Kasım 2003 · s. 509 · 9 dakikalık okuma
Ebeveyn Hukuku ve İnsan Olma
Ömer Said Gönüllü · Dr. · Sosyoloji
2003 yazı, dünya kamuoyuna da yansıdığı gibi, Avrupa'da çok sıcak geçti; bilhassa Fransa ve Almanya'da. Paris'te İkinci Dünya Savaşı yıllarından beri sıcaklık ilk defa 40 derecenin üstüne çıktı. Fransızlar ne olduğunu anlayamadılar. Global iklim değişikliği vakıasını sürekli işlemelerine rağmen, bunun bazı neticelerini bulundukları enlem ve iklim kuşağına yakıştıramıyorlardı herhalde. Almanya'da da şaşkınlık vardı. Orta yaşın üzerindeki Almanlar böyle sıcak bir yaz hatırlamadıklarını söylüyorlardı. Fakat "sıcak" gündemin en önemli hadisesi Fransa'da yaşandı. Fransızların "canicule" dedikleri, 22 Temmuz- 22 Ağustos arası dönemde kendini hissettiren sıcak hava dalgası bu defa öncekilerden çok daha fazla iz bıraktı. Fransa'da on beş bine yakın yaşlı insan hayatını kaybetti. Konu haftalarca kamuoyunda tartışıldı.
Ölenlerin belli bir kısmı evlerinde yalnız başına yaşayan yaşlı kadın ve erkeklerdi. Bunların neredeyse tamamının hayatta en az bir yakını vardı; oğlu, kızı, gelini, damadı, torunları, yeğenleri, kardeşleri vs. Fakat aslında bunlar bir terkedilmişlik içinde yaşıyorlardı. Modern zamanların Fransa’sı temmuz ve ağustos aylarında neredeyse boşalıyordu. Bu defa da böyle oldu. Bilhassa başkent Paris'te bu daha fazla hissedildi. Yaz tatilini kutsal ve dokunulmaz olarak anlayan Fransızlar, büyük kısmı yurt dışına olmak üzere, şehirlerinden çıkmışlardı. Kendi evinde ölen yaşlıları Fransa'da o günlerde arayıp soracak kimse kalmamıştı denemez tabii ki. Vardı, fakat kimse kapılarını çalmıyordu. Ölüm hadiselerinin sayısı dikkat çekecek derecede artış gösterince bazı Fransızların aklına anne-babasını, veya yalnız yaşayan yakınlarını aramak geldi.
Bir de, Fransızların "emekli evi" (maison de retraite) olarak adlandırdığı "darul aceze" benzeri yerlerde kalanlar arasında ölüm oranları dikkat çekiyordu. Bunların yöneticileri de, yeterli ilgi göstermediği ve kaynak aktarmadığı için devleti suçluyorlardı; yeterli sayıda eleman çalıştıramadıklarını, soğuk hava tertibatlarının olmadığını ileri sürüyorlardı. Sözgelimi, Almanya'da olduğu gibi Fransa'da da soğutucu (klima) kullanımı yaygın değildi. Ağustos ayında sıcaklık son elli yılda hiçbir zaman böyle yükselmemişti, ve bu ayda Paris'te geceleri battaniye ile yatıldığı olurdu.
Fransa'da evinde yaşamayı tercih eden, fakat temel ihtiyaçlarını karşılayamayan yaşlılara, ücreti mukabilinde sabah, öğle ve akşam vakitlerinde kahvaltı ve yemek servisi yapan kuruluşlar var. Bu vesileyle bu yaşlı insanların sağlık durumları da bir bakıma kontrol edilmiş olduğundan, zamanında tedbir almak kolaylaşıyor. Bu hizmeti gören görevliler herhangi bir eve gittiklerinde kendilerini karşılayan yaşlı kadın veya erkeğin, veya her ikisinin içeriye geçip bir süre oturması ve kendileriyle sohbet etmesi ısrarıyla karşılaşıyorlar.
Birçok Batı ülkesinde olduğu gibi, bilim ve teknolojide, bilhassa tıptaki gelişmeler, ayrıca sosyal sigorta ve emeklilik hakları gibi konulardaki kökleşmiş düzenlemeler Fransa'da da ortalama hayat süresinin artmasında bir sebep rolü oynuyor. İki Dünya Savaşı yıllarını hatırlayabilecek kadar yaşlı olanların nisbeti diğer ülkelere göre yüksek sayılabilir. Neredeyse seksen beşten sonrası yaşlılık yılları olarak kabul ediliyor. Fakat buna karşılık, fiziki hayat şartlarındaki ani bir değişiklik, vücut dirençleri azalmış bu yaşlı insanların bir anda ölümle burun buruna gelmesine yolaçıyor. Tenakuz şurada ki, kendini ölüme hazırlama gibi bir anlayış olmadığından, yaşlılar sanki hiç ölmeyeceklermiş gibi, Allah ve Ahiret hakikatine karşı inadına kör ve sağır davranma, sürekli gaflet oyuncaklarıyla oyalanma gibi çocukça bir tavır sergiliyorlar. Sonuçta, kıyısına geldiği (bir ayağını çoktan içine koyduğu) bir gerçeği görmezden gelme çabası çok zavallıca, ve acınası bir hal arz ediyor.
