Kasım 2003 · s. 504 · 14 dakikalık okuma
O Caminin Hatibi
"Orada Uzakta Bir Cami" vardı; rengini, şivesini içindeki cemaatin sinelerindeki heyecandan, onların çehrelerindeki samimiyet ve nuraniyetten, ümit ve beklentilerindeki derinlikten alan, bir manada seyyar ve seyyal bir mabed bulunmaktaydı. O caminin dertli sesi, mabedi ve onu dolduran cemaati anlattı dergimizin Ağustos-2003 başyazısında, anlattı ama, sanki orada bir de, bağrı yanık, gözü yaşlı ve insanlığın problemleriyle iki büklüm bir nasih, bir rehnüma, bir vaiz, bir hatib yokmuş gibi ondan hiç bahsetmedi, bahsetmezdi de, zira o bir tevazu ve mahviyet insanıydı. Bu sebeple, nefsim ve neslim adına bir vefa ve minnetdarlık ifadesi olarak, kırık-dökük sözlerle ve perişan hissiyatla da olsa, bu yazıda o günlerle ve o caminin hatibiyle alakalı birkaç hususu dile getirmeye çalışacağım.
Çok değil, daha on üç-on beş sene önceydi. Dünyanın dar buudlarında sıkış-tığımız, şeytan, nefis ve heva tuzaklarına maruz kaldığımız günlerde bir müjde dolaşırdı kulaktan kulağa: "O şurada gönüllere seslenecekmiş; bizleri yine elimizden tutup altın çağlara götürecekmiş." diye. Günlerce öncesinden yolculuk hazırlıkları başlardı. Oruçlar tutulur, Kur'an ve dualar okunur, namazlar kılınır; maddi-manevi temizlik yapılır ve sanki ötelere gidiş için hazırlanılırdı. Hele hatibin, "Ne anlatırım, ne derim!" şeklinde dertlenmesi, peygamber kürsüsünün hakkını vermek için günlerce uykusuz kalması, ağrı kesici ilaçlarla, iğnelerle ayakta durmaya çalışması.. bir fısıltı halinde dört bir tarafa yayılınca sineler bütün bütün heyecanla atmaya başlar, aradaki günlerin çabucak geçmesi ve o muhteşem vaaz anının hemencecik gelmesi beklenirdi.
Bu hazırlık ve bekleyişlerin bir başka manası daha vardı. O hatibi görmeye, dinlemeye gidenler, -şucu, -bucu oldukları veya devlet devşirme peşinde bulundukları için gitmezler, hatta böyle şeyleri akıllarından bile geçirmezlerdi. Onlar yanan bir sine görmek, insanlık için inleyen ney-misal bir kalbin sesini duymak için yollara dökülürler; mesafeleri kat ederken de, Efendimiz'in (sas) de oraya geleceğini, kendisi için toplanan insanların arasına gireceğini ümit ederler; O'nu göremeseler de O'nun tarafından görülmeyi ve defterine kaydedilmeyi umarlardı. Bundan dolayı o yolculuklar, sadece bir vaaza gidiş değil, manen Allah'a ve Rasulü'ne seyr u sefer gibi kabul edilirdi.
O seyyar ve seyyal cami, uzun süre Bornova'da, daha sonra kimi zaman Üsküdar'da, bir başka vakit Süleymaniye, Hisar, Şadırvan veya Fatih'te misafirlerini ağırlardı. Türkiye'nin her yanından ona doğru, aynı yöne ve aynı gayeyle giden arabaların, otobüslerin, değişik vasıtaların yolcuları her durakta farklı bir heyecan ve sevinçle dolar; geçen her dakika ve saatle beraber kutlu buluşmaya biraz daha hazır hale gelir; mikrofondan gelen Kur'an ve ilahi sesleriyle adeta büyülenir ve bambaşka bir ruhaniliğe bürünürlerdi. Mola yerlerinde karşılaşmalar, asırlık ayrılık ve hasretten sonra birbirine kavuşan sevgililerin vuslatı kadar içten, sıcak, yakıcı ve sihirliydi. Ah o tebessüm eden masum çehreler; ah o, "Bu da gelmiş!" sevinciyle yaşaran gözler!..
