Sızıntı Arşivi

Ekim 1988 · s. 368 · 3 dakikalık okuma

Sevgi Ve Ebediyet Üzerine

Şemseddin Nuri · Edebiyat

Ebediyet, hakikatlerin çıplak dünyasıdır. Orada “an” geçip gitmez; zaman pörsümez; renkler solmaz ve “bütün” yekpareliğini muhafaza eder.

Ebediyet bir “vuzuh”tur. Her türlü mukayese ve nispetlerin eridiği ve herşeyin ilk defa kendisi olduğu; aşk ve sevginin yıldızlı bir uykuya daldığı ve “hiçliğin” bir hiç haline geldiği; yokluğun “yok” olduğu ve sarahatlerin serbest oyunlarını denediği ve ışığın gölgeler mahbesinde ölümsüzleştiği bir vuzuh!

Ebediyet, ölüm denen sırça kadehte sunulan bir hayat şarabı ve ezel tarafından gelen diriltici sesin beka canibinde duyulan aks-i sedası ve kader kaleminin muvazenesindeki, mimarisi hiç bozulmayacak olan ve her türlü hendese ölçüsünün üstünde resmedilen, faniliğin bitimine koyduğu son noktası ve tek cümleyle; melekûtun tebessüm eden simasıdır.

Ebediyet, bütün varlığa ait bir duaya verilen kabul cevabıdır. Bu rahmani cevap olmasaydı, tadılan her lezzet geçip gitmesiyle; uzun bir hasaretin, her sevgi ve muhabbet onulmaz bir hicranın, cismaniyete karşı ruhun kazandığı her muvaffakiyet, yarını olmayan gizli bir mağlubiyetin, insanı diğer bütün canlılardan üstün kılan o sınırsız istidat ve kabiliyetler, sadece onu mas- kara eden bir zavallılığın ve hele bu dünyada karşılığı hiç görülmeyen ve görülmeyecek olan binlerce his ve duygu, çıldırtan bir tebzir ve israfın başlangıcından öte ne olabilirdi? Ve o zaman zavallı N. Ataç’ın şu ifadelerine hak vermek icap etmez miydi?

“Olmamak, yok olmak... Kolay mı katlanmak o düşünceye? Biliyorum, bu dünyadan başka bir dünya yoktur, yüreğim durduğu an artık bir şey duymayacağım.” Öldüm” diyemeyeceğim için ölmüş olmak acısı nedir bilmeyeceğim. Mezarda üstüme yılanlar, çıyanlar, akrepler üşüşecek, bütün etim çürüyüp parça parça çözülecek; sonra kemiklerim de çürüyecek. Ben duymayacak, acısını çekmeyecek olduktan sonra bana ne? Bana ne olur mu hiç? Biliyorum onların hepsinin olacağını, çekmeyeceğim o acının düşüncesiyle bugün bin katını çekiyorum...

Başka türlü de düşünebiliriz. Benim ölümümle, bu dünyada sevdiğim ne varsa hepsi benim için ölmüş olacak. Su güzel ağacı, adeta kendimi unutarak gezdiğim şu yolu, bütün şu sevdiğim yüzleri bir daha göremeyeceğim. Bir tanesinin ölümüne katlanamazken hepsinin birden yok olmasına nasıl katlanayım?”

Zavallı Ataç, daha sonra şöyle feryat ediyor:

“Ey vücudumu, bütün benliğimi yavaş yavaş saran, günden güne daha hızla saran yokluk! Bil ki seni hiçbir zaman sevmeyeceğim, senden nefret ediyor, tiksiniyorum...”

Eğer, ölüm onun yanlış olarak zannettiği gibi bir hiçlik ve kabir bir yokluk çukuru olsaydı, elbette ki bu feryat ve isyan insanlığın müşterek ızdırabının eksik ve cılız tercümanı olurdu. Ancak ebediyettir ki, bu onulmaz derde bir derman ve bu yanık feryada bir zulal ve bir mayi zemzem olur ve olmuştur dal.

Evet, insanda sınırsız ve mevcudatın büyük bir kısmıyla alakadar cami bir istidat ve kabiliyet vardır. Ve aynı insan sonsuz bir sevgi ve muhabbetin de zengin bir madeni gibidir. Onun içindir ki insan, koca dünyayı hanesi ve bütün bir cenneti kendi öz bahçesi gibi sever ve onlara muhabbet eder. Hâlbuki onlar da onun gibi fanidirler. Bir kısmı ondan önde, geri kalanı da onunla beraber göçüp gidecekler.. Ve işte bu düşünce insana, sevgi ve muhabbeti nispetinde; ancak his ve duyguları adedince bir azap ve bir ızdırap çektirir. Ne acıdır ki, çekilen bunca çilenin fail ve müsebbibi insanın yine kendisidir. Çünkü o, sonsuz bir güzelliğe perestiş için verilmiş bu seçkin duyguyu, geçici ve fani güzelliklere sarf etmiş ve şimdi bu kusurun cezasını ayrılığın ızdırabıyla çekmektedir... Zaten ayrılıktan gelen bütün feryatlar, ebediyet şarkısının hazin bir nağmesidir ki, esasen bütün sevgililer bu nağmeyi terennüm ederler... Çünkü insan aslında sadece baki ve ebedi olanı sever. Diğer sevdiklerine gelince o, vehminin onlarda düşündüğü ebediyet ve beka saikiyle onları sevmiş ve daha sonra gördüğü aksi neticeyle de sessiz bir feryadın içine gömülmüştür.. Eğer bu neticeyi, vehmine kanmadan evvel sezebilseydi, insan ebedi olmayan hiçbir güzeli sevmezdi... Hem ebedi olmayan güzel de olmaz ki...

Cismin ebetle alakası sadece bulunduğu andır. Çünkü geçmiş ve gelecek onun için madum ve yok olan bir imkândan ibarettir.

Kalbin dairesi cisimden çok daha geniş ve ebetle münasebeti de o nispette fazladır.

Ruha gelince o, asırlarca evveli ve asırlarca sonrayı aynı anda yaşayabilecek bir vuslat ve genişliğe sahiptir.

Durum böyle olunca, insanın elinde, daha dünyada iken ebediyetle güreş tutma ve faniliğini yenerek ebetleşme imkânı var demektir. O da hiç şüphesiz; cismaniyeti terk ile kalb ve ruhun hayat dairesine girmektir...

Bunu becerebilen nice büyük veliler kısacık ömürlerini bütün bir ebediyete mahbes ederek, faniliğin yüzünü beka suyuyla yıkayıp ebedileştiler... Şimdi sıra bizde; bu yolu takip etmek ve sadece Ebedi Güzel’i sevmekle...

Şemseddin Nuri