Şubat 1990 · s. 6 · 12 dakikalık okuma
Ölüm Üzerine Düşünceler

Yusuf Alan
Bir gün güneş bizsiz doğacak. Kaçınılmaz bir hakikat bu. Bu hakikata insanların yaklaşımı oldukça farklı. Bilhassa batılı, yani bâtıla gönül vermişler, ölüm bilmecesini bir türlü çözemiyorlar.
Bir ara, Almanla mektuplaşmıştık. Bana, daha genç olduğunu söylüyor, ihtiyarların işi olan dinı meselelerle fazla uğraşmamamı tavsiye ediyordu. Ölüm hakkındaki düşüncelerini de şöyle yazmıştı:
"Senin akıbetin Türkiye'de bir yerde, bir mezarlığa gömülmek; benimki ise, ölümümden sonra soğuk bir mezarda, bir tabut içinde dinlenmek olacak. Yirmi sene kadar sonra mezarım boşaltılıp kemiklerim bir kenara atılıverecek. Yani, gelecekteki cesetlere yer açılacak... İrlanda'ya yaptığım bir bisiklet gezisinde ıssız bir mezarlıkla karşılaştım. Bazı mezarlar açılmıştı; içlerine baktım. Bir kafatasıyla bir sürü kemik gözüme ilişti. Çok etkilemişti beni. Etrafa saçılmış kemiklerle vücudumdakiler arasında hiçbir fark yoktu. İnsan, içinde taşıyor ölümü. Sonra şöyle devam ediyordu: "Ölümün varlığı, hayatın sınırlı olması yaşamımızı teşvik ediyor. Eğer ölüm olmasaydı, kimse kendini zora koşmayacaktı. Bu yüzden hayat sıkıcı, kasvetli ve monoton olacaktı".
Batılılarda bu şekilde, ölümü hayatın bir nevi katalizörü olarak görme eğilimi umumiyetle mevcuttur. Savunma mekanizmalarının eseri olan bu çeşit akıl yürütmeler onları tatmin etmekte midir? Emelleri sonsuza kadar uzanmış, acımasız firakların elemleriyle şaşakalmış bir haldeler. Çâresiz kalan insanların şaşkınlıkları na işte bir misal:
Muhterem bir zata çok çektirmiş birinin son günlerini dinlemiştim birinden: "Yapayalnız kalmıştı. Arayıp soran ne bir eşi dostu, ne de akrabası vardı. Gündüzleri orda burda uyuklardı. Herhalde geceleri uyuyamıyordu. Pijama giymekten, yatağa girmekten korkarmış".
Ölüme karşı elinden gelen tek şey: Pijama giymemek!
ÖLÜMÜN KAÇINILMAZLIĞI:
"Her nefs her an ölümü tadma durumundadır" (1).
"Doğrusu kendisinden kaçtığınız ölüm mutlaka karşınıza çıkacaktır". (2)
"Nerde olursanız olun,sağlam kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size yetişecektir". (3)
"Ölüm gerçeği kaçınılmazdır. İnsan bu hakikatin farkındadır. Bu tecessüs hayatını büyük ölçüde etkiler." (4)
25 yaşında bir batılı genç şunları söylemiş: "Emin olduğum bir tek şey var. Bir gün ölüm gelecek. O benim değişmeyen tek dostum. O gün, onun karanlık kollarına atılacağım." (5)
Bir doktorun ifadeleri: "Tedavisi olmayan bir kanser türüne yakalanmış bir hastanın yanında duruyorsunuz. Hasta ameliyat, kematerapi, şuâ tedâvisi geçirmiş. Bilimin temin ettiği bütün etkili yardımlara rağmen, hasta hâlâ acı çekmekte. Açıkçası, şimdilik başka bir tedâvi yok, daha doğrusu ölümün tedâvisi yok." (6)
BOŞ ÇARELER:
"İnsan, ölümle ilgili meselelere çeşitli çözümler arar. Aralıksız zevk veya çalışma peşinde koşarak içindeki işkencelerden kurtulmaya çalışır. Kendisini etrafındaki câzip şeylerin bir kuklası haline getirir. Ama itminane eremez, bunalımlı ve huzursuz kalır." (7).