Hatibin gelişinden saatlerce önce cami dolar, daha fazla insanın istifade etmesi için adeta istiflenen cemaat bakışlarını mabedin girişine çevirir ve onu beklemeye koyulurdu. Kulaklar yine bülbül-eda hafızlarda, nazarlar kapıda, yürekler her içeri girenle oturup kalkmakta ve onu intizarda olurdu. Artık vakit kemale erince, "Talaa'l-bedru aleyna - Üzerimize bir dolunay doğdu!" sözleri kubbelerden dışarı taşardı. Lakin, bu sözler sona ermeden hatib içeri girmez, hatta böyle istikbal edilmekten rahatsız olur ve "Bu şekilde ancak Kainatın Sultanı Peygamber Efendimiz karşılanmalı.." derdi. Fakat, o cemaat zaten Sultan’ın da gelip tahtına oturmasını beklemiyor muydu?
Çoğu zaman, daha hatib kapıda belirir belirmez hıçkırıklar duyulmaya başlardı. Bu, tarifi imkansız ve sırf Allah rızasına bağlı bir sevginin tezahürüydü ki; ancak gözyaşları ona tercüman olabilirdi. Cami, o tok ve derin sesin duaya durmasıyla artık dünyadan ve dünyevilikten tamamen uzaklaşır; iki saatlik bir sırlı yolculuk, maziye ve ötelere seyahat başlardı.
Hatibimizin sözleri Kur'an ve hadis kaynaklıydı. O, vahyin mesajlarıyla soluklanır; onlarla rahmet kovasını doldurur ve susuzların imdadına koşardı. Ashab-ı Kiram'ın, ayetleri ve hadisleri anlayış şeklini esas alır; hadisin devasa hafız ve yorumcuları, tefsirin dahi imamları, fıkhın emsalsiz müçtehitleri, dinin eşsiz müceddidleri, maneviyat ikliminin binlerce evliya, asfiya, ebrar ve mukarrabini, kelam, mantık, muhakeme ve fünun-u müsbete allameleri ve daha onlarca değişik sahada yüzlerce fen ve ilim adamının bağ ve bahçelerinden derlediği meyvelerle kendisini dinleyenlere ziyafetler sunar, onlardan aldığı malzemeleri de kullanarak bihemta terkiplere ulaşır, düşünce ve kalb hayatı adına terütaze ürünler ortaya koyardı. Onu dinlemeye can atanlar arasında ilim adamları, akademisyenler ve üniversite öğrencileri de bulunurdu; çünkü o, dini ilimlerin yanı sıra fizik, kimya, astronomi, biyoloji, jeoloji ve tıp gibi sahalarla alakalı da pek önemli hakikatlere değinirdi, iman ve İslam burcunda dolaştığı aynı anda termodinamik ve paleontoloji seralarında da meyveler dererdi, ihlas ve ihsan ufkunda kalbi ve fikri seyahat ederken, tefekkür mekiğini adaptasyon, natürel seleksiyon, yaratılış, varoluş ve evrim gibi kavramlar üzerinde de götürür getirir, hayata bakış dantelasını din ve ilim, kalb ve akıl nakışlarını beraber kullanarak örgülerdi.
Allah'ı; zat, sıfat ve isimleriyle, hem de mevzunun gerektirdiği incelik ve hassasiyetle fevkalade bir muvazene içinde; kıyamet ve haşr ü neşri, hesap ve cennet u cehennemi, ümitle gürleyen bir ürperticilik ve dehşet eşliğinde; melaike, ruh, cin ve şeytanı, gaybın esrarengizliği arkasında; imanı, ameli, amelde ihlası baharın renk renk çiçekleri halinde öyle bir resmederdi ki, insan o Hatib’in çizdiği muhteşem tabloları seyrederken, gönlünün nasıl yunup yıkandığını, temiz fıtratların imanla nasıl neşv ü nemaya hazırlandığını, İslam'la nasıl boy atıp geliştiğini, ihlasla nasıl bir tuba-i cennet halini aldığını adeta görür gibi olurdu.
