Sızıntı Arşivi

Aralık 1990 · s. 512 · 4 dakikalık okuma

Perdelerin Ardında(3)

Mehmet Erdoğan · Edebiyat

Resûl-ü Ekrem bir gün sahâbîlere:“Yarın bu sancağı öyle birine vereceğim ki Allah O’nu sever O da Allah’ı sever”. buyurdu. Herkes pür sevinç bayrağın kendisine verileceği hayâliyle mütelezziz. Fakat acaba kime verilecek tereddüdü de gönüllerini meşgül ediyor. Ertesi gün Resûl-ü Ekrem: “Ali nerde” dedi. Sahâbîler: “Hastadır Ya Resûlallâh” dediler. Resûl-ü Ekrem Hz. Ali’nin evine gitti. Ve “Nasılsın Ya Ali?” diye sordu. Hz. Ali: “Hastayım Ya Resûlallah, dedi. Resûl-ü Ekrem, O’na dua buyurdu ve ayağıyla dokundu: “Haydi kalk” dedi. Hz. Ali’nin o anda hastalığı hemen geçiverdi. Hz. Ali diyor ki: “Ondan sonra o hastalığa bir daha yakalanmadım”. O gün sancağı Hz. Ali’ye verdi Resûl-ü Ekrem. Hayber önüne gittiklerinde kalenin müthiş surlarıyla karşılaştılar. Hz. Ali: “Beni karşı tarafa kale duvarından mancınıkla aşırınız” dedi. Öyle yaptılar ve Hz. Ali Hayber kal’asının kapısını bir hamlede çekip kopardı. Ve yere savurdu. Müslüman ordu kale kapısından girdi ve Hayber fethedildi.

Hayber kal’ası bir engeldi müslümanlar için, bir sütreydi. Fakat kaldırılınca o karanlık iklim de nûra kavuştu. Şimdi dıştan içe dönüyoruz kalb ve ruh kal’amızın içindeki yahûdi-misâl nefsimize sesleniyoruz. Ey nefis yahûdisi, ey karanlığın en kesif noktasında yüzen hamakat timsâli zavallı mahluk! Ey gecede bocalarken aydınlığın ruh-efzâ dünyasında tayerân ettiğini zanneden anka.. Ey kelepir peşinde koşma noktasında nicelerini fersah fersah gerilerde bırakan; hizmet noktasında, yükseliş ikliminde gerilerde kalan zavallı. Ey perdeler içinde perdelere sarılmış gül goncası değil, sefalet dikenleri arasına sıkışmış böcek gibi bir türlü çıkış noktasını bulamayan feylesofluk taslamaktan da geri kalmayan echel... Ne zaman hakikat Ali’sine teslim olacaksın. Kalb kapını bir kuvvetli el, bir kudsî pazu yere sermesi mi gerekir Hakk’a dönmen için. Gel artık kalk ve hakikat yüzüne çekilen peçeyi kaldıran şu kudsîler ordusuna âmâde ol. Yıldız kervanına katıl. Mi’raca doğru yüksel. Boşlukta nurlu iz bırakan ışıktan atların tevhid mührüyle nakışlı nallarından tatlı bir sed bırak şu gök kubbesine. Bir zamanlar Nebîler Nebisi’nin “Bilâl’in sabah namazı için abdest almaya giderken nalınlarının çıkardığı sesi Cennet’te duydum” deyişine uygun bir senfoni bırak semalara.. Senden yere düşen, göğe serpilen, suya inen, ışığa yerleşen, rüzgâra binen, taşa konan iyilik güzellik tohumları şafak sütresi çekilir gibi yeniden doğuşun türküleriyle bir gün her yer ve yönü melek kanatlı bahar goncalarıyla doldursun. Şevk ve şavk kelebeklerinin çaktığı gamzeden ortalıkta bir ışık cümbüşü, bir şehrâyin oluştursun.

Asr-ı saâdet galaksisi ne zaman sütresini kaldırır ve ortasındaki Nur Kaynağını gösterir bize. Mus’ab elinin kanlı sütresinin çekildiği güne simetrik bir gökkuşağı oluşuna ruhlarda kırmızı renkten yeniden bahar gülleri renk alacak. Sabah güneşi altın ışıklarını o yed-i beyzâ besteden derleyecek.. ve deste deste son devrin dertlilerine sunacak.

Ebû Akîl’e çadır perde olmayacak. Kolu koşmasına perde olmayacak. Boş yere konuşmak, nefes tüketmek “Limenil debre” sözüne perde olmayacak. O yine semalara kanatlanacak. Yermuk vadisi onun koluna, ayağına zincir vuramayacak. Bukağısını geçiremeyecek ayak bileklerine..

Şeytan şaşkın. Bu kola ayağa nasıl zincir vuramamıştı? Bu yiğit hangi yalçın engelleri delip geçmişti de böylesine bir metafizik gerilimle ok gibi hedefine varmıştı. Bu altın okun kutlu okçusu kim? Bu gökkuşağı misali kudsî yayın Cennet ibrişiminden, kuvvetli kirişini kim germiş? Kim germiş ve bu oku kim fırlatmış Müseylime’nin bağrına. Hz. Ömer, Oğluna: “Oğlum o ömür boyu şehadet aradı. Ömür boyu perdeleri geçmeyi diledi”. diyordu. Belki onun için sütreler bir tentene, bir şeffaf tül gibiydi. Hedefi görüyordu o şahin bakışlı. Menzile varmak için Resûl-ü Ekrem’in elinde gerilime ermişti. Cafer-i Tayyar gibi kanatlanmıştı Yermuk vadisine ve inmişti yıldırım gibi, bir nötron bombası gibi küfrün bağrına.

Bu ne müthiş bir tohum çatlayışıdır. Bu ne ümitli bir bahar fiskesiyle uyanıştır. Bu ne hayat verici bir kaynak gibi çağlayıştır. Bu buz dağlarının eriyiş, bu karların yüce dağlardan aşağılara doğru gün ışığı ile berrak bir suya dönüşüp akması, bu şakaklarda terden seylâblar oluşturmak; kandan, irinden deryaları aşmaktır. Bülbülün kanlı göz yaşları dökerek ağlayışı ve bahar türküleriyle çatlayışıdır. Fakat güle sunulan beste lüzumsuz mudur? Hayır... Gül bu besteyi duyar duymaz irkilir ve mevlevîler gibi döne döne sarındığı ipek tüllerden sıyrılır. Kırmızı rengini utancından yüzüne, bir sütre yapar ve şafağa uzanır. Işte Mus’ab, işte Ebû Akîl, işte Katâde, işte Muaz, işte Ammar bin Yasir.. hepsi de bu kutlu bestenin bir nurlu notası, ebed yolunun ışıklı işaret taşlarıdır.

Ey gönlünde hâlâ sütre taşıyanlar göz yaşlarıyla girin ruh dünyasına. Çile ve ızdırab toprağını içinizdeki şavk ve ihlas zonklayışıyla itiniz. Yol açınız özünüzden yükselen, vicdânınızdan nebeân eden fıtrî bestenize, iç sesinize, melek duanıza, ruh pınarının bengisuyuna, âti şafağına. Yol açınki, şafak tülleri çekilsin ve hakikat güneşi bütün ihtişâmıyla gönül gözünüze görünsün artık.

YAZARI: Mehmet Erdoğan