"İnançsızın korkusu kendisini öyle rahatsız eder ki, beynini kemiren bu kahredici düşünceden kurtulmak için çılgınca kaçışlara saplanır, kendince çâre arar. Kimisi uyuşturucu maddelere veya alkole başvurur. Bazıları da delice yaşamaya eğlenceye dalarlar. Bu yollar, beyinleri geçici olarak uyuşturmaktan öteye gidemez. Bazı kimseler ise, zihninde karşı bir düşünce kurma yolunu dener: ÖLÜMÜ VE YARATICIYI İNKAR ETMEK. Bunu sesli olarak açıklayarak, vicdandan dışarıya taşan ölüm korkusunu bastırmak ister (8).
İnsanların çoğu ebediyyen bu dünyada kalacağını tevehhüm eder. Fantaziyeler medeniyeti, insana bu vehmi bir burhanmış gibi göstermeye çalışmaktadır: "Bütün insanlar ölecek. Normal olarak, şuurlu bir insandan bu gerçeği göz önünde bulundurması beklenir, ama medeniyetimizin bir hilesiyle ölüm diye birşey yokmuş gibi görünür. Şimdiye kadar ölümden bu kadar nefret, edilmemiştir." (9).
Bazı insanlar da vücutlarının âdeta çelikten, polatdan yapılmış olduklarını zannederler: "Her gün, her geçen gün, insanlar ölüm sarayındaki odalarına yerleşiyorlar. Hayatta kalanlarsa parçalanıp dağılmayan kandan ve kemikten yapılmış olduklarını ümit ediyorlar. Bundan daha komik ne olabilir".(10).
"Ölümün sadece başkalarının başına gelen bir hâdise olduğunu tasavvur ederek ondan kurtulmaya çalışırız." (11) "Allah'ı unutup da Allah'ın da kendilerini kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmayın." (12)
Kendini unutmuş, kendinden haberi yok. Mevti düşünse, başkasına verir. Fena ve zevali görse, kendine almaz. Ama ömrünün son demlerinde, gaflet perdesi biraz aralanınca, ölüm korkusu iliklerine kadar işler.
ÖLÜM KORKUSU:
Ölümün bilinmezliği bizi korkutur. Korkulan şey, ölüme beklenmedik bir şekilde yakalanmak değil; benliğin ve varoluşun yok olmasıdır. Ölümün söz konusu olmadığı durumlarda dahi bazen günün birinde gerçekten yok olabileceğimizi düşünüp bir an için korku ile ürpeririz." (13).
Jung'un ifadeleri de şöyle: "Tek başınasınız. Geceleyin zifiri karanlıkta, ortalıkta ne görülen, ne de duyulan birşey var. Sadece geçmişte kalan o uzun yıllar uğrayıp geçiyor, bir de akrebin ne kadar ilerlediğini acımasızca gösteren nahoş gerçekler ve yavaş yavaş, karşı konulamayan bir şekilde yaklaşan ve sevdiğin, arzuladığın, uğrunda çalışıp çabaladığın, ümit bağladığın herşeyi sonunda yutuverecek karanlığın duvarı... sonra hayat hakkındaki bütün emellerimiz birden meçhul bir yere saklanıverir ve korku, o uykusu kaçan insanı, birisini boğan battaniye gibi çepe-çevre sarıverir (14).
Batılı psikologlar, ölüm korkusunu umumiyetle şu sebeblere bağlamaktadırlar:
1. Ölüm herşeyin sonudur.
2. Şuur kaybı korkusu.
