Nisan 1990 · s. 124 · 6 dakikalık okuma
Bilime Karşı Toplum Müdafaa Edilmeli mi?
Selim Çaldıranlı · Dr. · İnceleme

Batının son iki yüzyıldır yegane referans ve kriter olarak kabul ettiği bilimin yüz elli yıldır tanımlanmasına ve faaliyet sahasının belirlenmesine çalışıldı. Bilim bugün kurumlaşmış müesseseleriyle icra edilmekte ve ürünlerini insanlığa iyi ve kötü uygulamalarıyla birlikte sunmaktadır. Bilim şu âna kadar kendisine giydirilen elbiselerin hepsini reddetti. Bilime giydirilmeye çalışılan bu elbiseleri reddeden P. Feyerabend bilim filozofu ‘Anarşiktik Bilgi Teorisi isimli modeliyle ortaya çıktı. Oldukça tenkidçi bir yaklaşımı olan bu bilim adamının bazı görüşlerini sizlere özetlemeye çalışacağım.
(önemli bir açıklama:Bu yazı şüphesiz İslam noktai nazarından tenkid edilebilir. Zira yazar yapılan bir ifrata karşı tefrit yapma yoluna gitmiştir. Bütün batılı düşünürlerin eserlerinde bu nokta görülebilir. Bu açıdan, Batı toplumunun yapısı ve onun benzerini ülkelerinde körü körüne inşa etmek isteyen toplumların durumlar, hayalimizde canlandırılarak okunmalıdır.)
Yazar, toplumu ve onun kurumlarını bilim dahil bütün ideolojilere karşı müdafaa kampanyası başlatmıştır. O’na göre bütün ideolojiler belirli bir bakış açısına sahiptirler. Onların sınırlı bakış açısı ve yaklaşımları, toplumun bütün ihtiyaçlarını karşılayamaz. Bütün ideolojiler birer kıssa (hikâye) gibi okıınmalı ve değerlendirilmelidir. Her bir ideoloji pek çok ilginç şeyler söylerken, burada büyüleyici yalanlarını da telkin eder. İdeolojiler tenkidci bir yaklaşımla değerlendirilmeli, mutlak doğrular olarak görülmemelidirler. Şimdiye kadar bilim, otoriteye ve hayali sayılan şeylere karşı savaşmada en iyi şekilde kullanıldı. Batı dünyası olarak dini bilimlere ve skolâstik düşüncelere karşı kazandığımız düşünce hürriyetini bilime borçluyuz. Batı insanını düşüncenin antik ve klasik şekillerinden yine bilimin aydınlatıcı ışığı kurtardı. Bugüne kadar yegâne bilgi edinme yolu olarak seçtiğimiz bilimden çok şey öğrendik ve pek çok milletlerin ulaşmaya hedef edindikleri büyüleyici batı medeniyetini ve teknolojisini kurduk. Bilim ve aydınlanma (aklı ilâhlaştıran düşünce akımı) aynı şeyi ifade eden terimler haline geldi. Bilim yapmayan aydınlanamaz (münevver olamaz). Münevver olmak için bilimin rehberliğini kabul etmek gerekir. Bir zamanlar / Kropotkin, bilim hariç toplumun bütün geleneksel kurumlarını ve inançlarını saçma olarak gördü ve hepsini rafa koymaya çalıştı. İbsen 19. asrın kapitalist ve materyalistik ideolojilerinin en temel noktalarını tenkid ederken bilimi bundan muaf tuttu. Levi—Strauss batı entellektüel dünyasını şuna inandırdı ki; bugün batının ulaştığı başarı insanlık tarihinde ulaşılan en ileri noktadır. Bütün insanlığın savunduğu ideolojiler, bilim hariç, nisbî doğrulardır, bilim ise mutlak doğrulardan oluşur. Marx ve Engels ise bilimin başarıları karşısında, bilimin işçilerin sosyal ve düşünce hürriyetlerini kazanmalarına yardım edeceğine inanmışlardı. Yukarıda birkaçının ismini verdiğim, batılı entellektüeller aldatılmışlar mıydı acaba? Onların bilimin gerçek rolü hakkında yanıldıklarını söyleyebilir miyiz?
