Sızıntı Arşivi

Ocak 1994 · s. 8 · 5 dakikalık okuma

Sibernetik Kültürün Perde Arkası

Yusuf Bayram · İnceleme

Sibernetik, canlıların beyin ve sinir sistemleri ile makinelerin kompleks mekanik veya elektronik sistemleri arasındaki ilişkiyi ve etkileşimi mukayeseli olarak inceleyen bir bilimdir. İnsanların makineleştiği, makinelerin insan gibi görülmeye başladığı günümüzde yeni bir kültürün doğmakta olduğunu görüyoruz: Sibernetik Kültür. Bu kültürün albenileri o kadar fazla ki perde arkasındaki dezavantajlarını düşünen insan sayısı çok az. Yepyeni teknolojik aletlerin, çalışmaktan hoşlanmayan insanların hayatını kolaylaştıran cihazların, süper bilgisayarların, iletişim ağlarının ve robotların göz kamaştırıcı ışıkları ve büyüleyici sesleri arasında insanlar, kendilerini nelerin beklediğinin pek farkında değiller.

Her nimet gibi bu kültürün nimetleri de zulüm, dalalet ve sefahat adına kullanılmadıkça insanlığın faydasına olacaktır. Fakat şimdilik gerçeklerle temennilerin tekabül ettiğini göremiyoruz. Zira sibernetik kültürün anası olan batı kültürü, çocuklarına adalet, hidayet ve iffet adına hiç ders vermemiş gibi gözüküyor. “Sen çalış ben yiyeyim”, “Sen kaybet ben kazanayım”, “Ben tok olayım da el-âlem açlıktan ölsün, bana ne” felsefeleriyle “kolay para” kazanma konusunda uzmanlaşan bu çocuklar, kendilerine kalkan eli çevirip annelerinin yüzüne çarpıyor. Bilgisayar programlamada ve şifre çözmede, bilim adamlarından daha fazla uzmanlaşarak ortalığı birbirine katmaları buna güzel bir misal. Bu entellektüel anarşistlerin çıkardığı elektronik terör, en az istihbarat örgütlerinin örtülü faaliyetleri kadar tedirginlik verici.

Teknolojik “yeraltı örgütleri”nin meşhur liderlerinden kabul edilen Synergy adındaki bir genç, bundan yirmi sene önce, oldukça masum gayelerle faaliyetlerine başlamıştı. Merak duygusunu tatmin etmek ve yeni şeyler öğrenmek için bazı sistemlere girmeye çalışan Synergy, bunu başaramayınca Bell Laboratuarlarında kullanılan ve bir tür suni zeka programı olan “C” dilini öğrendi. Daha sonra elektronik şifreleri çözmek, onun için çocuk oyuncağı haline geldi. Merak duyguları kabaran Synergy, arkadaşlarıyla birlikte, mahremiyet sınırlarına aldırmadan hükümet kurumlarına, askeri ve istihbarat örgütlerine ait sistemlere bile sızmayı becerdi. Sonunda yakayı ele veren ve o zamanlar 14 yaşında olan bu yaramaz dâhiyi FBI, kendi adına kullanmayı ihmal etmedi.

Robert Morris adında başka bir “elektronik terörist” ise, 1988’de INTERNET’e bir kurtçuk gibi dalarak, bu bilgisayar ağını delik deşik etti. Bir anda 6.500 bilgisayarın çalışmasını durduran Morris, ABD’deki bilgisayar sistemlerinde yaklaşık 200 milyon dolar tahribata yol açtı. Avukatları, kendisinin bunu kasten yapmadığını ispatladılar (!), yoksa 10.000 dolar gibi bir para cezasıyla kurtulamazdı.

Siberpunkların bütün bu faaliyetleri üzerine 1990’da gizli servis elemanları, bunların merkezlerini basarak cihaz ve programlarını müsadere ettiler. Bunun üzerine “demokrasi” yaftası altında, bir “hürriyet bayrağı” dalgalandıran siberpunklar, devletin sahip olduğu bilgisayar sistemlerinin etrafında hapishane demirleri gibi şifre engellerinin bulunduğu, bu demir kapılara benzeyen şifreleri çözüp fikir hürriyetiyle meraklarını tatmin etmenin suç olamayacağını iddia etmeye başladılar. Tabi yetkililerin cevabı gayet tatmin ediciydi: “Bilgiye erişmek, hürriyet gibi mutlak olur”, yani herhangi bir sınırlama bulunmazsa, çok risklidir.

Sibemetik kültür, “kaba kuvvete sahip olan değil, bilgisini kullanıp maharetini geliştiren daha güçlüdür” fikrini doğurmuştur. Belli vasıflara sahip olanlar sadece bir ülke çapında değil, dünya çapında sistemleri, bilgisayar ağlarını bir anda darmadağın ederek ulaşımı, iletişimi, ekonomiyi ve eğitimi felç edebilirler. Sibemetik kültürün ulaştığı bu noktada ondan istifade edenlerin, daha fazla menfaat elde etmek için bu sistemden vazgeçmeleri düşünülemez. Kısacası, elektronik gülü seven herkes, sivri dikenlerine katlanmak zorunda. İşin garibi, milletlerarası münasebetlerin çehresi de değişiyor. Diplomasi, politika, casusluk ve terörizm gün geçtikçe daha çok elektronikleşiyor. İnsan bu elektronik Drakula’nın, gelecekte ne gibi komplikasyonlara yol açacağını merak ediyor doğrusu. Bir inayet eliyle bu Drakula, insanların hizmetine amade bir melek haline getirilmezse, parlak bir gelecekten bahsetmek çok zor.

