Sızıntı Arşivi

Kasım 1986 · s. 424 · 6 dakikalık okuma

Paleontoloji Geliştikçe

İrfan Sarsılmaz · Doç. Dr. · Paleontoloji

Doç.Dr. İrfan Sarsılmaz

(*) iIim ve Teknik Sh.4. Mayıs 1982.

(**) Evrim Anaforu ve Gerçek’den

Çeşitli ilim dallarındaki gelişmeler her geçen gün “Evolüsyon Faraziyesine” darbelerini vurdukça çatlayan ve yıkılan duvarların suni yapıştırıcılarla ve ilim adına yapılan sahtekârlıklarla ayakta duramayacağı anlaşılmaktadır.

Darwinizm’e en büyük darbeler hiç şüphesiz ki Paleontoloji (Fosil ilmi) den gelmektedir. Zira her bulunan fosil, bütün türlerin ya ilk yaratıldıkları günden bu yana anatomik hususiyetlerinin tamamını aynen muhafaza ederek geldiklerini veyahut da yine yeryüzünden ilk belirdikleri zamanki yapı hususiyetleriyle hayat sahnesinden çekildiklerini göstermektedir. Bir tek türden türe geçiş fosilinin bulunamamış olması, her türün başlangıçtan itibaren kendi ana hususiyetleriyle yaratılmış olduğu hakikatini ortaya koymuştur.

Ara fosil hususunda Darwinistleri en çok zora sokan hususlardan birisi de Cephalochordata alt şubesinden olan Branchiostoma lanceolatum (Lanset Balığı) ile Akciğerli balıklar (Dipnoi) ve Semenderler arasındaki hayali bağlantının henüz hiçbir fosil ile desteklenememesidir. Dolayısıyla omurgalılara geçiş ve balıklardan kurbağalara atlama taşı olarak kullanılacak fosil eksikliği Evrim nazariyesinin üzerinde büyük bir kambur olarak muhafaza edilmektedir.

Evrimcilere göre balıkların sürüngenlere; sürüngenlerin de kuşlara, dinazorlara, fillere ve insanlara dönüşmesiyle bugün var olan milyonlarca tür ortaya çıkmıştır. Milyonlarca yıllık uzun bir zaman periyodunun mevcut bulunması - onların inancına göre - küçük farklılıkların birikerek çok büyük değişiklikler meydana getirmesine yetmiştir. Bunlardan birine: “Tek hücreli bir canlı, mesela bir bakteri nasıl bir dinazor haline gelir?” diye sorulduğunda yığın yığın sözler sarfetse de, anlattıklarının özü şu tek cümleden ibarettir:

“Yeteri kadar uzun olan zaman içinde, tesadüfen meydana gelen mutasyonlarla, tabii seleksiyonun tesiri ve şartların da zorlamasıyla bakteriler dinazorlara onlar da başkalarına dönüşebilirler. Doğrusu bu iddia anlaşılabilir gibi değildir. Hele onlardan evrimci Dominique Leglu: “Kendi haline bırakılan kedilerden çok kısa bir zamanda kaplanlar türer” der (*) ki, hayret etmemek elden gelmez.

Şimdi bir de gerçekler dünyasına göz atalım. “Biyolojik evrim”in tek bir hücreden başladığı ve bugün mevcut olan bütün canlıların o ortak atadan ‘evrimleştiği” iddia edildiğine göre; bu türün yeterli uzunluktaki zaman içinde bir başka türe dönüşmesi için en az bir ara formun olması gerektiği gerçeği göz önüne alınırsa; bugüne kadar yer altından milyonlarca ara fosil bulmuş olmamız lazım geldiği neticesi ortaya çıkacaktır. Bir misalle konuya daha bir açıklık kazandıralım: Evrimciler, fosil arşivindeki kronolojik sırayı tetkik ettikten sonra, omurgalıların omurgasızlardan “evrimleştiğini” iddia etmişlerdi. Eğer bu doğru olmuş olsaydı, kısmen omurgasızlara, kısmen de omurgalılara benzeyen pek çok sayıda fosilin bulunması gerekirdi. Çünkü ma’lum iddiaya göre; dış yapısı sert, içi yumuşak bir canlının içi, dışına çevrilere, sert iç iskeleti çevreleyen ve yumuşak dokudan ibaret olan tamamen zıt anatomik yapıda başka bir canlı meydana gelmiştir. Böylesine büyük bir değişikliğin olduğunu ispat için tek bir ara fosil bile gösterilememekte, spekülasyonlarla iş idare edilmeye çalışılmaktadır

Evrimci görüş lehine çok büyük bir taviz vererek, bir türün tek bir geçiş dönemini müteakiben başka bir türe evrimleşebildiğini (!) farzetsek dahi, bugün elimizde en az 2 milyon çeşit geçiş formu fosili olması gerekirdi. Oysa bir tane bile bulunmamakta, çünkü “evrim” hadisesi yeryüzünde değil, sadece evrimcilerin zihinlerinde vuku bulmaktadır.

Hayatın başlangıcını izah için ortaya attıkları iddiaların yanlışlığının, son ilmi gelişmeler karşısında bütün ilim çevrelerince kabulü üzerine, evrimci görüşün “evrim nasılsa olmuştur, bunu ispat etmeye gerek yoktur” şeklindeki peşin hükümlülükten ibaret karşılığı, onlara ilk evolusyonculardan miras kalmış bir alışkanlık olsa gerektir. Charles Darwin’in kendisi de “İnsanın Türeyişi” adlı kitabında iddiasını ispat için “en güçlü ve ikna edici deliller” olarak, ortada olmayan bu ara fosilleri kullanmıştı. Darwin’e göre, ara fosiller o zamana kadar keşfedilmemiş olmasına rağmen, elde edilen neticelerin “evrim teorisi”yle (!) birleştirilerek değerlendirilmesi halinde, aranan geçiş dönemi canlılarının olmadığı manasına gelecek şekilde ters yorumlara düşmek gibi büyük bir hatadan kurtulmak mümkün olurdu. Bu mantık yürütme şeklini (!) şöyle ifade edebiliriz:

Ancak ve ancak “a, x’e eşitse”; “b, c’ye eşit” olur.

