Eylül 1992 · s. 16 · 13 dakikalık okuma
Pozitivizmin Türkiye''ye Girişi ve Modern Türk Edebiyatı Üzerindeki Tesirleri -2

Pozitivizmin Modern Türk Edebiyatı üzerindeki tesirlerine girmeden önce, şu husûsu önemle belirtmek, altını çizmek istiyorum. Bizim burada üzerinde duracağımız, pozitivizmin etkisinde kalmış edebiyatçılarımızın durumu, aslında, genel olarak o devrin Türk aydınlarının durumudur. Çünkü edebiyat topluma özellikle o toplumun aydınlarına, okumuşlarına tutulmuş bir aynadır. Biz, edebî eserleri okuyarak, sadece o devrin edebiyatçılarının değil, o devrin aydınlarının hayata bakış tarzlarını, dünya görüşlerini, duygularını ve düşüncelerini de öğrenmiş oluruz. Yani edebî eserler, aynı zamanda toplumu bize en iyi şekilde tanıtan birer sosyal belge özelliğini taşır. Yazarlar da toplumun, özellikle aydınların duygu ve düşüncelerine tercüman olan kişilerdir. Bu yüzden onların hayatlarını ve eserlerini istisnaî örnekler olarak değil, o toplumun hayat macerasını anlatan, gösteren, yansıtan birer örnek olarak görmek lâzımdır.
Modern Türk Edebiyatı, 1839 Tanzimat Fermanı'yla başlar ve günümüze kadar devam eder. Bu devir edebiyatı, Yeni Türk Edebiyatı, Türk Teceddüt Edebiyatı, Batı Teshindeki Türk Edebiyatı, Avrupaî Türk Edebiyatı, Tanzimat Sonrası Türk Edebiyatı gibi çeşitli adlarla adlandırılmıştır. Prof. Ahmet Hamdi Tanpınar ise bu devir edebiyatına "Medeniyet Buhranı Edebiyatı" adını verir. Bizce bu, Tanzimat Sonrası Türk Edebiyatı'nı en güzel şekilde karşılar. Çünkü buhran, bu devir edebiyatının en bâriz vasfıdır ve bu yönüyle diğer devirlerden kuvvetle ayrılır.
Modern Türk Edebiyatı'nda Şinasî'den Hâmid'e, Beşir Fuat'tan Fikret'e, Ziya Gökalp'ten Yahya Kemal'e, Necip Fazıl'dan Nazım Hikmet'e, Peyami Safa'dan Ahmet Hamdi Tanpınar'a, Cahit Sıtkı'dan Orhan Veli'ye, İlhan Berk'ten Turgut Uyar'a kadar en hâkim çizgi, bunalım ve buhrandır. Bu bunalım ve buhranın temelinde de "koyu teolojik bir toplumda" yayılmakta olan pozitivizm vardır. Türk edebiyatçıları ve Türk aydınları, 150 senedir pozitivist değer yargılarıyla, gelenekten gelen, toplumun bin seneden beri sahip olduğu inançlarından gelen değer yargıları arasında bocalamakta, bunalmakta ve ne yapacağını bilememektedir.
