Sızıntı Arşivi

Kasım 1981 · s. 9 · 7 dakikalık okuma

Gençliğin Problemleleri

B.Ramiz Gülen · Pedagoji

İnanç, bir milleti olgunlaştıran ve sonra da ona devamlılık kazandıran en mü­him bir unsurdur. Bir toplum, bütün me­selelerini imanla yoğurup imanla şekillen­dirip ve sağlam inanç kaideleri üzerine oturttuğu nisbette istikrarlı ve gelecekten ümitli olabilir. Aksine, inançsızlığı ve ilhadı nisbetinde de sıkıntı ve buhranlar için­de kıvranır durur ve belki de- maazallah-tarihten silinip gider. Bu itibarla, deyebiliriz ki; talim ve terbiyenin, fertler ve toplumun üzerindeki tesiri, o talim ve terbiye içinde inanca verilen yerle mepsuten mütenasîbdir (doğru orantılı). İnkâr ve ilhad içinde yuvarlanan bir insana, ne denli ter­biye verilirse verilsin, semereli ve faydalı olacağı iddia edilemez. Aksine, şirk ve dalâlet yolu, insanı baş aşağı düşüren, had­siz ızdırablar içinde kıvrandıran ve insanın beline, kafdağından ağır yükler yükleyen musibetli, karanlık ve uğursuz bir yoldur.

Evet, insan yaratıcısını tanımaz, onaitimat edip dayanmazsa, son derece aciz ve zaif, fevkalade muhtaç ve fakir; bir sü­rü musibete maruz elemli kederli bir mahlûk ve alâka peyda ettiği bütün sevdikle­rinden her an ayrılma ızdırabını çeken ve sonra da tek başına, kendi kaderiyle, kab­rin karanlıklarına gömülen zavallı bir varlıktır. Öyle bir zavallı ki, bütün hayatı bo­yunca, minicik bir iktidar ve sınırlı idare­siyle ardı arası kesilmeyen sonsuz arzu ve isteklerin tahsiline çalışır durur. Ah! Keş­ke arkasından koşup durduğu şeylerin bin­de birini elde edebilseydi... Heyhat! O sırtı­na ve başına yüklediği dünyalar kadar ağır yükler altında ezile ezile ölmeden cehen­neme girer ve cehennem azabını tadar. Bu acıklı hal ve dehşetli manevî azabı duyma­mak için hislerini iptal edip kendini sarhoş­luğa vermesi ne acı ve ızdıraplıdır. Ne acı ve ızdıraplı bir haldir ki, çaresizlikten ken­dinden kaçar ve yalnızdır.!

Evet, insan, yüce yaratıcıya kulluk içinde, ona inkiyad etmez ve onun himaye­sine girmezse, küçük bir mikroptan tut, tâ sârî hastalıklara ve zelzelelere kadar onu çepeçevre sarmış ve hayatına karşı hücum vaziyetini almış binlerce düşmanı olduğu­nu görür, hisseder ve titrer. Onun pazarında her ses ölümden ve yokluktan bir nefha ve her hâdise kabir ötesi âlemlere aid korkunç mesajlardır. Böylece kabrin dehşet verici karanlıklarına kadar uzayıp giden binbir boğucu hâdise karşısında, yalnız, endişeli ve ümitsiz bu insan, şahsî ızdırab ve acıları­nın yanında, az çok alâka duyduğu başka­larının elem ve acılarını da ruhunda yaşaya yaşaya tükenir gider. Evet, umumi musibet­ler, sâri hastalıklar, beşer çapındaki kıtlık­lar ve içtimâi hercümerçler gibi bin türlü çalkantılar, dünyayı onun nazarında yaşan­maz bir cehennem, bir gayya haline getirir.

Ne acıdır ki O, bütün bunlara rağmen merhamet ve şefkate liyakatini kaybetmiş, sevimsiz ve kötü bir maznundur. Zira O,inançsızlığından, kalbî, ruhî tatminsizliğin­den herşeyi ters, antipatik ve çirkin görmekte ve herşeye karşı menfî bir tavır al­maktadır.

“ Nasıl ki bir adam, güzel bir bahçe­de, fevkalade bir ziyafette ve ahbapları ara­sında temiz, tatlı, hoş ve meşru bir lezzet ve eğlenceye kanaat etmeyip gayri meşru ve pis bir lezzet için, çirkin ve mülevves şarapları içse, sonra da kendini kış ortasın­da, uygunsuz bir yerde ve canavarlar içinde tahayyül ederek titrese; bağırıp çağırarak çevresini rahatsız etse ve hatta namuslu mü­barek arkadaşlarını bir kısım vahşiler ta­savvur ederek onlara hakarette bulunsa; o lezzetli yemekleri ve temiz kapları pis ve murdar görerek, kırsa dökse, ona merhamet ve şefkat edilemez. Öylede” iradesini kötü­ye kullanarak inkâr sarhoşluğuna düşen ve kendini binbir hezeyana kaptıran ve neti­ce itibariyle de bütün zevk ve safasını gayri meşru dairede arayan nasipsizlere merha­met edilemez. Aslında onlara merhamet edilse bile, onlar gönüllerini kaptırdıkları, nefis ve hevâ âleminin getirdiği elemler­den daima iki büklüm olacak ve ızdırab çe­keceklerdir.