Hatibin, o aşkın heyecanı, gözyaşları, hıçkırıkları, mehabet ve mehafet tavırları; ağlayan, kıvranan, bu hislerini açığa vurmamak için çoğu zaman yutkunan ve dudaklarını ısıran vaziyeti; bazen gözyaşlarının ve hıçkırıklarının ritmine yetişemeyen kalbinin duracak hale gelmesi ve hatta bayılması; derd u ızdırabı, insanlığa karşı sevgisi ve içini kavuran şefkati, semalara doğru açılmış kollarıyla adeta bütün camiyi kucaklaması ve onun çırpınışlarına dem tutan kürsünün lerzeye gelmiş gibi tir tir titremesi... bizi öylesine kendimizden geçirir, cismaniyetimizden uzaklaştırırdı ki, bazen ehl-i semayla kolkola olduğumuz zehabına kapılırdık. O konuşurken başlarımız döner, bakışlarımız buğulanır, kalbimiz kafesinden dışarı fırlayacakmış gibi heyecanlanırdık. Korkardık yanımızdakinin bayılıp gitmesinden, ötekinin sinesinin çatlamasından. Ne kadar hissiz ve duygusuz olsak da, biz de salardık kendimizi içinde bulunduğumuz atmosfere; herkesi saran merhamet, reca ve havf meltemine, o büyülü havanın bizi çekip götürdüğü engin his denizlerine yelken açardık ve aşardık içinde bulunduğumuz zaman dilimini.. mazinin zümrüt yamaçlarında şanlı geçmişimizle ve o günlerin kahramanlarıyla diz dize, gönül gönüle gelir, elele verirdik.
Hatibimiz, ellerimizden tutup bizi bazen Bedir'e, bazen Uhud'a, bir başka gün de Yermük'e götürürdü. O, tarihi sadece anlatmazdı; sanki bahsettiği tabloların içindeydi ve o zaman dilimlerinde yaşardı. Akabe'de o da Peygamberi Medine'ye çağırır, Hicret'te O'nun (sas) yanında yer alır, "ağacın altında" Kutlu Nebi'ye biat edenler arasında o da el kaldırır ve bizleri de o günlere, o saadet anlarına taşırdı. Her vaazda bizi bir başka sahabiye dost yapardı; bugün Musab, yarın Ammar, bir başka gün Hanzala ile sarmaş dolaş olurduk onun vesilesiyle. Hatta, Sahabe Efendilerimizi (Allah hepsinden razı olsun) kendimize o kadar yakın hissederdik ki, etrafımızdakileri dikkatle süzer ve "Acaba bunlardan hangisi Ebubekir, hangisi Ömer; yoksa, şu sarı gömlekli çocuk Umeyr b. Ebi Vakkas mı?.." diye düşünmeye başlardık.
Onu dinlerken, büyülü bir "zamanda yolculuk" yapar; Osman Beyden mefkure dersi alır; "Attan inmeyesüz!.." diyen Murad Hüdavendigar'la beldeler aşardık.. Süleyman Şah'ın yanında sallarla Çanakkale'den Gelibolu'ya geçer, varır Bolayır'a ulaşır, kefen yerine giydiği bembeyaz elbiseler içinde "Allah’ım, milletime nusret, bana da şehadet" diye yalvaran şanlı şehzadeyi dinler ve şehit olduktan sonra da onun yerine bir meleğin vekaleten mücahede ettiğini hayret ve hayranlıkla seyrederdik.. Fetih Sancağı'nı Fatih'in elinden kapmak için Ulubatlı Hasan'la yarışır; Yavuz'un ardında kızgın çölü geçerken onun da önünde yürüyen Zat'a hürmeten atlarımızdan iner ve şevk kanatlarıyla yol alırdık.. Sultan Ahmed'in kavuğunda taşıdığı Peygamber’in ayak izlerinin resmini yüzümüze gözümüze sürer, onun "Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün." sözleriyle kendimizden geçerdik.. Cemaatle namazı hiç aksatmayan 4. Mehmet'le aynı safı paylaşırdık.. ve nihayet muhteşem bir milletin perişan haline ağlar, hıçkırığa dönüşen "Bir yiğit vardı gömdüler şu karşı bayıra.." feryadıyla Abdülhamid Han'ın gözyaşlarına dem tutardık. Neyse ki, asil milletin eşsiz kurtuluş mücadelesi imdadımıza yetişirdi de, Çanakkale'den, Maraş'a kadar bir destan yazan / yaşayan Mehmetçik sayesinde yanaklarımızdaki yaşları siler ve istikbale daha bir ümitle bakardık.
