Sızıntı Arşivi

Mayıs 1994 · s. 27 · 7 dakikalık okuma

Vücut ve Zaman-1 : Zamanlamaya Dikkat

Yusuf Alan · Anatomi

may94

Yusuf Alan

Mikrosaniyeler, milisaniyeler, saniyeler, dakikalar, saatler, günler, aylar ve yıllar içerisinde vücudumuzda neler olup bitiyor? Kennelh Jon Rose'un "The Body in Time" adlı eserinden derlediğimiz seri halindeki bu çalışmamızın her yeni bölümüyle vücudunuza, zamana ve basilmiş gibi gözüken, ama aslında harikulade olan sayısız faaliyetlere bambaşka bir açıdan bakacaksınız!

Bir zamanlar, kötü zamanlama yüzünden hayatını kaybeden insanlar vardı. Düellolarda geç kalan, hayatta da kalamıyordu. İptidai pervaneli uçaklarla I. Dünya Savaşı'nda çarpışan pilotlar için de zamanlama çok önemliydi. Düşman uçaklarına fırlatılan el bombaları, eğer çok erken atılırsa hedefe ulaşamadan, geç kalınırsa kendi uçaklarında, hatta ellerinde patlıyordu. Başarılı olan pilotlar dudaklarında bir tebessümle dönüyor, diğerleri ise geri gelmiyorlardı.

Günümüzde de zamanlamayı beceremeyen birçok insan vardır. Yersiz şakalar yapıp çamlar deviren, arabasının frenine basmakta gecikip önündeki arabaya çarpan ve çoktan seçmeli imtihanlarda zamanı kullanmasını bilmediği için başarısız olanlar bu türden insanlardır Peki bu insanlar nerede hata yapmaktadırlar?

MESELENİN TEMELİ

Bu soruya farklı muhataplar farklı cevaplar verecektir. Meselâ, psikologlara göre zamanlama, geçen zaman hakkında zihnî bir şuurun bir parçasıdır. Yukarıda bahsettiğimiz pilot, sezgileri yardımıyla el bombasını tam olarak ne zaman atacağını bilmektedir. Psikologlar pilotun bunu, zihninde zamanlama yapmakla (ki bunun mahiyetini bilemiyorlar) becerdiğini söylemektedir.

Aslında bu his hepimizde mevcuttur. Bu yüzden bazen saat çalmadan birkaç dakika Önce uyanır veya çamaşır makinesi durmadan birkaç saniye önce kontrol etmek için gideriz. Bu hissin bir yönü "beklenti" ile alakalıdır. Zihnî zamanlamanın neticesi beklentidir. İşte bu yüzden Çinliler'in su damlası işkencesi, gerçekten bir işkence olur. Her bir damladan sonra insan, zihnindeki o mahiyeti meçhul zamanlama hissi yüzünden diğer damlayı beklemeye koyulur.

Biyologlara göre ise zamanlama; faaliyet, hareket, gelişme, hız ve büyüme demektir. Vücuttaki her-bir organ, herbir doku ve hücre, hatta herbir molekül, fonksiyonunu belli bir süre içinde icra eder. Bu yüzden vücuttaki her faaliyetin önceden tahmin edilebilen belirgin bir başlangıç ve sonu vardır.

Meselâ bilim adamları, ince bağırsağın iç çeperlerinde yer alan hücrelerin her üç günde bir defa bölüneceklerini söylerler, çünkü daha önce bu hücrelerden yüzlercesinin ömürlerini hesaplamışlardır. Ocak ayında kemik iliğinde yaratılan bir kırmızı kan hücresinin nisan ayında öleceğini söylerler, çünkü bu hücrelerin ortalama 120 gün yaşadıklarını bilmektedirler. Yine daha önceden yaptıkları tecrübeler yardımıyla, bir raptiyeye bastığınızda, 1 saniyeden daha kısa bir süre içinde acıyı hissedeceğinizi tahmin edebilirler.

Psikolog ve biyologların hemfikir oldukları bir nokta vardır: Zamanlama, insanın hem vücudu hem de zihni için hayati bir faktördür. Hayatta kalmak için herbir faaliyetin tam zamanında gerçekleşmesi gereklidir. Bu konuda en ufak bir hata ölümle sonuçlanabilir.

BİR ZAMAN MAKİNESİ OLARAK KALP

Bilindiği gibi kalp, göğsün ortasına yakın bir yerde bulunan yumruk büyüklüğünde bir organdır. Kasıldığı zaman kanı bütün vücuda pompalar. Toplardamarlardan gelen kanı toplayan ve üstte yer alan iki kulakçık ile temiz kanı atardamarlara veren ve altta bulunan iki karıncık olmak üzere kalp 4 odacık-tan oluşur.

