Nisan 1990 · s. 127 · 2 dakikalık okuma
Siren

Şakaklarda beyazlık belirince bir gün.. Gözlerde mor halkalar ortaya çıkınca.. Ve yavaş yavaş gözlerde fer tükenince. İnce çizgiler yüzü örünce ağ gibi.. Bir ses duyarsın içinden gelen siren misali...
Bu ses bir alarmdır sana.. Bu ses bir ikazdır.. Ruhunun mânâ âlemine göçünce son noktaya gelişinin ve ‘içinizden kimi de en düşkün ihtiyarlığa çevrilir ki, bilgi sahibi olduktan sonra bilemez olsun.” kutsi beyanında ifadesini bulduğu anın tercümanı...
Bu ses âlevleri gökyüzüne yükselen bir yangından da gelir, baş ucunda ölümü beklenilen ve hastaneye ulaştırılmaya çalışılan hastayı taşıyan can kurtarandan da.. Yer ve zamanın ne önemi var çâresizlik beyne geçen bir kement gibi insana aczini idrak ettirdikten sonra.. Çile ve ızdırab çölüne düşmüş bir sine gayri susuzluğun son noktayı bulduğu demde, dudakların çorak topraklar gibi çizgi çizgi yarıldığı hengamda özünde bu sesi duyar.. Ve bitkin, bitap bakar ufuklara “bir yardım” der. “bir yudum su”.. “özümden çekilen canıma derman, kuruyan hücrelerime hayat verecek bir rahmet busesi...” der, der ama İnayet-i İlâhi olmadıktan sonra bunun bir faydası olur mu? O anda özde kopan feryat ne korkunçtur, içte duyulan inilti ne yakıcı, ne ürperticidir?
Topyekün bir insanlık çöle düşmüş bugün. Tabiattaki sağır, kör ve dilsiz varlıklardan akılsız bir dilenci gibi huzur ve mutluluk dilenmekte.. Fertlerin iç dünyaları çorak vadiler gibi derbeder. Kalbler bir çöl gibi bir damla âb-ı hayata muhtaç.. Yangın ruhtan yükselmiş, dudaklarda âlev renginin en kırmızısıyla kendini göstermiş.. Sanki ufukta batan güneş bu kızıllıktan almış rengini.. “Gidiyorum”, “Sönüyorum” feryadının bir izdüşümü bu insan çehresinde. Siren sesinin müşahhas tecessümü..
Bu, sevgi ve hoşgörü ikliminden uzak kalmış sinelerin lâl kesilmiş hâli, Semadan
yaprak dilenen solgunluğun simgesi kuru bir ağaç gibi elini uzatmış, ümit ve inanç ikliminden kurtuluş dilenen bir neslin asrın çehresine aksetmiş silüeti. Ancak Kutsiler ordusu bu sese kulak verir. İnsanlığın feryadına koşar ak saçlı serdarıyla. Nur nesli öbek öbek yıldız kervanıyla bu ışıksız kalmış karanlıkta bocalayan dehlizlerde çıkış noktası arayanlara ellerindeki meş’âlelerle koşarlar ve onları bu kesif atmosferden, maddenin kaoslu çemberinden bütün hailleri geçip, bütün engelleri parçalayıp kurtarırlar.. Bazen de çöle yürürler ellerindeki âb-ı hayatla. Kadeh kadeh mânâ iksiriyle. Susuzluktan bitkin ve bitab düşmüş çöl yolcularına sunarlar hızır sularını.. O an en sevgili olarak kalblerde yer ederler. Fakat onlar bu sevgi ve saygı ikliminde karar kılmadan dönerler başka mağdurlara, başka çâresizlere ve onlara da ulaştırırlar diriltici soluklarını..
İşte böyle geçer onların ömürleri.. Böyle diğergamca, daima bir yanık feryat duyma tedirginliğinde.. Yardıma koşmaya hazır vefa atmosferinde.. Çile çekerek, ızdırab yudumlayarak...
Ey öz sirenini duymayan bahtsızlar! Ey asrın içkisiyle kendinden geçmiş, fani lezzetlerle oyalanan zavallı talihsizler. İçinizi boşaltan, ruhunuzu tüketen, özünüze elem sisi çökerten, kalbinizi ota çöpe esir eden, zeval kayalıklarında idrakınızı parçalayan, rotasızlığın zikzağında gönül geminizi pare pare eden, devrin ağından, yanlış pusuladan, efsunlu kadehlerle sunulan öldürücü meylerden kendinizi kurtarın! Ve size uzanan ele doğru koşun, o iklime bırakın kendinizi. O yasemen kokulu göğe yaslayın başınızı.. Ak saçı bir taç gibi onun en dertli olduğunu gösteren serdarın ordusuna koşun ve onun sevgi kanatları altına girin.. İçinizdeki sirenin acıklı feryadını bir cennet bestesine döndürün. Gülen serdarın cennet kokan ağuşunda muştu dolu baharlara tebessüm edip gülün...