Unuturduk asrın karanlıklarını, yıkardık gözyaşlarımızla çağın lekelerini. O hatib, kova kova ab-ı hayat boşaltırdı üzerimizden. Ötelerin sesini dinler, maveranın muştusunu alırdık onun soluklarından. İnsani duygularımız dirilir, ruhlarımız kurtuluverirdi prangalarından. Doyamazdık o bereketli ve pek samimi sözlere; kendimizi gönlümüze teslim edip hıçkırıklarla gürlerken, içimizde bir kor haline gelen ümit ve beklentilerimizin sıcaklığıyla sinelerimizi ısıtırken hiç ayrılmak istemezdik o münevver dakikalardan.
Biz, Allah'a saygıyı, Peygamber'e hürmet ve sevgiyi, müminlere karşı muhabbet ve tevazuyu o Hatib'de görürdük. O, ruhumuza işleyen sesi-sözüyle bize Allah'ı tanımanın güzelliğini, Peygamber'e ümmet olmanın tadını, müminlerle beraber bulunmanın şirinliğini duyururdu., duyururdu da, her birimiz, "Allah ne güzel, Efendimize ümmet olmak ne tatlı, müminlerin yaşaran gözleri ne hoş, cami ne şirin ve onun adına bir araya gelmek ne bahtiyarlık..." der; bize o nimetleri bahşeden Rahmet-i Sonsuz'a nasıl şükredeceğimizi bilemezdik.
Hatibimiz, hep Canan derdinde olmuş, canı hiç düşünmemişti; her vaaz ve nasihati sohbet-i Canan mahiyetindeydi. Aktüaliteyi, günlük siyaseti, güft u guyu hiç yaklaştırmamıştı kürsüye, minbere. Dahası o, anlatılanların ütopya olmadığını göstermiş; sahabeyi, evliya ve asfiyayı uzaktan da olsa tanımamızı sağlamış; bizi dinimiz, manevi dinamiklerimiz, mazimiz ve milli kültürümüzden utanma gibi çaresiz bir hastalığa tutulmaktan, aşağılık komplekslerinin esiri olmaktan kurtarmıştı. Her hitabı, acz u fakrımızı hatırlamaya bir vasıta, tefekküre bir vesile, aşk u şevke bir kaynak ve şükür duygularımızı kamçılayan bir müşevvik olmuştu. Bir kardeşlik mayası atmıştı sinelerimiz arasına. Kin, nefret, hiddet ve gayzı dirilmemek üzere gömmüştü kabirlerine. Herbirimiz, diğerinin ayağıyla da yürümeye, gözüyle de görmeye başlamış, yalnızlıklardan kurtulmuştuk.
Onu dinlerken, halimizden çok utanır, topyekun mücessem mahcubiyet kesilirdik. Nefsi ve şeytani duygularımız üzerine inip kalkan, onun tuttuğu şefkat ve merhamet çekiciyle cismani yanımızı ezer; kalbi-ruhi bir şekil alma ve İslam potasına dökülme adına çekicini biraz daha, biraz daha indirip kaldırmasını beklerdik. O da, hassas bir madenci edasıyla bizleri yontar, düzeltir ve mümin kalıbına uygun hale getirirdi.