Şinasî (1826-1871), Ziya Paşa (1829-1880), Namık Kemal (1840-1888), Abdülhak Hâmid (1852-1937), Recaizâde Mahmut Ekrem (1847-1914), Sami Paşazâde Sezai (1859-1936), Ahmet Mithat Efendi (1844-1912) gibi isimlerin temsil ettiği birinci ve ikinci Tanzimat neslinin tam anlamıyla pozitivist olması mümkün değildi. Çünkü onların büyük kısmı düzenli bir orta öğrenim bile görmemiş, çoğunlukla kendi kendilerini yetiştirmişlerdi. Şahsiyetlerinde gelenekten gelen çizgiler daima ağır basmıştı. Fakat yine de yabancı dil bilmeleri, Avrupa'ya gitmeleri birçok pozitivist eseri okumaları onlarda da gelenek ve inançlar hakkında bir takım tereddütlere sebep olmuştu. Meselâ bazı Batılı kaynaklar, Şinasî'nin, bu Modem Türk Edebiyatı'nın ilk temsilcisinin Avrupa'dan ateist olarak döndüğünü yazar. Eserlerine ise dikkatle baktığımız zaman, pozitivist, ateist belirtilerle karşılaşırız. Şinasî'nin, devrin sadrazamı Mustafa Reşit Paşa için yazdığı kasideler, bunun tipik örneklerini teşkil eder. Bu kasidelerde Şinasî, Mustafa Reşit Paşa'dan "Medeniyet resûlü" diye bahseder; yine onu "fahr-ı cihân-ı medeniyet" diye yüceltir; onun devrini "vakt-i saadet" olarak gösterir. Şinasî'nin Mustafa Reşit Paşa için kullandığı bu tabirler, onda bazı şeylerin nasıl kaybolduğunu gösterir. Şinasî'ye kadar bu tabirler, sadece Hz. Muhammed (sav) için kullanılmıştır. Sadece O, "fahr-ı cihan" olarak görülmüş, sadece O'nun devri "vakt-i saadet", "asr-ı saadet" olarak adlandırılmıştır.
Ziya Paşa ve Namık Kemal ise kendileri pozitivist olmasalar bile, Monlesquieu, J. J. Rousseau. Voltaire gibi 1789 Fransız İhtilali'nin meydana gelişinde önemli bir rol oynayan filozofların eserlerini Türkçe'ye tercüme ederek pozitivizmin Türkiye'ye girmesine yardımcı olmuşlardır. Onların bu tercümeleri, aydınlarımız üzerinde etkili olmuş, onların pozitivizmi benimsemeleri için bir zemin hazırlamıştır. Çünkü, eserleri Türkçe'ye tercüme edilen bu filizoflar, aynı zamanda Auguste Comte"un bazı fikirlerinin kaynağını teşkil ederler. Daha sonraki yıllarda da hızlı bir şekilde devam eden tercüme faaliyetinin, pozitivizmin Türkiye'ye girişinde önemli bir etkisi olmuştur. Meselâ, pozitivizmin edebiyatta karşılığı demek olan " naturalizm"in en tanınmış temsilcileri olan Emile Zola. Guy de Maupassant'ın eserleri ile Ernest Renan, H. Taine gibi pozitivist filozofların eserlerinin Türkçe'ye tercümesinin bu tesirde önemli bir rolü vardır.
Bir yıl Paris'te bir kolejde, daha sonra da bir müddet İstanbul'da Amerikan Koleji'nde okuyan Hâmit'te ise pozitivist düşünceler daha belirgindir. Özellikle Gârâm'da, Hâmit. felsefi fikirler içinde bocalar, cevaplandıramadığı bir çok soru sorar. Ve Mehmet Kaplan'ın ifadesiyle "hiç bir zaman insicâmlı bir dünya görüşüne sahip olamaz" (14).
Ne âlemdir bu âlem akl u fikri bî-karar eyler mısraı, onun içinde bulunduğu durumu çok güzel anlatır. Hâmit'in hayat, kâinat ve insan karşısında aklı ve fikri bî-karardır. O, hayatta ne yapacağını bilmeyen insandır.
İlk tanınmış Türk pozitivisti ise Beşir Fuar'tır (1852-1887). 1852 yılında doğan Beşir Fuat, ilk tahsilini Fatih Rüşdiyesi'nde yapar. Daha sonra Cizvitler Mektebi'nde okur. Fransızca'yı burada öğrenir. 1867-1870 yılları arasında Askerî İdâdi, daha sonra ise Harbiye'de tahsiline devam eder. Harbiye'yi bitirdikten sonra çeşitli askeri görevlerde bulunur ve 1884'te askerlikten ayrılır. "Beşir Fuat, pozitivizmin kurucusu Auguste Comte'un ve onun muakkipleri olan Littre, Claude Bernard, Spencer, Stuart Mil ve Lewes'in hemen bütün eserlerini okumuş ve benimsemiştir" (15). Ayrıca materyalist ve ateist Ludwig Buchner'in de onun üzerinde önemli tesirleri vardır. Beşir Fuat, hayatı boyunca çevresindeki insanlara onların eserlerini tavsiye eder.