Günümüzde “kolay para” kazanmanın yollan çok fazla. Terminator filmindeki gibi çocuk yaştaki sakalsız dahiler, şifreleri çözerek oturdukları yerden para kazanabiliyorlar. Filmin “Kolay para sahibi olanlardan kolay para edinme” mesajı bir yana, paraların zırhlı arabalarla değil, bilgisayarla iletildiği bir devirde hırsızlık olayları için, şeytanın doldurduğu bir akıl silahı yeterli oluyor. Mevcut şifreleme teknikleri ne kadar iyi olursa olsun, açık ihtimal kapısını kapattıklarını kimse iddia edemiyor. Zaten kapasitesi ve hızı çok fazla olan bir süper bilgisayar kullanarak bütün ihtimalleri oldukça kısa bir zamanda deneyip şifreleri çözmek artık hiç de zor değil. Bu yüzden çoğu müessese, mevcut mahremiyetin göstermelik olduğu inancında. Bu sebeple “hayati bilgilerin” bilgisayar ağlarıyla irtibatlı olması çok riskli bir karar. Gerçi Pentagon gibi teşkilatların şifreleme bölümlerinde çalışan beyin kadrosu, herhangi bir üniversitedeki meslektaşlarından çok daha güçlü, fakat mahir hırsızların bol olduğu bir ortamda da kimse kendisini emniyette hissedemiyor.

Mahremiyeti muhafaza etmek üzere bazı kurumlar, sistemlerini açabilmeleri için kullanıcılara özel bir kart veriyorlar. Bu karttaki ve bilgisayardaki parola, rakam cinsinden her dakika değiştiriliyor. Bu sayede elektronik hırsızların işi iyice zorlaşıyor. Yakın bir gelecekte kullanıcıların sesini, parmak izini ve çehresini tanıyabilecek sistemlerin yaygınlaştırılması düşünülüyor.

Sibernetik kültürün risklerinden birisi de şahs ve husus hayatı zedelemesidir. Bir insana ait özel bilgilere, bilgisayar ağları yardımıyla ulaşmak da muhtemeldir. Birçok ailenin çocuklarının sayısından gelirine, ödediği vergiden daha çok neler tükettiğine kadar bir sürü malumat, belirli kurumlarda kaydediliyor. Kayıtlara ulaşmak ise imkânsız değil.

Öte yandan bilgisayar ağlarının bütün dünyayı kaplamasıyla sadece bilginin akışı değil, yanlış bilgilerin transferi de kolaylaşıyor. Bu ağlar yardımıyla her bir kullanıcı, milyonlarca insana bir anda aynı mesajı iletebiliyor. Adeta her bilgisayar sahibi, bir modemle buralara bağlanarak, bir çeşit TV istasyonu, bir tür gazete sahibi ve bir nevi yayıncı durumuna geliyor. Tabii böyle bir ortamda mutlak bir mahremiyetten de söz etmek mümkün değil. İnsanların birbirlerine ne gibi mesajlar ilettiklerini, bunların mahsurlu olup olmadığını takip etmek de gerçekten çok güç.

Sibernetik kültürün doğurduğu müzik, edebiyat ve sanat anlayışı da tam bir anlayışsızlık. Bayağı bir nihilizm ortalığı kaplamış. Resimli romanlardan bilgisayar oyunlarına kadar büyük bir medya, bu süfli kültürün hizmetinde. Bu arada olan zavallı gençlere oluyor. Bilim kurgu romanlarındaki bütün gariplikler önce bu gençlerin zihinlerine sonra da davranışlarına ve gerçek hayata aksediyor. Kısacası, sibernetik kültürde herşey tehlikede. Hiçbir kaide mevcut değil. Tıpkı “vahşi batı” gibi. Bu vahşeti kendi haline bırakmak hiç de makul olmasa gerek. Onu ıslah edecek mürebbilerin etrafımızda boy atması ise, bizler için büyük bir ümit ve şevk kaynağı.

Yusuf BAYRAM

KAYNAKLAR

- Brody, H., “Of Bytes and Rights”,Technology Review, NovemberDecember 1992, s. 23-29

- Charles, D., “Can we stop the databank robbers?”, New Scientist, 26 January 1991

- Rayl, A. J. 5., “Secrets of the Cyberculture”, Omni, November 1992, ss.59-67

- Stix G., “İletişimde Yeni Eğilimler:Siberuzay”, Bilim, Ekim 93, ss. 74-82

- Toffler, A., Yeni Güçler, Yeni Şoklar, Çev. Belkıs Çorakçı, İstanbul 1992, Altın Kitaplar Yayınevi

- Vehing, M. D., “Cracking the Code”, Popular Science, January 1993, ss. 71- 74