Bu arada, Fransızlara yüksek gelen cenaze masrafları yüzlerce cenazenin sahipsiz kalmasına da yolaçtı. Anne-baba veya bir yakınına ait cenazenin defin veya yakılma işlemlerinden kaçınanlar da vardı (Fransa genelinde kırktan fazla crématorium, yani yakma tesisi var). Eylül ayına gelindiğinde, gazete ve televizyonlar 100'e yakın sahipsiz cenazenin hala ortada kalmış bulunduğunu bildiriyorlardı. Diğer yandan, konuyla ilgili resmi kurumlar yaptıkları açıklamalarda, yirmi-otuz yıldan beri anne veya babasını ziyaret etmeyen, sadece telefon açmakla yetinenlere, cenazeyi tanımakta güçlük çekmeleri durumunda, resmi kimlik veya yakınlığı gösteren diğer belgeler vasıtasıyla yardım edileceğini duyuruyorlardı. Ruh planında izahı zor bir kopukluk söz konusuydu.
Yıllar önce yine Fransa'da şahit olduğumuz bir hadiseyi, bu konudaki hal-i hazır anlayışa ışık tutması itibariyle, yeri gelmişken zikredebiliriz: Lisede okuyan kıymetli bir talebemizin İngilizce öğretmenini (bir teşekkür vesileyle) ziyarete gitmiştik. Orta yaşın üzerinde bir bayandı. Beyiyle birlikte bizi çok iyi karşıladılar. Akşam evlerinde güzel bir sohbet oldu. Üniversiteye giden oğullarının kendi tuttuğu bir dairede tek başına yaşadığını, bayanın yaşlı annesinin de aynı şekilde kendi evinde yalnız hayat sürdüğünü söylediler. Bayan öğretmen o arada telefonla annesini aradı. Beyi de dinlesin diye, telefonun sesini açtığından, oldukça yaşlı olduğu anlaşılan annesinin konuşmasını biz de işitiyorduk. Hal-hatır faslından, havadan-sudan konuştuktan sonra öğretmen hanım artık telefonu kapatmak istiyor; fakat gecenin on birinde evinde tek başına yalnızlığı yudumlayan yaşlı annesi bir türlü konuşmayı sona erdirmek istemiyordu. İnsanda burkuntu hasıl eden ve fazla söze hacet bırakmayan, insanlık rikkatini inciten bir durumdu bu, ve neticeleri, yaşlıların dış dünyadan, bilhassa kendi evlat ve torunlarından en fazla alaka ve şefkat bekledikleri yılları karartan bir kabus şeklinde tezahür ediyordu.
Burada, çok muhterem Fethullah Gülen Hocamızın, yeri geldikçe bahsettiği "gönlündeki ev" modeli, dünya hayatının bir hakikati olan "dede-nine, anne-baba ve torun" münasebetinin sağlam, sağlıklı ve Allah'ın hoşnutluğuna uygun bir zemine oturması açısından ne kadar önem arzediyor, bir kere daha görebiliriz. İki (veya daha fazla) katlı bir ev düşünelim; bir katında bugün "çekirdek aile" olarak adlandırılan anne-baba ve çocuklar (veya her katta bir kardeş), diğer katta da dede ve nine oturuyor. Hepsi hem bir arada, hem de ayrı. Burada, hem geçmişin eskimeyen güzel değerleri yaşatılıyor, hem de Allah'ın insanlığa bahşettiği (daima şükrü gerektiren), fiziki hayat şartlarını kolaylaştıran, aile fertlerine kendi müstakil mekanlarını oluşturma imkanı veren kolaylıklardan yararlanılıyor. Burada şefkat ve hürmet havası hissediliyor. Burada anne-baba, bir gün kendilerinin de yaşlanacaklarını, güçten düşeceklerini, ama evlatlarının onlara karşı, Kur'an-ı Hakim'in düstürlarıyla hareket ederek evlat olmanın gereğini (tıpkı şimdi onların kendi anne-babalarına, kaim-i peder ve kaim-i validelerine yaptıkları gibi) yerine getireceklerini biliyorlar. Dede ve nine de, kendi his dünyaları itibariyle ayrı bir itminan içindedirler; "Unutulmuyoruz. Hürmet görüyoruz. Evlatlarımız, gelin ve damatlarımız bizleri bırakmıyorlar, içtenlikle davranıyorlar. Rabbimiz bize torun sevgisini de tattırdı. Torunlarımızla birlikteyiz, onlarla konuşuyoruz, dışarıda gezdiriyoruz. Gelinimiz veya kızımız ev işleriyle meşgulken onlarla biz alakadar oluyoruz." realitesini yaşarlar. Bütün bunlar onlarda; "Bu dünyada hala yapabileceğimiz birşeyler var." mülahazası doğurur ve hayata bağlar. Fakat evlatlar açısından durum, "Onlar bizim anne-babamız, varoluş vesilemiz; ne durumda olurlarsa olsunlar, bakıma muhtaç olsalar da olmasalar da, biz ve onlar hayatta olduğumuz müddetçe başımızın tacıdırlar." şeklinde değerlendirilmelidir. Böylece, hayatlarının son deminde evlatlarının vefası, torunlarının sevgisiyle yeni ve taze bir güç bahşeder onlara Vedud (kullarını ve mahlukatı seven) olan Allah, şükürlerini ve sıhhatlerini artırır. Yukarıdaki "ev" modeli bugünün dünyasında herkese nasip olmasa da, burada en mühim husus, ruh ve kalb hayatının bu ufku terennüm ediyor olması, "gönüldeki ev" modelinin işaret ettiği vefa, sadakat ve hürmet hislerinin herzaman canlı tutuluyor olmasıdır.