O konuşurken, cehennemle noktalanan uçurumun önünde durmuş, sevdiklerini ebedi azaptan korumak için çırpınan bir insanın çığlığını veya yavrusunu ateşten kurtarmaya çalışan bir annenin feryadını duyar gibi olurduk. Bilirdik, o bizim için ağlıyor; neslimiz ve topyekun insanlık için inliyor, bilirdik ve bizim için ağlayan bu 'gaye insan'ın gözyaşlarına ümit gamzeleriyle, istikbal tebessümleriyle mukabelede bulunurduk. Bir ahiret alış-verişi bu şekilde sürer gider ve hiç istemesek de, iman, İslam, ihlas limanından yola çıkarak başladığımız semavi yolculuk acz, fakr, tefekkür, şevk u şükür sahilinde son bulurdu; seyir müddetince duyulup görülen güzelliklerin tadını hatıra bırakarak ve gönüllere bir sonraki beraberliğin arzu ve iştiyakını salarak...
O günkü şölene katılma bahtiyarlığına ermiş insanlar, ağlamaktan gözleri kıpkırmızı kesilmiş, siret ve suretleri bütün bütün uhrevileşmiş olarak camiden çıkarlardı. Avlu, nurani ve pek sırlı buluşmalara, hasret gidermelere, hal-hatır sormalara ve kardeşliği iliklere işleten sarılmalara sahnelik eder ve bu birbirinden tesirli tablolar bazen ta ikindi namazına kadar sürerdi. Hatibin, dua ve niyazlarla kalblerimize attığı sevgi tohumları daha oracıkta meyveye durur, vaazın havası içimizi öylesine sarardı ki, asırlık ayrılıkları aşmışçasına kucaklaşır, birbirimizi güller gibi koklar, gurbet yaşamışlar gibi sarmaş dolaş olur ve hasret giderirdik.
Oradan ayrılır; yol boyu vasıtalarımızın mikrofonlarından yayılan Kur'an, ilahi, dua ve şiir seslerine kulak vererek; en iç yakıcı intibaları dinleyerek, hatibimizin anlattıklarını bir kere daha aramızda mütalaa edip kaçırdığımız hususlar olmasın diye notlar tutarak, yenilenme ve Müslümanca yaşama adına iradelerimizi tekrar gözden geçirerek, daha iyi birer kul olabilmemiz için kararlar alarak ve azim, ümit, aşk u heyecanla dopdolu olarak evlerimize dönerdik.
O caminin hatibi, tebliğinde ısrarlı oldu, hiç yılmadı. Anlattıklarını anlayıp kavrayacak insanları da bizzat kendisi yetiştirdi. İlk günlerde en müthiş meselelerden bahsedilirken bile esneyen, uyuyan kimseler vardı karşısında. Fakat, o ümitsizliğe düşmedi, "dinlemiyorlar" demedi; sadece iç döktü Rabbisine, hasret ve hicranla inledi; bir gün Allah'ın gönüllerde tesir halketmesini sabırla bekledi. Ve çok zaman geçmeden de, Rahman u Rahim susuzluğunu ve açlığını müdrik insanları birer birer o camiye sevketti.
Hatibimiz, ferdi, ailevi, iktisadi ve içtimai problemlerimize çareler teklif etti, yollar gösterdi. Milletimizin ufkunu açtı, bütün dünyayla ışık alışverişine yönlendirdi. Hayatla zıtlaşmayan mesajlar verdi. Ütopik tekliflerde bulunmadı. Teklifleri hep tatbik edilebilir cinstendi. Aynı zamanda o, teklif ettiklerini herkesten önce kendisi pratiğe dökerdi.
Anlattıkları zamanla aşınmadı, eskimedi; vaaz, sohbet ve konferansları canlılığını, orijinalliğini hep korudu. Anlattıkları yirmi-otuz sene sonra aynıyla kitaplaştı, elden ele gezer oldu.
Kulluk yolunda önümüze koyduğu işaret taşları hayat boyu bize yol gösterdi, önümüzü aydınlattı. Aradan geçen bunca yıl o vaizin hatıralarını unutturamadı. Hala onun sözleri var kulaklarımızda, "hey gidi günler" virdi sürekli dudaklarımızda...
İşte, Hazreti Aişe'yi anlatıyor; ona karşı sevgisi tarife gelecek gibi değil. "Anam" diyor bir kaç kere ve sonra "Öz anneme de bu kadar tatlı 'anam' demedim o da darılmasın.." ifadesiyle başını kürsüye koyuyor, ağlıyor. Eğilmesi, ağlaması, o sevgi tüten hali hala hayalimizden silinmedi ve ne zaman Hazreti Aişe anılsa yanımızda, "Anam" hitabı düşer mutlaka aramıza.