O ayrıca edebiyatta, pozitivizmin gereği olarak naturalizmi savunur, "...yalnız Divan edebiyatına karşı değil, Tanzimat'tan sonra Batılı romantikleri taklit eden yazarlara karşı da saf ilim ve realizm adına şiddetle hücum edecek, Cumhuriyet devrinde Orhan Veli'nin yaptığı gibi teşbih, istiare, mecaz, nevinden edebî vasıtaların lüzumsuz olduğunu ileri sürecektir" (16).
Çeşitli dergilerdeki yazılarıyla, neşrettiği veya neşredemediği halde devrin aydınları arasında elden ele dolaşan eserleriyle, pozitivizmin ve naturalizmin Türkiye'deki ilk tanınmış temsilcisi olan Beşir Fuat'ın, hem Abdülhak Hâmit, Recâizade Mahmut Ekrem, Sami Paşazâde Sezai, Muallim Nâci, Ahmet Mithat Efendi gibi çağdaşları üzerinde hem de Tevfik Fikret. Hüseyin Rahmi, Halit Ziya Uşaklıgil, Cenap Şahabettin, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın, Ziya Gökalp gibi daha sonra gelen nesil üzerinde ciddî tesirleri olmuştur.
İstanbul'da bilek damarlarını keserek ve nasıl öldüğüne dair notlar tutarak 35 yaşında intihar eden ve cesedini de Tıp Fakültesi'ne armağan eden bu ilk Türk pozitivist ve naturalisti, Türk edebiyatına ve Türk aydınlarına bir de önemli bir miras bırakır: "BUNALIM ve BUHRAN"
Bu miras ciddî bir şekilde, Servet-i Fünûn Edebiyatı'nda (1896-1901) görülür. Servet-i Fünûncuların hemen hepsi pozitivist bir anlayışa sahiptir. Halit Ziya, Mehmet Rauf. Hüseyin Cahit Yalçın ve Ahmet Şuayp'ın nesirlerini, Tevfik Fikret ile Cenap Şahabettin'in şiirlerini incelediğimiz zaman onların âdeta pozitivizmin esaslarını kendileri için bir "âmentü" haline getirdiklerini görürüz. Bunun en tipik örneği Tevfik Fikret'tir.
1867 yılında İstanbul'da doğan Fikret, 1888 yılında Galatasaray Sultânîsi'ni bitirir. Fikret, gençlik yıllarında çok dindardır. Namaz kılar, ibadetlerine dikkat eder; çok tatlı bir sesle Kur'ân okur (17). Devletine, padişaha bağlıdır. 1891 yılında 25 yaşındayken "Mirsad Mecmuası'nın "satâyiş-i hazret-i padişahî" konulu şiir yarışmasında birinci olur. Yine aynı yıl Mirsad Mecmuası'nın Tevhîd konusunda açmış olduğu şiir yarışmasında da Fikret, aşağıya bir bölümünü aldığımız şiiriyle birincilik kazanır.
İlâhî! Kalpler vardır ki aşkınla münevverdir
İlâhî! Ruhlar vardır ki vaslınla mübeşşerdir
Benim kalbimde, yâ Rahb! Aşk ile ol nura mazhardır.
Benim ruhum da neyl-i vaslına ya Rabb! Talep-gerdir!
Değildir kulluğundan başka lezzetten gönül âgâh! Senin lütfundur ümidim, senin meczubunum Allah!
Aşağıdaki "Sabah Ezanında" adlı şiirini de bu yıllarda yazmıştır:
Allahü Ekber.. Allahü Ekber...
Bir samt-ı ulvî: Güya tabiat
Hâmuş hâmuş eyler ibadet
Allahü Ekber... Allahü Ekber
Bir samt-ı nâlân: Güyâ avâlim
Pinhân ü peydâ, nevvâr ü muzlim;
Etmekte zikr Hallâk' ı dâim.
Allahü Ekber... Allahü Ekber...
