Mayıs 1994 · s. 23 · 5 dakikalık okuma
Şükür
Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

ŞÜKÜR
Görülen herhangi bir iyiliğe karşı gösterilen memnûniyet ve minnettarlık ma'nâlarına gelen şükür; ıstılahta, insana bahşedilen duygu, düşünce, âzâ ve cevârihi yaratılış gâyeleri istikametinde kullanmaya denir ki; kalble, lisanla, îfâ edilebileceği gibi bütün uzuvlarla da yerine getirilebilir.
Lisanla şükür; vehmî bütün güç, kuvvet ve ihsan kaynaklarını nefyederek her türlü lütûf ve nimetlerin Allah'tan geldiğini kabul ve itirafla gerçekleşir. Evet, bütün iyilikleri, güzellikleri kısmet eden ve mebde'den müntehâya sebeplerini hazırlayan O olduğu gibi, vakt-i münâsibinde gönderen de yine O'dur. Takdir ve taksim eden, vakti gelince yaratıp semavî sofralar halinde önümüze seren O olduğu için neticede minnet ve şükran da O'nun hakkıdır. O'nu görmemezlikten gelerek sebeplere takılmak, hatta onlara serfürû edip minnettarlıkta bulunmak, hazırlanıp ayağımızın Ucuna kadar getirilen bu sofranın, hazırlanışını ve hazırlayanını nazara almadan, getirip önümüze koyan tablacıyı bahşişlere boğmaya benzer ki: "
- Onlar, dünya hayatının sadece kendilerine bakan dış yüzünü bilirler, ahirete bakan yönünden ise bütün bütün gafildirler." Evet bunlar, sırf sebeplere bakıp ilim ve marifet itibariyle daha ilerisini göremeyen cahiller, nâkıslar ve nankörlerdir.
Kalble şükür; zâhir ve bâtın bütün nimetleri, bu nimetlerden yararlanmayı Allah'tan bilip hayatın bu anlayışa göre yönlendirilmesi, şekillendirilmesidir.. ve aynı zamanda lisan ve cevârihle yapılan şükrün de esasını teşkil eder kî: "
O gizli-açık nimetlerini bol bol size ihsan etmiştir" beyânı onun keyfiyet buudlarını "
- Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız da saymakla bitiremezsiniz" fermân-ı sübhânîsi de kemmî sonsuzluğuna işaret etmektedir.
Cevârih ile şükre gelince, o, her uzuv ve her latifeyi yaratılış gayesi istikametinde kullanmak ve onlara mahsus kulluk vazifelerini yerine getirmekten ibaret sayılmıştır.
Ayrıca, lisânın şükrünü evrâd u ezkâr, kalbin şükrünü yakın ve istikamet, cevârihin şükrünü de ibadet u tâat şeklinde yorumlayanlar da olmuştur. O'nun böyle bütün bir îmân ve ibadete taallukundan ötürüdür ki, O'na îmânın yarısı nazarıyla bakmış, kendi şümûlü içinde sabırla müşterek mütâlaa etmişlerdir.
Allah, kelâmında pek çok defa şükrü emretmiş ve onu:
ve
gibi âyetleriyle emrin ve halkın gayesini göstermiş; göstermiş ve: "
-Eğer şükrederseniz ben de nimetimi artırırım; şayet nankörlük yaparsanız, biliniz ki âzabım çok şiddetlidir" fermanıyla şükredenlere mükâfat vaadinde, küf-rân-ı nimetde bulunanları da cezalandıracağı tehdidinde bulunmuştur. Bundan başka O, kendisine "Şekûr" demiş ve bütün nimetlerin asıl kaynağına ulaşma yolunu da şükre bağlamıştır; bağlamış ve bu mevzuun dolu dizgin şehsuvarlarından Hz. İbrahim'i: "
- O'nun nimetlerine karşı şükürle gerilmiş" sözüyle; Hz. Nuh'u da: "
-Şüphesiz, o, şükürle oturup kalkan sadık bir bende idi" beyanıyla tebcil ve takdir etmiştir. Şükür önemli bir amel ve kıymetli bir sermaye olmasına rağmen
"Kullarımdan şükredenler pek azdır" fehvasınca, hakîki ma'nâda âmili fazla olmayan bir ameldir. Gerçi/'
-Rabbime çok şükreden bir kul olmayayım mı!" duygusuyla kıvrım kıvrım kıvrananlar ve bütün ömürlerini şükür kuşağında geçirenler de vardır ama, yine de sayıları oldukça azdır.
Evet, insanlığın iftihar Tablosu Şükür Kahramanı, değeri çok yüksek, âmili çok az bu önemli amelin en Önde geleniydi. O, oturur-kalkar şükreder ve yanına gelenlere de şükür tavsiyesinde bulunurdu. "
Allahım! Seni anmam, Sana şükredebilmem ve Sana ibadetlerin en güzeliyle yönelebilmem için bana yardım et." O'nun sabah akşam dilinden düşürmediği nurlu sözlerindendi.