İNANÇ yolu ise, insanı huzura, it­minana ve ruh âleminde cennetlere ulaştı­rır. “Dünyayı bir misafirhane, mevcudatı, yüce yaratıcının isimlerinin aynaları ve bütün İlahî sanatları her vakit tazelenen bi­rer mektup” ve birer name gören kimse, fani ve zail şeylerin her zaman gönlünü yara­lamasına karşılık, varlığıyla huzura erdiği Zatın mevcudiyetini düşünerek o yaralan tedavi eder ve karanlık vehimlerden kurtu­lur. Evet, böyle birinin nazarında “Ölüm ve ecel öbür âlemdeki ahbaba kavuşma­nın başlangıcı ve asıl vatana bir seyahattir

Demek ki hayatın zevk ve lezzetini arayanlar, onu, imanla donatılmış kalplerle aramalı ve kulluk mükellefiyetlerini yerine getirme esasiyle takip etmelidirler. Yoksa bu dairenin dışında zevk ve lezzet arayan­lar -kendilerini aldatacak bir kısım şeyler bulsalar bile ızdıraptan ızdıraba düşecek ve bu dünyaya geldiklerine bin pişman olacak­lardır. Bu itibarla, “kim dünya hayatını esas maksad yaparak, kendini fâni şeylerin ku­cağına” atacak olursa, zahiren bir cennet içinde dahi bulunsa manen cehennemde­dir. Ve aksine “Kim de, ciddî olarak ebedî hayata yönelirse, dünyası çok fena ve sıkın­tılı da olsa” burayı, öbür âlemi bekleme salonu gördüğünden huzurlu ümitli ve mesuttur.

Bunun içindir ki, herşey gibi, talim ve terbiye de, inanç ve kalbin kuvvetine dayandığı sürece, verimli ve semereli olsa bile, inançsızlık, kalbî ve ruhî tatminsizlik içinde verilmek istenen talim ve terbiyenin faydalı olacağını iddia etmek oldukça zor­dur. Evet, böyle inkârcılar, sera zad gönül­lerine esen her fenalığı yapacak, her levsiyata girecek ve zabt u rabt altına alamadık­ları nefisleriyle hiçbir kötülükten geri kalmayacaklarından ötürü, iyi güzel ve doğru adına onlara birşey anlatmak mümkün olmayacaktır.

Bir kere daha tekrar edelim ki; in­san ancak inançlarıyla var ve onlarla mutlu ve bahtiyardır. Yüce yaratıcıya inanç ve o inancın bir uzantısı olan öldükten sonra di­rilme (ba’s-u ba’de-el mevt) ye, dirilip iyi­liklerinin mükafatını ve kötülüklerinin ceza­sını görmeye yakini sayesinde insan, yaşa­manın zevkine erer ve geleceğini de garanti altına alır.. Emniyetin, ümidin ve huzuru­nun remzi olan bu yüce düşünceden uzak kaldığı sürece de, hem kendi dünyasını hem de içinde yaşadığı toplumun dünyasını zin­dan eder.

Evet, “insanoğlunun hemen hemen yarısını teşkil eden çocuklar, ancak cennetfikrîyle, onlara çok dehşetli ve ağlatıcı gö­rünen ölümlere ve vefatlara karşı dayanabi­lirler. Ve yine bu cennet fikriyle (Bu küçük kardeşimiz veya arkadaşımız öldü. Cenne­tin bir kuşu oldu. Şimdi bizden daha güzel yaşıyordur.) diyerek tam teselli bulabilir­ler. Yoksa, her vakit etrafında kendileri gi­bi çocukların” veya büyüklerin vefatlarını gören o zayıf ve biçâre yavrular, kırılan mukavemetleri ve sarsılan kuvve-i ma’neviyeleri, yıkılan kalp, ruh ve akıllarının en­kazı altında mahvolup gidecekti..

Ve yine, takriben “beşerin yarısını teşkil eden ihtiyarlar, sadece ahiret inancıy­la, çok yakınlarına kadar sokulan kabre karşı tahammül ve çok alâkadar oldukları hayatlarının sönmesine ve güzel dünyaları­nın kapanmasına karşılık, evet, bu en deh­şetli ümitsizliklerini ancak âhiret inancıyla yenebilirler. Yoksa şefkate çok muhtaç, sükûnet ve itminana çok hâhişkâr o muh­terem” anne ve babalar; nene ve dedeler ruhlarının feryadı ve kalplerinin efganıyla dünyayı bir matem haneye çevireceklerdi.