Bir samt-ı ulvî: Kalb-i tabiat,
Bir samt-ı nâlân: ruh-ı avâlim
Etmekte zikr Hallâk'ı dâim
Etmekte ra'şan ra'şan ibadet.
Bütün bu mısraların şâiri Fikret, daha sonra pozitivist ve materyalist bir dünya görüşüne sahip olacaktır. Çünkü o, Batı tarzı bir eğitim veren Galatasaray Sultânîsi'nde okumuştur. Fikret'in Özellikle 1896 yılında Robert Kolej"e Türkçe öğretmeni olması ise sanki Galatasaray'daki pozitivist eğitimini tamamlamak içindir. Yabancıların hâkim olduğu bu okulda Fikret, her geçen gün değişir; inançları zayıflar, dünya görüşü başkalaşır. Uç-beş yıl eski inançlarıyla tereddütleri arasında bocalar, bir kurtuluş yolu arar. 1897 yılında neşrettiği "İnanmak İhtiyacı" adlı şiiri, inanmak ile inanmamak arasında bocalayan şairin, ruh halini çok güzel anlatır.

Şair 1900'lü yıların başlarında artık tamamen pozitivist bir dünya görüşüne sahiptir. Sis, Tarîh-i Kadîm, Tarîh-i Kadîm e Zeyl gibi şiirlerinde bütün dinleri, Allah'ı, ahireti, melekleri inkâr eder. Tarihe hücûm eder. "Haluk'un Amentüsü" adlı şiiri bu bakımdan çok dikkat çekicidir. Fikret'in bütün mânevî duygularını kaybettiğini gösterir. Bu şiir âdeta, Auguste Comte'un "Pozitivizmin İlmihali"'ne benzer. Onun orada onaya koyduğu esasları, değerleri ortaya koymaya çalışır. Fikret, bu şiirinde:
Şeytan da biziz, cin de, ne şeytan, ne melek var:
Dünya dönecek cennete insanla inandım
derken Auguste Comte'un İnsanlık Dini'nin savunuculuğunu yapar.
Aklın, o büyük sâhirin i'cazı önünde
Bâtıl geçecek yerlere hüsranla, inandım
.....................
Birgün yapacak fen. şu siyah toprağı altın
Herşey olacak kudret-i irfanla... inandın,
mısralarında ise akıl ve fenni yüceltir. Ona göre akıl ve fen mucizeler gösterecek, insanlığın bütün problemlerini halledecektir. Fik ret sadece buna inanır. Bu, tamâmen Auguste Comte pozitivizmi dir. Fikret'in kendi ifadesiyle "irfanı tabiyyet değiştirmiştir ' Sahip olduğu değerler açısından, bizden biri değildir artık o. Fakat irfanı tabiyyet değiştiren sadece Fikret değildir. O, sadece bir cins isimdir. Onun gibi nice Türk aydınının irfanı, tabiyyet değiştirmiş, daha niceleri de değiştirecek tir. Bir millet için ne trajik durumdur bu.
Servet-i Fünun devrinden kısa bir süre sonra 1908'de II. Meşrutiyet ilan edilir. 1909'da iseII. Abdülhamit tahttan indirilip yönetim tamamen İttihat ve Terakki Partisi'nin eline geçer. Bu tarihî ve siyasi olay pozitivizmin Türkiye'de güçlenmesine ve daha hızlı yayılmasına sebep olur çünkü İttihat ve Terakki'nin önde gelen simaları pozitivist bir anlayışa sahiptir. Meselâ pozitivist filozof Emile Durkheim'in çok ciddî bir şekilde tesiri altında kalan Ziya Gökalp, İttihat ve Terakki'nin Mer kez-i Umumiye azâsıdır ve İttihatçılar üzerinde büyük bir tesire sahiptir.