“a,x’e eşit değildir.”

Fakat bu yine de c’ye eşittir; çünkü “evrim” mutlaka olmuştur!

Bugüne kadar yapılan araştırmalarda en eski omurgalı balık, fosillerde % 100 omurgalı olarak görülmüştür. Fosil arşivinde amfibiler de balığa göre zamanımıza daha yakın olarak % 100 amfibi şeklinde bulunurlar ve katiyyen balıklarla karışacak bir görünüşleri yoktur.

Aynı şeyler sürüngenler, kuşlar ve memeliler için de geçerlidir. Mesela, Pterosaurların (uçan sürüngenlerin) kanat membranı son derece uzun olan bir dördüncü parmak tarafından destekleniyordu. Şayet Pterosaurlar gerçekten uçmayan sürüngenlerden evrimleşmişlerse; o zaman diğer anatomik hususiyetlerle beraber, dördüncü parmakta tedrici bir uzamayı da gösteren fosil ara formların bulunmuş olması icabederdi. Sürüngenlerden kuşlara geçişi gösteren; mesela, ön ekstremiteleri, kanatlara; pulları, tüylere dönüşme halinde olan bir tek fosil yoktur. Bu iddianın doğrulanabilmesi için benzeri birçok hususiyetleri taşıyan organlara sahip mesela alt ekstremiteleri, arka ayaklarla tüneme ayakları arasında; kemikleri, ağır sürüngen kemikleriyle, hafif kuş kemikleri arasında olan - ara form fosilleri bulunmuş olmalıydı.

Bilindiği gibi evrimci görüş jeolojik devirler boyunca hayvanlarda çok büyük değişikliklerin meydana gelmiş olduğunu “varsayar” ve her bir değişikliğin hayvanın lehine sayılacak yeni bir yapı şekliyle neticelenmesini şart koşar. Darwin, 1859’- da yazdığı bir mektupta, her farklılaşmanın bir avantajı olması gerekir demiş, fakat ne bu mektubunda ne de herhangi bir kitabında canlılarda böyle değişmelerin olduğunu ispatlayacak delillerden bahsetmemiştir. ProtGoodrich’de evrimi müdafaa etmek için yazmış olduğu kitabında, bu konuyu şöyle geçiştirmeye çalışmıştır: “Geçiş dönemini tahayyül etmek, çoğu zaman zor olmaktadır.” Dewar adlı ilim adamı ise daha ileri giderek bunun “zor” değil, “imkansız” olduğunu söylemektedir. Dewar görüşünü, bu mevzuda yazmış olduğu bir kitapta enteresan bir şekilde anlatır. Burada hatırlanması gereken şey; her yeni değişmenin hayvan için daha avantajlı olması gerektiği hususudur. Mesela evrimciler temel iddialarından biri olan “memeli-balina” geçişinde, bir kara memelisinin zamanla deniz hayvanı şeklini aldığını söylerler. Bunun için o memeli önce arka ayaklarını kullanmaktan vazgeçmeli ve bir kuyruk halini alıncaya kadar onları arkasından sürüklemeli, sonra da kalçasını küçültmelidir. Balina suda doğuran bir hayvan olup, yavrularını yine suda emzirir. Ana balina, sütü yavrularının ağzına basınçla püskürtmek için hususi kaslar geliştirmeli, yavrusunun ağzını iyice yapıştırabilmesi için memesinin etrafına halka şeklinde bir başlık geçirmelidir. Ayrıca yavruda da, ciğerlerine süt kaçmaması için nefes borusunun; yutağın en uygun yerinde, en uygun yapıda yerleştirilmiş olması gerekir. Karada emzirme ile suda emzirme arasında bir geçiş safhası olamayacağına göre, bütün bu değişiklikler yavrunun doğuşundan önce meydana gelmelidir.

Evrimciler bu zayıf noktayı, henüz yeterli sayıda fosil bulunmadığını öne sürerek kapatmak istemektedirler. Fakat, bu iddialarının da aslı yoktur. T.N.George, bu gerçeği şöyle dile getirir: “Fosil arşivimiz fakirdir diye mazeret beyan etmenin hiç manası yoktur. Bazı yerlerde bu materyal incelenemeyecek derecede zenginleşmiştir.’ Fakat 150 yıldır aralık- siz yapılan bütün araştırmalara rağmen yarı balık—yarı sürüngen, yarı sürüngen— yarı kuş, yarı maymun—yarı insan bir mahluk fosili bulunamamıştır.

Yaratılış düşüncesine göre ise hayat, ara soylar olmadan her tür için ayrı bir ilk ata ile başlamıştır. Fosil arşivleri de tamamen bu görüşü destekler mahiyettedir. Evrime inananlar, iddialarının doğruluğunu ispat için göstermeleri gereken milyonlarca ara fosilin bulunmayışı gibi çok büyük bir eksiği; morfolojik olarak birbirlerine bir parça benzeyen, fakat son zamanlarda ayrı ayrı türler olduğu ortaya çıkarılan birkaç canlıya ait kalıntılarla, bunların birbirlerinden evrimleştiği intibaını vermeye çalışan bazı hayali soy ağaçları hazırlayarak göz ardı etmeye çalışmışlardır.