Feyerabendin bu sorulara cevabı, evetdir. Feyarabend inanır ki, insanların zihinlerinde yerleşmiş ve kalıplaşmış düşünce sistemini sarsan herhangi bir ideoloji, insanın beşeri ideolojilerin esaretinden kurtulmasına yardım eder.İnsanı geleneksel görüş ve inançlarını gözden geçirmeye zorlayan her bir alternatif görüş, insanın aydınlanmasına yardım eder ve 18. asırda bilim, batı insanının hürriyetini kazanmasında ve onun aydınlanmasında rol oynadı, 20. asırda ise bilimin aynı fonksiyonu gördüğünü söylemek çok zordur. Bilimde ve herhangi bir beşeri ideolojide mutlak olarak insani hürriyete götürücü bir unsur yoktur. Herbirisi bir önceki ideolojiye alternatif olarak doğmuştur. Dolayısıyla ideolojiler zamanla çürümeye ve kokuşmaya başlarlar ve insanların körükörüne takip ettikleri saçma ve yanlış dinler haline dönüşürler. Marksizme bakın; kendi kendinin idamını hazırlamıştır. Onu müdafaa edenler ona lanet okumaya başladılar. Kısacası, bugünkü bilimin rolü 1650’li yıllardaki rolünden çok farklıdır. Meselâ bugün bilimin eğitim de oynadığı role bakalım. Bir asır önce nasıl batıda dini hakikatler çok küçük yaşlarda çocuklara öğretiliyorduysa, bugün de gerçekler çok küçük yaşlarda çocuklara mutlak doğrular ve tabiatın yegâne izah tarzı olarak öğretilmeye başlandı. Bu şekilde çocuklarımızın olayları değişik açılardan görebilme kabiliyetleri erken yaşlarda öldürülmektedir. Üniversitelerde ise durum çok daha vahimdir. Bu kurumlarda öğrenciler resmi ve planlı şekilde hocalarının büyük ihtimalle modası geçmiş ve sınırlı olan bilgilerini sanki değişmez gerçeklermiş gibi bilim doktrini adı altında almak zorunda bırakılırlar. Hiçbir tenkitçi yaklaşım yapılmaksızın sanki bilimin tenkidçi yaklaşımı yokmuşcasına bilimin tabuları öğrencilere aktarılır. Kimse tabuları sorgulamaya cesaret edemez. Bir yandan da toplum ve onun oturmuş kurumlan çok ciddi ve aşağılayıcı biçimde ilkokul seviyesinden itibaren tenkid edilir. Ama yine bilim bundan muaf tutulur. Bugün bilim adamının söyleyeceği her söz veya vereceği karar bir asır önce papazların söylediği ve hiçbir sorgulama yapılmadan kabul edilen şeyler haline geldi. Batı dünyasında otoriteler ve kilise mensupları, bilim ile din arasında çatışmaya yol açmamak için her türlü tedbiri alma yoluna gittiler. Çünkü eğer bir uyuşmazlık olursa, kesinlikle bilim haklı ve doğru, kilise haksız ve yanlış demekti. Eğer çok detaylı şekilde batı toplumunu ve kurumlarını araştırırsanız, bilimin çok baskıcı bir rol oynadığım ve bilim isimli bir totaliter idare oluşturulmaya çalışıldığım görürsünüz.