İttihatçılar ülkenin tanınmış bütün pozitivistlerini önemli makamlara getirirler: Ahmet Rıza'yı (1859-1930) milletvekili seçerek meclis başkanı yaparlar. Servet-i Fünun Edebiyatı'nın tanınmış tenkitçisi pozitivist Ahmet Şuayp'ı (1876-1910) ise Maarif Meclisi üyeliğine getirip ardından İstanbul Maarif Müdürlüğüne tayin ederler. Rıza Tevfik, milletvekili seçilip Maarif Bakanı olur ve Darülfünun felsefe hocalığı yapar. Hüseyin Cahit, Vefa İdâdîsi Müdür Muavinliğine, ardından Mercan İdâdîsi Müdürlüğüne, Salih Zeki, Galatasaray Sultânîsi Müdürlüğüne, 1912'de Maarif Müsteşarlığına, 1913'te de Darülfünun Müdürlüğüne getirilir.
Bu verdiğimiz örnekler çok açık bir şekilde gösterir ki, II. Meşrutiyet'ten sonra ülkenin idaresi ve özellikle eğitimi, tamamen pozitivistlerin eline geçmiştir. İmparatorluğun bütün eğitim sistemine onlar hâkimdir.
II. Meşrutiyet'ten sonra pozitivizm, bu müsbet şartlar altında hızla gelişir ve pozitivistler sahip oldukları yeni imkânları ve hürriyet ortamını da değerlendirerek daha rahat, daha cüretli bir şekilde çatışmalarına devam ederler.
Bu devirde pozitivizmin etkisinde kalmış edebiyatçılarımızın sayısı ise çok fazladır: Baha Tevfık, Abdullah Cevdet, Ömer Seyfettin, Sahabettin Süleyman, Memduh Süleyman, Bekir Fahri, Rıza Tevfik, Ahmet Şuayp, Hüseyin Cahil, Ziya Gökalp bunların en tanınmışlarıdır. Bu yazarlarımızın hepsi üzerinde ayn ayrı durmamız burada mümkün olmadığından, bir kaçı üzerinde kısaca durmak istiyoruz.
I. Meşrutiyet devrinde yaşayan Beşir Fuat'ın, II. Meşrutiyet devrindeki en büyük takipçisi pozitivist, materyalist, naturalist akımın savunucusu Baha Tevfik'tir. Baha Tevfik (1884-1914) 1884 yılında İzmir'de doğar. İlk ve orta tahsilini İzmir'de yapıp, daha sonra 1904-1907 yılları arasında İstanbul'da Mülkiye'de okur. II. Meşrutiyet'ten sonra ise 1909'da İstanbul'a yerleşip çok aktif bir şekilde yazı hayatına katılır. 30 yaş gibi, çok genç bir yaşta ölmesine rağmen, yirmiyi aşkın kitap, yüzlerce makâle yayımlar. Bir çok gazete ve dergi çıkarır, bir çoğunda da yazarlık veya başyazarlık yapar. Beşir Fuat'ın Türkçe'ye tercüme edip, kamuoyunun baskısından çekinerek o devirde yayımlayamadığı Ludwig Buchner'in "Madde ve Kuvvet"ini yayımlar. Bütün eserlerinde pozitivist, materyalist, ateist, Darvinist fikirlerin propagandasını yapar. Edebiyatta ise naturalist romancı Bekir Fahri'yle birlikte naturalizmi, İzmir'de liseden ve İstanbul'da Mülkiye'den arkadaşı Fecr-i Âti şairi Sahabettin Süleyman'la birlikte immoralizmi savunur ve immoralist hikâyeler neşreder. Liseler ve fakülteler için ders kitapları hazırlar.
Bütün mesaisini Türkiye'de pozitivist değerlerin yerleşmesi için harcar. Çok genç yaşta ölen bu zeki, hareketli yazarımızın, Ömer Seyfettin, Ya-kup Kadri, Şahabettin Süleyman gibi edebiyatımızın en tanınmış simalarının fikirlerinin şekillenmesinde büyük rolü olur. Mesela, Ömer Seyfettin'in naturalist hikâyeci Guy de Maupas-sant'ı çok beğenmesi, ideal sanatçı olarak görmesi, yine naturalist romancı Emile Zola'yı severek okuması, Gustave Flaubert'i kendisine örnek alışı ve Beşeriyet ve Köpek, Bûsenin Şekl-i İptidâisi, Tuğra, Kesik Bıyık, Pireler, Herkesin İçtiği Su, Pamuk İpliği, Gurultu gibi birçok hikâyesindeki pozitivist, ateist ve Darvinist yaklaşımları, toplum olaylarını hep akılcı açıdan ele alma alışkanlığı, eski töreler ve geleneklere karşı çıkışı önemli ölçüde Baha Tevfik tesiriy-ledir (18).