3. Yalnızlık korkusu.
4. Bilinmeyene karşı duyulan korku.
5. Ceza korkusu.
6. Geride bıraktığı insanların başına gelebilecek şeyleri düşünmekten doğan korku.
7. Başarısızlık korkusu: Yapmayı ümit ettiği şeyleri yapmak için artık fırsat yoktur(15).
Bir başka batılı araştırmacıya göre, "ölüm korkusu", mutlak yok oluş ve benlik kaybıyla ilgili bir korkudur. Ama ölüm hâdisesi şahsi tecrübelere dayandığı için hayal ve kavramcılığın (conceptualism) ötesindedir. Kimse mutlak bir yok oluşu, kendine has şuuru, yani nefsi kaybetmeyi, sonsuza kadar şuursuz kalmayı tam mânasıyla hayal edemez. Bu yüzden ölüm korkusunu her yönüyle ifade eden cümlelere pek rastlanmaz; zira insan neden korkması gerektiğini de tam olarak bilmemektedir. Benliğin kaybedilmesinin verdiği korku ve ölüme götüren birçok vesile hakkında (hastalık, kazalar, afetler) bunaltıya (anxiety) yol açmaktadır (16).
ÖLÜMÜ HAYAL ETMEK:
Ölümün hayal edilemiyeceği doğrudur, çünkü insanın başına bir kez gelir. Ancak "uyku" gibi ölüme benzeyen hâdiselerin yardımıyla, bir derece onu tasvvur edebiliriz. Fakat hiç hayale, faraza lüzum kalmadan herkes bu kısa ömür ağacının başındaki tek meyvesi olan kendi cenazesine bakabilir. Onunla yalnız kendi şahsının mevtini gördüğü gibi, bir parça öbür tarafa, gitse, asrının ölümünü de görür; daha bir parça öbür tarafa gitse, dünyanın ölümünü de müşahede eder.
"İnsanlar ölümü aynelyakin bildikleri halde dirilmeyi hakkelyakin biliyorlar. Yani, bir insan, ölümü ancak diğer insanların veya nebatat ve hayvanatın ölümüyle biliyor. Bizzat kendi başından geçmediği için hayatta kaldığı müddetçe ölümü ancak aynelyakin bilebiliyor. Dirilmeyi ise hakkalyakin biliyor. Çünkü bir defa başından geçti. Bundan elli sene önce yokluk aleminde iken bugün var olan insan, öldükten sonra dirilmeyi aklen inkâr edemez"(17).
NÜKLEER BOMBALAR:
21 yaşında bir delikanlı şunları söylüyor: "Bir hafta geçmesin ki nükleer bir felaketten endişe duymayayım. Gazeteyi veya dergiyi okurken sanki kafama balyozlar iniyor. Çocukluğumda, atomik bir bomba ile öldürülme düşüncesine karşı sağır geçinirdim, ama büyüdükçe, şayet New York, Boston, Londra gibi büyük şehirlerde kalırsam, genç yaşta ölebileceğimi farkettim" (18).
18 yaşında bir genç: "Atom bombası ölümü maddileştirdi ve manâsız hale getirdi."(19).
Enaniyetin getirdiği şövenizm ve humanizmle batılı, toplumunun, bir bakıma, bütün insanlığın bâki (!) kalması davası yanında, kendi ölümünü ehemmiyetsiz görebilmektedir, ancak nükleer savaş tehlikesi onun bu ideallerini de akim bırakmıştır: "Bir nükleer savaş sadece ölümün bireyselliğini değil, toplumu ve tarihi imkânsız kılarak, sosyal ölümsüzlüğü ve mahvedebilir" (20).
ÖLÜMÜN TABULAŞTIRILMASI:
Batılı bir sosyologa göre ölümün tabulaştırılmasının sebebleri de şöyle:
"Ölüm hakkında konuşmayı yasaklarız. Onun varlığını inkâr ederiz. Adeta ondan kaçarız. Çocuklarımızın onu araştırmasını, onun hakkında sorular sormasını yasaklarız. Ölümden bahsederken fısıltıyla konuşuruz. Ölümü ürkütücü, çirkin ve garip görürüz" (21).
"Ölümün tabulaşmasının en önemli sebebi kelimelerle ifade edilemeyen bir mefhum olması. Onu anlamaya çalışmak akla işkence gibi geliyor, çünkü düşünerek "yokluğu" idrak edemiyor insan"(22).
ÖLÜM ve ÇOCUKLAR:
"Ölüm hakkındaki görüşler, çocuğun hissi gelişiminde önemli unsurlar olmaktadır ve çocuğun davranışları, bir ömür boyu etkisini gösterecek olan bu tür görüşlerden etkilenmektedir" (Rochlin, 1967).