Kalbin sağ tarafındaki odalarda bulunan oksijen yönünden fakir kan ile soldaki odalarda bulunan oksijen bakımından zengin kan, birbiriyle doğrudan irtibat kuramaz. Aralarında kalın bir kas dokusu mevcuttur. Herbir kulakçık ile herbir karıncık arasında ince bir kapak bulunur. Bu kapak, kanın kulakçıktan karıncığa geçmesi için açılır ve karıncıklar kasıldığı zaman kapanarak kanın tekrar kulakçıklara dönmesine mani olur.

Kalp ritmik bir şekilde kasılır. Kalpte, toz zerresi büyüklüğünde özel kas hücreleri vardır. "Pacemaker" (kalbin atış hızını ayarlayan) hücresi denilen bu hücreler, her bir kalp atışının başladığı yerlerdir. Bunlar sağ kulakçığın duvarında bulunurlar. Bu hücreler, elektrikî faaliyetlerindeki periyodik dalgalanmalarla bir ritm gösterirler, yani "açık" ve "kapalı" durumlar arasında salınım hareketi yaparlar. "Açık" halde, üzerlerinden bir elektrik akımı geçerek aşağıdaki bütün kalp kaslarına ulaşır. Bu geniş akım dalgası sağ kulakçıktan aşağıya doğru, kas hücrelerini uyarıp onların kasılmasını temin ederek bütün kalbe yayılır.

may94

Fakat kalbin tamamı bir anda kasılmaz. Eğer öyle olsaydı, çok müşkilat çıkacaktı. Zira kalp, hem kan toplayıp hem de bunu pompalamak için şu şekilde faaliyet göstermelidir: Karıncıklar kasılırken kulakçıklar gevşemeli, kulakçıklar kaşıtırken de karıncıklar gevşemelidir. Neden mi? Çünkü kulakçıklar, topladıkları kanı, kendilerinden daha büyük olan karıncıklara, onlar kasılmadan önce iletmelidir. Aksi takdirde karıncıklar vücuda sadece bir yüksük dolusu kan iletebilirler ki bu da hiç verimli olmaz. Peki herbir atışta kalp, sağ kulakçıktan gelen tek bir akımla, dört odacığın kasılmalarını nasıl koordine etmektedir?

Şu şekilde: Akım, "pacemaker" hücrelerinden kalbin diğer taraflarına doğru saniyede yaklaşık 60 cm hızla hareket eder ve bu arada iki kulakçığı aktive ederek kasılmalarına sebep olurlar. Ancak akımlar tam karıncık kaslarına ulaşacakken, sağ kulakçık ve sağ karıncık arasında yer alan kas dokusu duvarlarındaki ipliksi özel kas hücreleri tarafından tehir edilirler. Böylelikle akım, saniyede 20 cm hıza düşer, bu da karıncıklar kasılmadan önce kulakçıkların kasılmalarını tamamlamaları için yeterli olur.

Yalnız burada önemli bir husus vardır: Kalın kas dokusundan yaratılmış olan iki karıncıktan herbirinin üst ve alt kısımları aynı anda kasılmalıdır (tıpkı bir diş macunu tüpü gibi, sadece üstten sıkılsa hemen hemen hiçbir şey dışarı çıkmaz).

Evet, bu noktada da mükemmel bir yaratılışla hiçbir şey aksamaz. İki karıncığın arasındaki kalp kasının içinde Purkinje lifleri denen özel kalp kasları vardır. Bu büyük hücreler, sinyalleri diğer kalp hücrelerinden çok daha hızlı iletirler (saniyede 300 cm). Bu sayede akımın doğduğu bölgeden karıncıklara ulaşması saniyenin 20'de biri gibi bir süre içinde gerçekleşir. Bu süre, karıncıkları çevreleyen kalp kaslarının birlikte kasılması ve bu iki odacığın, kanı atardamarlara ve akciğerlere pompalaması için yeterlidir. Günümüzde hekimler ve biyologlar çok iyi bilmektedir ki kalp dokusu, elektrik çarpması veya kalp kasının bazı kesimlerine yeterli oksijen gitmemesi (ki bu genellikle bir kalp kriziyle sonuçlanır) yüzünden zarar görürse, çok hassas bir zaman makinesi olan kalpteki faaliyetler tam bir keşmekeşe döner. Meselâ, ventriküler fibrilasyon denen bir rahatsızlıkta, kalp normalden daha hızlı çarpmaya başlar, fakat kasılmalar düzenlilik arzetmez. Birçok akım dalgası, kalbin her tarafına yayıldığı için kalp bir bütün halinde kasılmaz. Neticede kan vücuda pompalanamaz ve yanlış zamanlama yapan kaibin sahibi, bu hayata veda eder.