Şükür, nimete mazhar olanın onu verene karşı iki büklüm olması, sevgi ve alâka ile Ona yönelmesi, bütün mazhariyetlerini itiraf etmesi ise, yukarıdaki peygamber sözü bu hususların en kestirmeden ifadesi sayılır.
Kimi aşa-ekmeğe, evlâd u ıyâle ve barınacağı mekâna; kimi bunlarla beraber varlığa, sıhhate ve afiyete; kimi bir adım daha ileri atarak îmâna, irfana, rûhânî zevklere ve itmi'nâna; kimi de hamd ve minnet şuuruna şükreder. Bu sonuncusuyla insan, acz, fakr ye yetersizliklerini birer sermaye olarak kullanabilir de teşekkür devr-i dâimleri salih dairesi içine girerse, gerçek şâkirînden olur. Bir hadîste ifade buyrulduğu gibi, Dâ-vud Aleyhisselâm, Cenâb-ı Hakka: "Yâ Rabb! Senin şükrünü nasıl, eda edebilirim ki, Sana şükür etmem dahi üzerimde şükrü gerektiren ayrı bir nimettir!" deyince, Cenâb-ı Hakk: "İşte şimdi tam şükrettin" buyururlar ki, zannediyorum "
- Ey her dilde meşkur olan Allahım, Sana hakkıyla şükredemedik" sözüyle anlatılmak istenen de budur.
Hakîkî şükür, nimetin tam bilinmesiyle gerçekleşir; zira nimetin kaynağı ve onu verenin takdir edilmesi büyük ölçüde nimetin bilinmesine bağlıdır. Nimetin bilinmesinden kabûlüne, ondan da Cenâb-ı Hakk'a yönelmeye uzanan çizgide îmân ve İslâm'ın hazırlayıcılığı, Kur'ân'ın belirleyiciliği üzerinde her zaman durulabilir. Evet, Allah'ın üzerimizde olan lütûfları îmânın ışığı altında ve İslâm'ın emirlerini yaşarken daha bir belirginleşir, netleşir, duyulur-hissedilir hâle gelir ve Allah tarafından aczimize, fakrımıza merhameten ve ihtiyaçlarımıza binâen, hem de karşılıksız olarak verildiği görülür ki; bu da, o ihsan ve lütûfları bahşeden Zât'a karşı bizde senâ hislerini coşturur; coşturur ve "
- Şimdi gel Rabbinin nimetini anlat da anlat!" gerçeğine uyanarak emrolunduğumuz minnet ye şükran vazifesini ruhumuzun derinliklerinden fışkıran bir heyecanla yerine getiririz.
Aslında her insanda, nimete ve nimet verene karşı perestiş hissi vardır. Ama bu hissin uyarılacağı, uyarılıp yönlendirileceği âna kadar, tıpkı deryada yaşayan mâhîler gibi başından aşağıya yağan nimetleri ne duyar ne de hisseder. Dahası, onları çevresindeki basit sebeplere bile verebilir.. şayet etrafımızdaki nimetleri görmemeye körlük, sağırlık ve duygusuzluk diyeçeksek, mazhar olduğumuz bunca şeyi kör, sağır ve duygusuz sebeplere havale etmenin de inhiraf olmasında şüphe yoktur. "
- Aza şükretmeyen çoğa da şükretmez" veya "
- İnsanlara karşı şükran ve minnet hissi taşımayan Allah'a da şükretmez" sözleri birinci şıkka bakar ve mutlak şükrün önemini hatırlatır. "
- Sadece bana şükredin ve zinhar nankörlükte bulunmayın" veya "
-Yalnız O'na kullukta bulunun ve O'na şükredin" gibi âyetler de ikinci şıkkı nazara verir ve hakîkî tevhîdi ihtar eder.
Ayrıca şükrün esâsını teşkil eden hususlar itibâriyle onu şu üç bölüm içinde mütâlaa etmek de mümkündür :
1- Herkes tarafından nimet olduğu kabul edilen, avamhavas, müslim-gayr-i müslim herkesin sevip arzu ettiği nesnelere karşı şükür ki açıktır, üzerinde fazla durmaya değmez.
2- Zahiren bir kısım sevimsiz şeylere karşı şükür ki, dış yüzü itibariyle ağır-îfâsı zor ve ancak hadiselerin perde arkasına muttali olanlara Allah'ın lütfûdur ve rıza televvünlüdür.
3- Hayatlarını mahbûbiyet yörüngesinde sürdürenlerin şükrüdür ki, nimetlere hep nimeti veren açısından bakar, Onun büyüklüğüyle lütûfları, ihsanları duyar ve ömürlerini şuhûdun engin hazları içinde geçirirler.. kullukları ayrı bir zevk zemzemesi, gönül hayatları ayrı bir aşk u şevk tûfânı ve Hakk'la münasebetleri ayrı bir temkin disipliniyle şuhûdun engin hazları içinde.
Böyleleri, sürekli mevcudu bağlama ve mefkudu avlama peşindedirler. Elde ettikleri mukaddes ve akdes feyizlerle her an daha bir renklenip, derinleşip yollarına devam ederken, nazar âğları da her an ayrı ayrı vâridlerle dolar ve taşar..