"Ölüm hakkındaki fikirler bir çocuğun problemlerinin kaynağını teşkil edebilir" (23).
"Çocuğun müşahede ettiği ölümle ilgili menfi hâdiseler, ani veya daha sonra ortaya çıkabilecek psikolojik rahatsızlıklarla ilişki içindedir" (24).
ABD başkanına çocukların yazmış oldukları birtakım mektuplarda da bu gerçek açıkça görülmektedir: "Sayın Başkan, sizin ölümünüz milli bir felaket olacaktır, ama ya ben ölürsem, benim için kim ağlayacak?" "Ben 10 yaşındayım. Bana göre nükleer savaş kötü birşey, çünkü birçok masum insan ölebilir. Dünya bile tahrip olabilir. Ben ölmek istemiyorum. Ailemin ölmesini istemiyorum. Yaşamak ve büyümek istiyorum. Lütfen nükleer silahları durdurun" (25).
Nev'i beşerin hemen yarısını teşkil eden çocuklar, yalnız cennet fikriyle, onlara dehşetli ve ağlatıcı görünen ölümlere ve vefatlara karşı dayanabilirler. Ve gayet zaif ve nazik vücutlarında bir mânevi kuvvet bulabilirler. Ve herşeyden çabuk ağlayan gâyet mukavemetsiz mizac-ı ruhlarında, o cennet ile bir ümit bulup mesrurâne yaşayabilirler. Meselâ, cennet fikriyle der: "Benim küçük kardeşim veya arkadaşım öldü, cennetin bir kuşu oldu. Cennette gezer, bizden daha güzel yaşar". Yoksa, her vakit etrafında kendi gibi çocukların ve büyüklerin ölümleri; o zaif biçârelerin endişeli nazarlarına, çarpması, mukavemetlerini ve kuvv-i mâneviyelerini zir-ü zeber ederek gözleriyle beraber, ruh, kalb, akıl gibi bütün letâifini dahi öyle ağlattıracak, ya mahvolup veya divane bir bedbaht hayvan olacaktı...
ÖLÜM ve SORULAR:
"Ölüm bizden kim olduğumuzu sorar. Ölümle yüzyüze gelen bir insanın şu veya bu şekilde şu soruya cevap bulmak zorunda kalır: Ben kimim? (26).
Yakında öleceğini farkeden Koestenboum şöyle demiş: "Hakikatte hayattan beklediğim nedir? Varlığımın, insan olmamın gâyesi ne?" (27).
Ölüm sayesinde insan, gayet aciz, muhtaç ve fani bir varlık olduğunu idrak eder: "Ölüm, bizi, gerçek yalnızlığımızı ve son derece güçsüzlük ve ehemmiyetsizliğimizi farketmeye zorlar" (28).
Ebediyet ateşini başlatan kıvılcım da ölümdür: "Eğer şöyle durup bir düşünsek, şunu çok rahat farkedebiliriz: Hepimiz fâniyiz ölümle ve yüzyüze gelişin neticesidir ki hepimizin ebediyet ve ölümsüzlük için yanıp tutuştuğunu da keşfederiz" (29).
ÖLÜM ve ESPRİLER:
İnsanların bu kadar ciddi bir meselede niçin espri yaptıkları, aşağıdaki iki iktibasla su yüzüne çıkacaktır zannederim:
"James A. Pike'e göre ölüme karşı modern tutum, onu karşılamak istemediğimiz birşey olarak görme şeklindedir. Bu yüzden, ya ölüme güler geçeriz, tıpkı bir uyumsuzluk yaşarken yaptığımız gibi, veya onu kafamızın derinliklerine gömeriz" (Bowman, 1959).
"Eğer insanların ne hakkında espri yaptığını bilirseniz, onların neden korktuklarını tahmin edebilirsiniz" (Cameron, 1963).