Ve yine, insanlığın büyük bir bölümü­nü oluşturan ve içtimaî hayatın mühim bir rüknü sayılan “Gençler, hissiyatlarının taş­kınlık ve aşırılığı ve çok ifratkâr bulunan nefislerinin tecavüz ve tahribini, ancak veancak hesap ve cehennem düşüncesiyle” f­renleyebilirler. Yoksa büyük bir kısmı iti­bariyle o delikanlılar, azgınlaşmış ruhlarıyla, zavallı âciz ve zayıflar için bu dünyayı cehenneme çevireceklerdi.

Bunun gibi, yuvanın emniyet ve hu­zuru; köy, kasaba ve şehirlerin âsâyiş ve sükûneti sadece ve sadece kalbi ve ruhu iti­bariyle yetişmiş, Allah’a ve ahirete inanmış nesiller sayesinde kabildir.. (1)

Evet, “Ne irfandır veren ahlaka yükseklik,ne vicdandır;

Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.

Yüreklerden çekilmiş farz edilsinhavfı Yezdanın;

Ne irfanın kalır tesiri kat’iyyen ne vicdanın.”

Bütün bu yüce prensiplere inanç, bir elmas gerdanlık gibi çocuğun boynuna takıldıktan ve ruhunun dudaklarına ulaştırıldıktan sonra, temkinli, tedbirli ve vicdan­larının emrine girmiş anne ve babalar, inançlarının gereğini yerine getirir, ibadet temrinatıyla (eksersiz) inandıkları şeylerin etrafında tahşidat (yığınak) yapar ve yemeiçme, yatma ve hatta hava alma gibi cismin tabii ihtiyaçlarına benzer şekilde, onun kalb ve ruhunun gıdalarını aksatmadan verir, yani namazına, orucuna ve başkalarına yapacağı yardıma onu tutup götürür ve hassasiyeti, titizliği, ürpertileriyle yavrunun iç âlemine daima ümit ve saygı salar, ni­hayet onun ruhuna üflediği ilâhi soluklarla onu, ikinci bir fıtrata ulaştırıp, sonra da her ilerleyiş ve başarısına mükâfat, her sakatlık ve sapmasına da uygun birer ceza vererek tergîb ve terhîb düşüncesine göre hareket ederse, ona karşı vazifelerin büyük bir kıs­mını yerine getirmiş olurlar.

Evet, bir tomurcuk gibi açılan ve uyanan çocuk ruhu, yaş ve idrak seviyesi­ne göre, tıpkı bir mama gibi ayarlanmış, kalb ve ruhunun gıdalarını komprimeler halinde başucunda bulursa, bunalımlara düşmekken ve sefil zebil olmaktan kurtu­lur. Aksine, her yaş ve seviyenin gerektir­diği gıdayı alamazsa, kalbi” ve ruhî buhran­lara sürüklenmeden kurtulamaz..

Daha önceki yıllarda, mevzuumuzla alâkalı malzeme ve materyal bulup buluşturmak ve gerekli terkipleri yaparak çocuğa takdim etmek bir hayli müşkül idi. Oysaki günümüzde tevhid ve haşre dair, o kadar risale ve risalecikler meydana getirildi ki, her anne-baba ve mürebbi, hemen he­men bu türlüsünü her yerde bulup istifade edebilirler. (2)

Buraya kadar talim ve terbiye adına en hayati meseleler üzerinde durduk. Evet, çocuğun ruhen beslenmesi, kalbi is­tikrara kavuşması ancak inançla olur. İnançsız her gayret beyhudedir. Çeşitli san’at dallarına gelince, onlar, birer tali mesele olmaları ve başkaları tarafından çokça üzerlerinde durulmaları itibariyle, doğrudan doğruya şimdilik o hususa temas etmeyi düşünmüyoruz. Yalnız şu kadarım söyleyelim ki, çocuklar, san’at mevzuun­da istidat ve kabiliyetlerine ve biraz da insi­yaklarına bırakılmalıdırlar. Ne ilim sahasın­da ne de çeşitti zanatlarda insiyak ve isti­datlarının dışında sevmedikleri ve arzu et­medikleri şeylere katiyyen zorlanmamalıdırlar.

Yuva için söylediğimiz bu hususlar ayniyle mektep için de bahis mevzuudur. Ne var ki, o geniş bahsi ilerdeki bölümler­de, derince ele alacağımızdan, burada hem yuva hem de mektep için, yetiştir­me ile alâkalı bir kısım meseleleri takdim­le iktifa edeceğiz.

(1) Son paragraflarda mana bakımından derce dilmiş sayılan bazı bölümleri ciddi değişiklik gördüklerin, den tırnak içine almadık.

(2) Mevzuların sonunda bu hususla alâkalı küçük bir kitap listesi takdim etmeyi düşünüyoruz.