Şubat 1990 · s. 12 · 3 dakikalık okuma
Modern İlim ve Kainatta İntizam
Mustafa Temiz · Bilim Felsefesi

New Scientist, Ocak 88'den: Terc. Mustafa Temiz
Pozitif ilimler, kâinatla teorik modeller arasında pek sözü edilmeyen fakat çok önemli bir münasebetin kabulü üzerine kurulmuştur. İlim adamları, kâinatta bir düzen ve intizamın bulunduğunu ve bu intizamın rasyonel bir şekilde araştırıldığı takdirde anlaşılabileceğini düşünerek yola çıkarlar. Aksi halde şimdiye kadar yapılan hiçbir ilmi gelişme mümkün olmayacaktı.
Kâinatın bir düzen üzerine kurulmuş olması, sistematik bir şekilde tasarlanmış olduğu, ilmin ötesinde İslâmiyet ve Hristiyanlık gibi semavi dinlerde de teyit edilmiştir. Hatta eski bir semâvi dinin kalıntısı olmasından şüphe edilen Budizm'de bile, kâinattaki intizama dair ifadeler görülmektedir.
Bütün dinler, kâinatı yaratan ve ondan farklı olan bir Yaratıcı'ya işaret etmektedir. Kâinat, her köşesinde bu Yaratıcı'nın imzasını taşır. Modern ilim öncülerinin ifadelerinde bu inancın izlerini görmek mümkündür. Dine inanmayanlar bile, kâinattaki intizam gerçeğine itiraz edememektedir.
Temel fizik, bu intizamın en bariz bir şekilde müşahede edildiği* ilim dalıdır. Fizik kanunları, tabiatta görülen sistematik hâdiselerin formüllerle ifadesinden ibarettir. Kütle çekimi gibi kanunlar, kâinatın her noktasında zamana bağlı olmaksızın icra edilmekte ve bu yönüyle, her zerreye sözü geçen zamana ve mekâna tâbi olmayan bir Allah inancını pekiştirmektedir.

Öte yandan kâinattaki kanunların hikmeti hususunda şimdiye kadar çok az bilim adamının araştırma yapması dikkat çekicidir. Ancak son yıllarda fizik kanunlarının mahiyeti hakkında fizikçiler ve kozmoğrafyacılar arasında artan bir alâka görülmektedir. Bu kanunlar nereden gelmektedir? Kanunların fiziki varlığı söz konusu olmadığına göre bunların yapıcı ve uygulayıcısı kimdir? Güneşin göbeğindeki bir proton, binlerce ışık yılı uzaklıktaki bir ku-asardaki protonla aynı kütleye sahip olması gerektiğini nereden bilmektedir? Akıl sahibi gözlemciler olan insanoğlunun varlığıyla bu kanunlar arasında nasıl bir münasebet vardır?
Yukarıda sıraladığımız soruların günümüzde bilhassa tartışılmaya başlanması bundan birkaç yıl önce ileri sürülen bir teori vesilesiyle oldu: California Üniversitesi'nden James Hartle ve Cambridge Üniversitesi'nden Stepnen Hawking, kâinatın yaradılışının ilk anındaki durumuyla ilgili "ilk şartlar kanunu" adlı bir hipotez ortaya attılar.
Genel olarak kanunların icrası bir takım hâdiselere bağlıdır ve sabittir. İlk şartlar ise hâdiselerin meydana geldiği vasatın dışında bir vasata atıfda bulunarak ifade edilebilir. Kâinatın yaradılışı anında daha geniş bir fiziki vasat söz konusu olmadığından buradaki şartları olduğu gibi kabul etmek durumundayız. Yaradılış, zamanın da başını temsil ettiği için daha önceki hâdiselere atıfda bulunmak mümkün değildir.

Hartle ve Hawking'in "ilk şartlar kanunu" üzerinde önemle durulması gereken bir nokta vardır: Böyle bir ilk şartlar kanununun fiziki nesnelerin haricinde, başka bir âlemde varlığı olması lâzımdır. İlim burada dinin getirdiği aydınlatıcı hakikatlere muhtaç olmaktadır. Kâinatın kanunlarını koyan; kainatın haricinde ve kainattan bağımsız olan Allah'dır. Fiziki kâinatın mevcudiyeti sadece bu kanunların icrası için lâzımdır, yoksa kanunların varlığı için değil.
Hiçbir fizikçi, kanunların bir insan icâdı olduğunu iddia edemez. Aksine, insanın yaptığı iş sadece, var olan kanunları formüllerle ifade etmekten ibarettir. Böylece kâinattaki hâdiseleri sistematik bir biçimde tedkik etmekle sebep-netice bağlantılarını ortaya çıkarmak mümkün olabilmiştir. Bu çalışmada en büyük yardımcı matematik ilmidir.
Kanunların, varlığı kâinata bağlı olmayan bir Yaratıcı tarafından var edildiğine itiraz eden fizikçiler dahi fiziğin temel problemleriyle meşgul olurken bunu kabul etmek zorunda kalmaktadırlar. Kuantum kozmografyası denilen ilim dalı buna çok güzel bir misâldir. Kâinatın nasıl yoktan var edildiğini açıklamaya çalışan kuantum kozmografyacıları, kanunların kâinat-üstü varlığını kabul etmek durumundadırlar. Aksi halde kâinatın varlığına bağlı kanunların onun ilk yaradılış anındaki hâdiseleri açıklaması imkansızdır.
Şurası bir gerçek ki fizikçilerin kullandığı terminoloji, kâinat—üstü kanunların varlığını imâ eden bir terminolojidir. Hemen bütün fizikçiler sadece kâinat—üstü bir varlığa sahip olan, yani varlığı itibariyle kâinata bağlı olmayan prensiplere "kanun" nazariyle bakarlar. Fiziki dünyamızı açıklamada matematiğin bu derece etkili olması da ayrı bir merak mevzuudur. Temel fizik kanunlarının böyle nisbeten basit matematik formülleriyle ifade edilebilmesi raslantı mıdır? Kanunların şu anki haliyle icrası tesadüfi midir, yoksa bu şekilde olmasının hikmetleri var mıdır? Özet olarak bu muntazam kâinat şanslı tesadüfler sonucu mu meydana gelmiştir, yoksa Einstein'in de belirttiği gibi Allah, kâinatı yaratırken tesadüfe yer bırakmamış, herşeyi hikmetle ve yerli yerince mi yaratmıştır?
"Antropik Kâinat" prensibi, kâinatta hayata imkân veren şartların çok sınırlı olması nedeniyle dünyanın ve dünyadaki şartların hayat için özel olarak ayarlandığını ifade etmektedir.
Bu çerçevede kâinatta şansa ve tesadüfe yer olmaması da kolaylıkla anlaşılmaktadır.
İnancın verdiği irfandan mahrum ilim adamının bu muammaları sadece maddi çerçevede çözmesini beklemek hayâldir. Nitekim Prof. Paul Davies'in de itiraf ettiği gibi "kâinatın tesadüflerle mi yoksa hikmetli bir plânlamayla mı meydana geldiği mevzuunda ilmin tek başına ve sadece laboratuvar anlayışıyla bir neticeye varması henüz mümkün görülmemektedir."