ÖLÜM ve METAL MÜZİK:
Bazıları için bu başlık garip gelebilir, ama günümüzde metal müzik batılıların, bilhassa batılı gençliğin, hayat felsefesine tercüman olmada büyük bir yer teşkil etmektedir. Şu iktibaslar az da olsa bir fikir verebilir:
"Birisi yardım etsin bana,
Tanrım lütfen yardım et,
Herşeyi alıp götürmeye çalışıyorlar.
Bense ölmek istemiyorum.
Yavaş geçiyor zaman.
Dakikalar saat gibi." (30).
"Hayat sönecek gibi görünüyor,
Bir bir akıp giderken günler,
Kendi içimde kaybolmam,
Kimseyi ilgilendirmiyor,
Kaybettim artık yaşama arzumu
Ne verecek birşey mi?
Ne de bana verilecek birşey yok artık.
Hür olmak için ölmem gerek.
Dayanamıyorum bu cehenneme
Boşluk dolduruyor beni...
Beni benden başkası kurtaramaz, ama artık çok geç,
Düşünemiyorum artık, niye çabalamam gerektiğin bile.
Dün sanki hiç yaşanmamış gibi,
Şevkle selâmlıyor ölüm, beni; artık sadece elveda diyeceğim" (31).
ÖLÜM ve GENÇLİK:
Hayatı bir oyun olarak gören büyükler, ölümü de aynı abesiyet çerçevesinde açıklamaya çalışınca, gençlik ne yapacağını şaşırmaktadır: "Hayatın abesiyet ve boşluğu hakkında artık daha kötü kanaatlara sahibim. Bir piroman (x) tarafından imha edilmek çok kolay olduktan sonra" (32).
21 yaşındaki bu gencin ifadeleri, büyük enkazın sadece bir parçasını aydınlanmakta, kuruluşta olduğu gibi yıkılışta da çok büyük rol oynayan gençliğin, içinde bulunduğu durumun farkında olan bir sosyoloğun itirafları: "Eğer mevcut sosyal düzen güzellikle ya da gerekirse zor kullanarak, bir an evvel, kökten değiştirilmezse, gençliğimizin yaşamaya değer bir geleceği olmayacaktır" (33).
ÖLÜMÜN MAHİYETİ:
"Ehl-i iman için ölüm, vazife-i hayat külfetinden bir terhistir; hem dünya meydanındaki imtihanda, talim ve talimat alan ubudiyetten bir paydostur; hem öteki âleme gitmiş yüzde doksan dokuz ahbab ve akrabasına kavuşmak için bir vesiledir; hem hakiki vatanına ve ebedi makam-ı saadetine girmeye bir vasıtadır; hem zindan-ı dünyadan, bostan-ı cinâna bir dâvettir; hem Hâlık-ı Rahim inin fazlından, kendi hizmetine mukabil, ahz-ı ücret etmeye bir nöbettir" Ölüm, firak değil, visaldir, tebdil-i mekândır, bâki bir meyveyi sünbül vermektir; rahmet ve saadetin bir mukaddemesidir.
YOK OLACAKSAK NİÇİN VARIZ?
Mevcudatın hiçlikten gelip hiçliğe gittiğini iddia eden batılı düşünce, absürdizmi doğurmuştur. İki "hiç" arasında niçin varlıkların bulunduğunu kimse idrak edemiyeceği için, herşeyi "saçma" olarak telakki etmişlerdir. Gerçekten Alim-i Mutlak'ın ezeli ilmini, mutlak kudretini ve âhireti bilmeyen birisi için, "saçmalık" oldukça mantıkidir(!), fakat madem âlemde görülen hikmeti kimse inkâr edemez ve madem bu hikmet, bir Hakim'siz (hikmet sahibi) olamaz ve madem hakikatlerin zıdlarına inkılabı muhaldir. Hakim-i Ezeli ahireti getirmemekle absürdcülere yardım etmekten münezzehtir.
"Alemin, küfre göre hem başı, hem sonu "hiç"...
"İki hiç" arasında varlık olur mu ki hiç...
(N.F.K)
Ahiretin varlığına delil binlercedir. Burada zikredilen, bu delillerin sadece ufacık bir lem'asıdır. Ahiretin ispatı, ölümün nimet olması, şahsi ve içtimâi hayata faydaları meselelerini, bu konuda söz sahibi olan kitaplara havale ediyoruz.