Bu devirde Servet-i Fünun, Ulûm-ı İktisadiye ve İçtimaiye Mecmuası, İçtimaiyat Mecmuası, Felsefe Mecmuası, Piyano Mecmuası, Düşünüyorum Mecmuası, Zekâ Mecmuası, Dr. Abdullah Cevdet'in çıkardığı İçtihat Mecmuası gibi mecmuaların da pozitivizmin Türkiye'ye girmesinde ve yerleşmesinde önemli rolleri olmuştur.
"Cumhuriyet devrinde ise 'pozitivist anlayış, katı şekliyle kafalara ve müesseselere yerleşme imkânı bulmuş, adeta bir îmân sistemi haline gelmiştir" (19). Bunun tesirleri Cumhuriyet devri edebiyatında ve edebiyatçılarında açıkça görülür. "Bu nesilde metafizik endişe, ahlâkî dram,kudsiyet ve ulviyet duyguları mevcut değildir... Bu devirde açıkça dinî duygular aleyhinde edebî eserler de kaleme alınmıştır' (20). Bu devirde sadece Mehmet Akif, Yahya Kemal ve Necip Fazıl dinî duygulan terennüm eder. Fakat Akif ve Yahya Kemal Cumhuriyet nesline değil, II. Meşrutiyet nesline mensuptur. Necip Fazıl, bu devirde nesli içinde yapayalnızdır.
Cahit Sıtkı ve Orhan VelVnin şiiri Türk edebiyatında dinî duygunun kayboluşunu çok güzel gösterir. Bu devir edebiyatında, pozitivizmin etkisiyle "din duygusunun yerini, onun tam zıddı olan bir duygu, dünya duygusu alır"(21).
O nesil bu duyguyu "hayat sevgisi", "yaşama sevinci" gibi tabirlerle adlandırır. "Andre Gide'nin "Dünya Nimetleri" bu neslin el kitabı olur... aşk duygusu, yerini şehvet ve çapkınlığa terkeder" (22). Orhan Veli âşık olmaz, onun sevgilisi değil, kendi ifadesiyle "dostu" veya "vesikalı yâri" vardır. Orhan Veli, "Aşk Resmî Geçidi" adlı şiirinde bu dostlarını birincisi, ikincisi, üçüncüsü diye tam onikincisine kadar sayar. "Freudizm ve Libido" fikri bu devir roman ve şiirinde mühim bir yer tutar... Artık kadın, ruhla dolu, erkeğin ruhunu yükselten büyük bir varlık değil, sadece meslek arkadaşı, şehvet ve ihtirası tatmin eden bir alettir. Bu devirde korkunç bir zinaya ait bütün eserler tercüme olunur.
Aşk duygusunun bu seviyeye inmesi, kadının sokağa dökülmesi, aile hakkında beslenilen fikirleri de değiştirir. Gençler evlenmeyi, aile yuvası kurmayı lüzumsuz bulmaya başlar. "Düşman" piyesinde olduğu gibi, evlenme müessesesi ile alay eden eserler tercüme olunur. Dinî duygunun zevalini terennüm ettiğini söylediğimiz Cahit Sıtkı, aşk ve aile duygularının sükûtu demek olan bekârlığa ait şiirler yazar. Bekârlık müşterek bir tem haline gelir. Edebiyatta kadının ruhundan çok, vücuduna ait telmih ve tasvirler artar.
"Bu devir edebiyatında din, aşk ve aile duygulan gibi tarih temi de sükût eder... Maziye karşı kuvvetli bir reaksiyon olduğu için gençlikte tarih duygusu kalmaz. Gençliği, Türk tarihinden soğutmak için edebiyat kitaplarına millî mehafir değil, en kötü sahneler alınır" (23).