Modern bilim düşünce hürriyetini engeller. Sebebine gelince, kendisi dışındaki bilgi edinme ve doğruyu araştırma metodlarını kabul etmez. Kendisinin metodunu izlemeyen bilgi edinme yollarının ürettiği bilgiler doğru değildir. Bir zamanlar inanıldığı gibi Bilim gerçekleri toplayıp ondan teoriler üretme faaliyetidir’ düşüncesi artık yanlışlanmışdır. Tersine teoriler gerçekleri şekillendirir ve düzene koyar. Bilim, kâinatı ve tabiatı izah etmede sadece aklın rehberliğini kabul eder ve güvenirliğinin çok yüksek olduğuna inanır. Teoriler ancak diğer teoriler referans verilerek kabul edilebilir. Üstünlükleri bir önceki teorinin eksikliğine veya iyi izah edilip açıklanamamasına bağlıdır. Gerçekte benimsediğimiz teoriler, çelişkilerle dolu olabilir, gerçeklerle uyuşmayabilir. Fakat o dönemde mevcut olan herhangi bir teoriden nispeten iyi olduğu için kabul edilir. Mevcutlar içinde kötünün en iyisi olduğundan iltifat görür. Batı insanı olarak mutlak doğru seçme ve karar verme standartlarına da sahip değiliz. Kullandığımız standart ve kriterler oldukça kompleksdir. Nasıl teoriler birbiriyle rekabet ediyorsa seçme ve karar verme kriter ve standartları da birbirleriyle rekabet ederler. İnsan olarak, genellikle tercihin ve seçimin yapıldığı tarihi ve sosyal şartlara en uygun standardı benimseriz. Reddedilen alternatifler, teoriler, standartlar, gerçekler, yok olmazlar. Onlar düzelticiler olarak iş görürler ve tercih edilen şeyin iyi anlaşılmasına yardımcı olurlar. Mesela totaliter rejimleri bildiğimizde, hürriyetin ve demokrasinin manasını ve avantajlarını daha iyi anlarız. Unutmayalım ki, hürriyetin ve demokrasinin avantajları kadar dezavantajları da vardır. Bizim sahip olduğumuz bilgi yüz binlerce standart tarafından seçilmiş ve yüz binlerce alternatiften oluşmuş bir okyanusdur. Bu alternatifler okyanusu, bizi hayali seçimler yapmaya zorlar ve alternatifler büyümeye devam eder. Neticede aklımızın seçme, hayal etme ve tenkid etme kapasitesini geliştirir. Eğer bir kimse son elli—altmış yılın bilim felsefesini gözden geçirirse görecektir ki, Popper, Lakatos, Kuhn gibi bilim filozofları bilime bir metod bulmayı başaramamışlardır.
Batı biliminin diğer bir özelliği üretilmiş net başarı ve neticelere sahip olmasıdır. Batı bilimi dışında kalan bilgi edinme yollarının bundan mahrum olduğu söylenebilir, fakat gözü kapalı söylenmiş bir sözdür. Bugün batı tıbbından daha müessir başka teşhis ve tedâvi metodlarının varlığına aşinayız. Bunlar batı biliminin ideolojisinden farklı ideolojiler üzerinde büyüyüp gelişmişlerdir. Telepatî, telekinezi gibi batı biliminin bilgi üretme yollarına yabancı garip olayların varlığına sahibiz. Bir kimse dese ki, bilim ruhlarımızı öldürmeye çalışırken, kilise ruhlarımızı kurtardı. Şüphesiz buna kimse inanmayacaktır. Niçin? Çünkü bugün üzerimizde bizi sadece bilimin kararlarını ve ürünlerini kabul etmeye zorlayan ve bunun dışındaki herşeyi reddetmeye teşvik eden ideolojik baskılar vardır. Telepati, telekinezi ve akupunktur gibi hâdiselerin bir gün meşrulaştırılıp, bilimin faaliyet sahası içine alınması ve bilimsel unvanına hak kazanması muhtemeldir ve kazanmaya da başlamıştır. Bu merhale bile ancak uzun süren direnmelerden sonra başarılabildi. Bilimin ürettiği sonuçlar daima bilim topluluğunun dışarıdan aldığı yardımlarla elde edilmiştir. Mekanik ve optik ressamlara; tıp, ebelere ve büyücülere çok şey borçludur. Mesela Çin’deki komünistler batılı uzmanların tekliflerini reddederek, geleneksel Çin tıbbının hastanelerde ve üniversitelerde çalışılmasını kabul ettiler. Bütün dünyadan yükselen ses şuydu: Çin’de artık bilim öldü. Netice, beklenilenin tam aksi oldu. Çin bilimi ilerledi. Batı bilimi ondan çok şey öğrendi. Bunlardan çıkarılacak ders şudur: Bilim çok şeyler yapıp başardığı gibi, diğer ideolojiler de çok şeyler yapıp başarmıştır. Bilimi diğer ideolojilerden üstün kılacak çok bariz üstünlükleri yoktur. BİLİM TOPLUMU AYAKTA TUTAN VE ONUN CAN DAMARLARINDAN OLAN PEKÇOK IDEOLOJİDEN SADECE BİRİDİR..