Bu yazıda, batılıların ölüme karşı yaklaşımlarını özetlemeye, "Carpe diem'i (xx) ve "escapisma"i (xxx) düstur edinen batının çâresizliğini gözler önüne sermeye çalıştık. Peki nedir çâre?
"Meramın ölmemekse, ölmemek mümkün mü?" (M.A.E.)
Evet, madem ölüm öldürülmüyor ve madem kabir kapısı kapanmıyor, ölümün hayattan ziyade bir isteği var.
İnsan, ebed için yaratılmıştır. Onun hakiki lezzetleri, ancak marifettullah, muhabbetullah, ilim gibi ebediyetle ilgili hususlardır.
Madem cismen faniyim, bu fanilerden bana ne hayır gelebilir... Madem ben acizim, bu acizlerden ne bekleyebilirim... Benim derdime çare bulacak bir Baki-i Sermedi bir Kadir-i Ezeli lazım.
Dünya madem fanidir. Hem madem ömür kıssadır. Hem madem gayet lüzumlu vazifeler çoktur. Hem madem ebedi hayat burada kazanılacaktır. Hem madem dünya sahipsiz değil. Hem madem şu misafirhane-i dünyanın gayet hakim ve kerim bir müdebbiri var. Hem madem ne iyilik, ne fenalık, cezasız kalmayacaktır. Hem madem "Allah kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yükler" (34) sırrınca: Teklif-i malayutak yoktur. Hem madem zararsız yol, zararlı yola müreccehtir. Hem madem dünyevi dostlar ve rütbeler, kabir kapısına kadardır. Elbette en bahtiyar odur ki: Dünya için ahireti unutmasın, ahiretini dünyaya fedâ etmesin, ebedi hayatını dünya hayatı için bozmasın, mâlâyani şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misafir telakki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hare-ret etsin, selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin.
Evet, bu dünyada hepimiz birer misafiriz . .
Misafir, yolunu düşünmeli...
KAYNAKLAR:
x: Yangın çıkarma delisi.
xx: Gününü gün et, yarını düşünme felsefesi.
xxx: Hayatın yükünden, nâhoş gerçeklerden kaçmak için kendini başka işlere verme.
1) Al-i İmran 185, Ankebut, 57.
2) Cuma, 8
3) Nisa 78.
4) Vernon, Glen M. Sociology of Death, 1970 s. 34.
5) Psychology Today, June 1971 s. 80.
6) Vernon, a.g.e., s. 308.
7) Vernon, a.g.e., s. 34
8) Saygılı, Sefa Davranış Bozukluğunun Sebebleri, Zaman, 15 Haziran 1989.
9) Hoffman, Frederich J. Death and the Modern Imagination, s. 475.
10) Death in American Experience, s. 161.
11) Shibles, Warren Death, 1974 s. 97.
12) Haşr, 19.
13) Saygılı, a.g.e., s
14) Feltel, a.g.e., s. 4.
15) Felfel, a.g.e.,s. 333.
16) Levitt, Eugene E.The Psychology of Anxiety s. 176.
17) Kırkıncı, Mehmed Hikmet Pırıltıları, s. 78.
18) Shneldman, Edwin S., "Deaths of Man", 1973, s. 184.
19) Shneidman, a.g.e., s. 193.
20) Vernon, a.g.e., s. 36
21) Shneldman, a.g.e., s. 62.
22) Shneldman, a.g.e., s. 62.
23) Shibles, a.g.e., s. 268.
24) Shibles, a.g.e., s. 269.
25) Psychology Today, April, 1984, s. 24.
26) Vernon, a.g.e., s. 25
27) Shibles, a.g.e., s. 111.
28) Sheidman, a.g.e., s. 62.
29) Feifel, a.g.e., s. xii
30) Metallica, Ride the Lighting
31) Metallica, Fade to Black,
32) Sheidman, a.g.e., s. 134.
33) Masserman, J.H. Youth: A Transcultural: Psychlatric Approach, s. 164.
34) Bakara, 286.