki ara bakan duvarlarının üre ve ksantinden yapılmış bir maddeyle sürülüp parlatıldığı anlaşılmaktaydı.

Bu parlak satıh, aynı otomobil far­larının konkav aynası gibi vazife yapıyordu. Böylece hiç emilip israf edilmeden tek yön­de yoğunlaştırılan ışıkla, ateş böceği de­nen bu yaratıklar gece karanlığında birbir­lerini rahatlıkla bulabilmektedirler.

Işık üretilmesi için oluşan reaksi­yonlar şöyle kısaltılabilir.

Lusiferin +Oksijen Lu_siferoz.enzimi Oksilusiferin + Işık görüldüğü gibi reaksi­yon sonucu bir ısı yayılmayacak şekilde moleküller seçilmiş.,,

Kızılderililer ve Antil adaları yerlileri en iri ateş böceklerini bir kafese koyarak hiç masrafsız lamba yapmayı çok önceleri akıl edebilmişlerdir.

Fakat 20. yüzyılda bu iptidaî yerlileri taklitle yetinemeyiz. Çünkü asrımız insanı­nın kafasında çeşit çeşit sorular beyin kıv­rımlarını merakla zorlayacaktır.

Çevremizde her an sergilenen ve anla­yamayacağımız, erişemeyeceğimiz derecede ileri bir ilim ve tekniğin mahsulleri olduğu apaçık kabul edilen şu makineleri, fotogen (ışık üretici) bir cihaz olan ateş böceğini, kimya laboratuarı gibi çalışan balarısını, yazın kavurucu sıcaklarında metrelerce yükseklikte supsulu meyveleri ve yapraklarıyla midemizi memnun edip, gölgesiyle de vücudumuzu serinleten ağacı, kupkuru topraklarda su depoları gibi ayrıca lezzeti ve kokusuyla doyulamayan kavunu, karpu­zu kucağımıza vereni; ayrıca sayamayacağımız kadar çeşit çeşit bitki ve hayvanla­rıyla bir gezici fuar gibi yeryüzünü feza boşluğunda saniyede 30 km. hızla füzeden hızlı dolaştıranı; taş gibi katı ve hissiz gezegenlerden tut, maddeyi hatta ışığı yu­tan karatelikleri ve milyarlarca ışık yılı ça­pındaki galaksileri bir sapan taşı gibi rahat­lıkla çevireni; dünya gemimizin rahatlıkla seyahat etmesi için azgın küreleri direksiz, dizginsiz olarak bir yörüngede yüzdürteni, insan merak edecek, sorularına cevap bulasıya kadar araştıracaktır.

Akıl yürütme ve mantıki düşünme gibi laboratuar metotlarını kullanan Pastör “Kâinatta hiç delil kalmasa bile bir mikro­bun hayatı bana yeter” cümlesiyle ve Einstein “Çalışma masamdaki kâğıtların üzeri­ne bir sinek konarsa senin ne kadar büyük ilme sahip olduğunu düşünüp bir sinek kar­şısında acizliğimi hissediyorum” diyerekten o meraklı sorulan cevaplamaya doğru adım atabilmişler dikkatleri o yöne çeke­bilmişlerdir.