"Bu devirde korkunç bir aydınlar ihanetine rastlarız. Kalbini ve kafasını yitiren, etten robotlar etrafı sarar" (24).
Bu devrin edebiyatçıları Halide Edip'ten Yakup Kadri'ye, Behçet Kemal'den Kemalettin Kamu'ya, Cahit Sıtkı'dan Orhan Veli'ye, Bedri Rahmi'den Oktay Rıfat'a.. Turgut Uyar'dan Cemal Süreyya'ya.. Nazım Hikmet'ten Kemal Tahir'e, Sabahattin Ali'den Sait Faik'e kadar büyük bir çoğunluğu pozitivizmin tesiri altında kalırlar.
Bu devirde Necip Fazıl, Peyami Safa, A. Hamdi Tanpınar gibi birkaç edebiyatçımız istisna edilirse, millî ve mânevî değerleri işleyen, pozitivizmin tesirinden önemli ölçüde kurtulmuş yazarlarımız ancak 1950'li 1960'lı yıllardan sonra yetişmeye başlar.
Kısaca özetleyecek olursak, pozitivizmin tesiriyle Modern Türk Edebiyatı'nda yavaş yavaş millî ve manevî değerlerden uzak, dünyevî ve materyalist bir edebiyat meydana getirilmiştir.
Halbuki Batı'nın tenkit dalında Nobel ödülü verdiği T. S. Eliot'a. göre bu vasıfları taşıyan bir edebiyat yozlaşır (25). "Din ve ona dayalı bir ahlâk şuurundan yoksun" olan bir edebiyat büyük bir edebiyat olamaz, eksik kalır (26). Çağdaş yazar, mânânın, ruhun, maddeye üstünlüğünün" farkında olmak zorundadır. "Sanatta en önemli mes'ele bu anlayıştır" (27).
Batı'da, pozitivizmin etkisinde kalan, millî ve manevî değerlerinden uzaklaşan çağdaş edebiyatı, maddecilik ve aşırı dünyevilikle suçlayan, çağdaş yazarlara mânânın, ruhun maddeye üstünlüğünü anlatan, onları din ve ona dayalı bir ahlâk şuuruna davet eden Eliot gibi büyük yazarlar ve tenkitçiler yetişmiştir. Ve Batı, çağdaş edebiyata bu ağır tenkitleri getiren Eliot'a, tenkit dalında Nobel ödülü vermiştir.
Bizim en büyük eksiğimiz, çağdaş edebiyata yol ve yön gösterecek Eliot'lardan mahrum olmamızdır. Ve bunu başarmadan da modern edebiyattan başarılı, büyük eserler beklemek mümkün değildir. Pozitivist, maddeci, aşırı dünyevî, din ve ona dayalı bir ahlâk şuurundan yoksun, mânânın maddeye üstünlüğünün farkında olmayan bir edebiyat büyük bir edebiyat olamaz.
DİPNOTLAR
14) Edebiyat Üzerine Araştır. I, İst. 1976, s. 313
15) Orhan Okay, Beşİr Fuad, İst. 1969, s. 187
16) M. Kaplan. Şiir Tahlilleri, 5.b, İst. 1975, s. 68
17) Mehmet Kaplan, Tevfık Fikret, İst. 1971, s. 74
18) Bu konuda geniş bilgi için bkz. Rıza Bağcı, Baha Tevfık-Ömer Seyfettin Münasebeti ve Baha Tevfik'in Ömer Seyfettin Üzerindeki Tesirleri, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları Dergisi, nr. 5, İzmir, 1989, S. III-125
19) Bolay, Felsefi Doktrinler Sözlüğü, s. 212
20) M. Kaplan, Nesillerin Ruhu, İst.. 1967, s. 18
21) a.g.e.. s. 18
22) a.g.e.. s. 19
23)a.g.e..s. 19
24) a.g.e.. s. 17
25) T. S. Eliot, Edebiyat Üzerine Düşünceler, Ankara, 1983, s. 114
26)a.g.e..s. 116
27) a.g.e.. s. 114