O günlere ulaşıp da "Ya le'l-ensar..."ı bilmeyen, yüzlerce kere tekrar etmeyen var mıdır acaba? Hani, bir savaş sırasında Ebu Akil bu sözü duyunca, onca yara-beresine rağmen ayağa kalkmış ve koşmuştu. Kendisini durdurmak isteyen Abdullah b. Ömer'e; "Duymuyor musun bizi çağırıyorlar!.." demişti. Hatibimiz bu manzarayı destanlaştırırken o mehip edasıyla bir kere söyleyince, artık "Ya le'l-ensar..." da bizim iksirimiz oluvermişti. O günden beri, ne zaman az geride kalsak, ne zaman biraz aksasak "Bizi çağırıyorlar." der diriliriz.
O Hatib, sürekli ağlayan bir Osmanlı paşasının siluetini kazımıştı zihinlerimize.. Abdulhamid devrinde orduda binbaşıyken, miras kalan serveti iyi değerlendirip daha rahat bir ömür sürmek için değişik makamlara istifa dilekçesi veren, ama istifası bir türlü kabul edilmeyince bizzat Sultan'ın huzuruna çıkarak talebinin kabulü için ısrar eden ve sonunda Abdülhamid'in, öfkeli bir edayla ve elinin tersiyle iter gibi bir tavırla: "Haydi seni istifa ettirdik." şeklindeki itabına muhatap olan insanı anlatmıştı vazife kaçkınlarının akıbetine misal olarak... Kendisine ihtiyaç duyulduğu bir zamanda, hem de Sultan'ın rızası olmamasına rağmen vazifeden ayrılan binbaşı, o gece rüyasında Rasulü Ekrem'in orduyu teftiş ettiğini görmüştü. Rüyada, bütün birlikler mükemmel şekilde resmi geçitte bulunuyorlar; derken sıra onun birliğine geliyordu. Başında kumandanı olmadığı için o birlik darmadağınıktı. Efendimiz'in: "Abdulhamid! Nerede bu ordunun kumandanı?" sorusuna karşılık, Padişah:"Ya Rasulallah! istifasını istedi, çok ısrar etti; biz de istifa ettirdik." cevabını verince Rasul-ü Ekrem şöyle buyurmuştu: "Senin istifa ettirdiğini biz de istifa ettirdik!.." İşte, bu rüya üzerine, "Ben ağlamayayım da kim ağlasın! O'nun istifa ettirdiğini kim kabul eder?" deyip bitevi hüzün nöbetleri tutan ve sürekli gözyaşı döken o paşanın hali, Hatibimizden dinlediğimiz ilk günden itibaren bir nasih, bir uyarıcı gibi hep önümüzde durmaya ve bize "Milletinize hizmetten bir an bile el çekmeyin, yoksa siz de istifa ettirilirsiniz!." ikazında bulunmaya başlamıştı.
Diğer bir vaazda Hatibimiz: "Ey adının üzerine çizgi çekilmesinden endişe eden dostlar! O'nun kapısında "Dost" deyin inleyin ve sonuna kadar da o eşikten ayrılmayın. Burkuntu yapan sevimsiz yazıları O silecektir." diye figan edince, bu defa da bize "Dost Dost" diye yakarmak düşmüştü.
"Efendim" tekrarlarıyla Sonsuz Nur'dan ışık istemişti de bir başka zaman, yüzlerce kere dinlemiştik sohbet kasetinin o bölümünü: "Seyyidi, sultanlık mülkünü gedadan esirgeme.. Seyyidi, başımızdan eksik olma.. Seyyidi, havanın bulandığı, ortalığın karardığı şu günlerde bizi bizimle başbaşa bırakma.. Seyyidi, Medine'nin peçesini kaldır; şu vatanın ufkunda da boy göster Seyyidi. Tükenme durumuna geldik, etrafı yangın aldı; Seyyidi bizi bitirme, bize şefaatçi ol." Bu tazarruyu ilk duyduğumuz andan bu yana, biz ne zaman yalnızlık hissetsek, önümüzü karanlık görsek "Seyyidi" deyip inler olmuştuk.