BEYİNDEKİ SAAT

Bakma, dokunma, gülümseme gibi davranışların belli bir süresi vardır. Bu davranışların ne kadar sürdüğünün farkındayızdır. Zira bu müddetleri zihnen ayarlayabiliriz. Bu "zihnî ayarlama" gerçeği, beynimizde zamanı gösteren bir saatin bulunduğunu ima eder. Gerçi şimdiye kadar kimse beyindeki bu saati tespit edememiştir, fakat şuurlu, kasdî ve iradî hareketlerin düzenlenmesinde "zihnî bir zaman ölçümünün" yapıldığı genel olarak tasdik edilmektedir. Beynin belirli kesimlerini çıkararak hayvanlar üzerinde tecrübeler yapan bilim adamları saat fonksiyonu gören bir beyin kesimine rastlamamışlardır. Daha sonra herbir hücrede bu tür "görünmez bir saatin" bulunduğuna inanan bu bilim adamlarının aradıkları şey belki de ruh ve sevk-i İlahidir.

ZAMAN KUŞ MİSALİ UÇAR GİDER

Zamanın akışı bazen bize değişmiş gibi gelir. Hislerimizin tesiriyle zamanın yavaşladığını veya hızlandığını zannederiz. Meselâ

karanlık bir ortamda endişe içinde beklerken zaman bir türlü geçmek bilmez, neşe ve sürur içinde ise su gibi akıp gider.

Zamanın kıymetini yapacak işi olan İnsanlar bilir. Atalet döşeğinde miskin miskin pinekleyenler için zaman sıkıntı, hatta işkence demektir. Şevkle çalışan ve yaptığı işten lezzet alanlar ise, bu lezzetin devam etmesi için zamanın geçmesini hiç arzu etmezler.

Bazı psikolog ve biyologlar ise, birtakım hastalıklar veya belli ilaçların kullanılması sonucu vücut içindeki metabolik faaliyetlerin hızlanması veya yavaşlaması yüzünden insanlardaki zaman anlayışının da değişebileceğini iddia etmektedirler.

Yaşlandıkça zamanın daha hızlı geçtiğine ait genel fikrin ise, beyindeki oksijen tüketimi yaş ilerledikçe azaldığı için ortaya çıktığı tahmin edilmektedir.

Öte yandan, 5 yaşındaki bir insan için 1 senenin ömrün %20'si, 50 yaşındaki bir insan için 1 senenin ömrün %2'si gibi bir mânâ taşıdığı için zaman anlayışında da değişikliklerin meydana geldiği iddia edilmektedir. Belki de ölümü düşünen bazı yaşlılar, ebedî bir hayat düşüncesiyle yanıp tutuştukları için bu dünyada da zamanın geçmesini arzu etmemektedirler. Halbuki asıl hayat ahirettedir.

BEYİNDEKİ ZAMAN

Bilgilerin depolanması, hatırlanması, işlenmesi ve kullanılmasındaki hız kişiden kişiye değişir. "Parlak" olarak görülen öğrencileri diğerlerinden farklı kılan bu "hız" dır. Farklı alternatifleri çok daha kısa bir süre içinde tahlil edebilen bu öğrencilerin intikal ve idrak sürati gerçekten akıllara durgunluk vericidir. Meselâ 1836'da ABD'de doğan Truman Henry Safford'a çocukluğunda, arkadaşları "hesap makinesi" adını vermişlerdi. Kendisini bir çitin önüne götürüp kaç tane kazığın bulunduğunu sorarlardı. Safford şöyle bir göz gezdirip tereddüt etmeden: "147" derdi. Arkadaşları gidip kontrol edince gerçekten 147 tane olduğunu görürlerdi. 10. yaşındayken bir yazar kendisine 365 365 365 365 365 365 ile 365 365 365 365 365 365'in çarpımını sordu. Çocuk odada şöyle bir dolaşmış, pantolonunu düzeltmiş, ara sıra konuşmuş bazen de yüzünde acıklı bir ifade belirmiş ve aradan daha bir dakika geçmeden: "133 491 850 208 566 925 016 658 299 941 583 225" demiştir. Fakat bu alıştırma kendisini oldukça yorduğu için bir süre bitkin düşmüştür. 65 yaşında ölen Safford, 12 yaşında liseyi bitirmiş (iki senede) 18 yaşında dereceyle Harvard'dan mezun olmuş ve birçok nebula keşfetmiştir. (Zira gökyüzündeki nebulaların çoğu hafızasında olduğu için yerlerini hemen tespit edebiliyordu).

Gelecek sayımızda: "Enzimlerin Akıl Almaz Faaliyetleri"

KAYNAK

The Body in Time. Kenneth Jon Rose, New York:

John Wiley & Sons, Inc., 1988, ss. 1-7.