Pek çoğumuz, onun "tahta kulübe"sini hiç görmedik, ama hepimiz onu çok sevdik. Bir gün Hatib: "Ah tahta kulübem, her şey senin içinde kaldı gitti." deyip inkisarlarını dile getirince, o mütevazı günlerin simgesi haline gelen küçük, şirin, tarih kokulu odacık hülyalarımızın sarayı oluvermişti.
Ondan dinlediğimiz ayetler, hadis-i şerifler daha sonraki senelerde de bize çok tanıdık geldi, sürekli tebessüm etti. Yıllar var ki, duyduğumuz tek kelime bile o Hatible, o cami ve oradaki samimi gönüllerle alakalı pek çok hatırayı canlandırır oldu zihnimizde. Mesela, özellikle yatsı namazından sonra okuduğumuz Bakara Suresi'nin son iki ayetini ne zaman dinlesek ve "İşittik ve itaat ettik ya Rabbena, affını dileriz, dönüşümüz Sana’dır." mealindeki bölüme geliversek, Süleymaniye'de buluruz kendimizi. O günkü insanların "Semi'na ve eta'na" çığlıklarına karışır soluklarımız. O yakarışlar arasında semalara yükselir "İşittik ve itaat ettik." nakaratımız.
Ne zaman, "Ama onlar, Allah'ın kudret ve azametini hakkıyla takdir edemediler, O'na layık tazimi göstermediler. Halbuki bütün bir dünya kıyamet günü O'nun kabzayı tasarrufunda, gökler alemi de bükülmüş olarak O'nun kudretindedir." mealindeki Zümer Suresi'nin 67. ayet-i kerimesini okusak yine o günlere gideriz. Hatibimizin iki büklüm oluşunu, "...edemedik ya Rab, Seni hakkıyla takdir edemedik" diye inleyişini hüzünle seyrederiz. Ve hiç farkında olmasak da, yer yer O'nun rububiyetini bizim de ubudiyetimizi düşünür, "edemedik, edemedik" diye mırıldanırız.
Evet, çocuk ve genç denecek yaşta olduğumuz o günlerde, Hatibimizi tam anlayamasak da, fecir ve nevbahar muştularını kavrayamasak da, o zaman dahi onun derd u ızdırabının, bütün camiyi, hatta topyekun ülkeyi saran hıçkırıklarının, hasret ve hicranının, heyecan ve dualarının cevapsız kalmayacağına inancımız tamdı; inanıyorduk ki, Allah onu yalnız bırakmayacak, Efendimiz’in ruhaniyeti ondan hiç ayrılmayacak...
Keşke o "hey gidi günlerde", onu dinlerken yakaladığımız ruh halimiz hep devam etseydi. Keşke o aşk, şevk, ümit ve kararlılık hep sürseydi. Biz, şimdilerde o günleri yadedince kendimizi birer öksüz, birer yetim ve birer evsiz-barksız gibi hissediyoruz. Hicran ve hasretimizi, mazide onu dinlemiş olma lütfü ve ötede de dinleme arzu ve ümidiyle gidermeye çalışıyoruz. Ve her şeye rağmen, onun içimize attığı hak ve hakikatin, iyilik ve güzelliğin temsilcisi olma korunu, sinelerimize saldığı yaşatmak için yaşama ateşini hiç eskimeyen hatıralarla hep canlı tutmaya çabalıyoruz.
Allahım, kainatın zerreleri adedince sana hamd u sena olsun ki, bize o ölümsüz anları tattırdın. Efendim, binlerce salat u selam senin, ailenin, ashabının üzerine olsun ki, varlığını ruhlarımıza duyurdun ve bizi hiç yalnız bırakmadın.
Ve ey orada uzaktaki caminin hatibi, sana da sonsuz teşekkür ederiz ki, bize ötelerin ses ve soluğunu dinlettin, biz sana uzak olsak da, sen ruhumuza işleyen sesinle hep içimizdesin...