"Gönüldeki ev"in yaşlı sakinleri, Resulullah (sas) Efendimiz'in: "Ahiret hayatından başka hayat yoktur." sözünü daha derinlemesine hisseder ve durulaşmış gönülleriyle tamamen ahirete müteveccih olurlar; bundan dolayı da, onların dinlerini anlama ve yaşama tarz-ları, hadiseler karşısında soğukkanlı kalabilmeleri, hayat tecrübelerini hayata yansıtabilmeleri, hata ve ayıpları görmezden gelmeleri, müsamahakar ve affedici olmaları misal teşkil eder genç kuşaklara.
İnsanlığın cihanşümul ve zaman-üstü değerleri açısından Batı'da trajik bir durum arz eden yukarıdaki tablodan sonra, "insaniyet-i kübra olan İslamiyet" ifadesinin hakikatini, ve bu hakikatin derininde birçok mana tabakası olduğunu, Allah'ın inayet ve keremiyle daha fazla sezip anlayabilir insan.
İnsanlara, "İnsan olmaktan mana ve gaye nedir?" şeklinde bir soru sorulsa, ortaya, üzerinde bütün insanlığın ittifak edebileceği belli bir değerler manzumesi çıkar herhalde. Fakat bir mukayese yapıldığı takdirde, mesela, hayat sahibi her varlığın, hatta canlı-cansız bütün alemlerin hukukundan, bilhassa anne ve çocuğun haklarına, hayatlarının sonuna yaklaşmış yaşlılara gösterilmesi gereken hürmet ve merhamete kadar bir dizi düsturun kamil manada ancak Resulullah (sas) Efendimiz'in tebliğ ettiği dinde yeraldığı anlaşılır. Cenab-ı Hakk'ın beşer fıtratına yerleştirdiği, insan ruhunu bütün ilahi (ve dolayısıyla ahlaki) hakikatlere karşı açık tutan "vicdan" fakültesi de, ancak İslamiyet'in yaşandığı takdirde insanda ikinci bir tabiat haline gelebilecek terbiye düstürlarına sıkı sıkıya bağlanmakla işler ve pırıl pırıl kalır.
"...Bana kanaat-i kat'iye verecek derecede tecrübeler vardır ki, nasıl çocukların aczlerine binaen, rahmet tarafından, rızıkları harika bir surette memeler musluklarından gönderiliyor ve akıttırılıyor; öyle de, masumiyet kesb eden imanlı ihtiyarların rızıkları da, bereket suretinde gönderiliyor. Hem bir hanenin bereket direği, o hanedeki ihtiyarlar olduğu; hem bir haneyi belalardan muhafaza edici, içindeki beli bükülmüş masum ihtiyarlar ve ihtiyareler bulunduğu, hadis-i şerifin bir parçası olan "Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasaydı, belalar sel gibi üzerinize dökülecekti." diye ferman etmekle, bu hakikati isbat ediyor.
İşte, madem ihtiyarlıktaki zaaf ve acz, bu derece rahmet-i İlahiyenin celbine medardır. Ve madem Kur'an-ı Hakim "Rabbin şöyle buyurdu: Allah'tan başkasına ibadet etmeyin. Anaya babaya güzel muamele edin. Şayet onlardan her ikisi veya birisi yaşlanmış olarak senin yanında bulunursa sakın onlara hizmetten yüksünme, 'öff!' bile deme. Onları azarlama, onlara tatlı ve gönül alıcı sözler söyle. Şefkatle, tevazu ile kol, kanat ger onlara ve şöyle dua et: Ya Rabbi, onlar küçüklüğümde nasıl beni ihtimamla yetiştirdilerse, buna mükafat olarak Sen de onlara mükafat buyur!" (İsra, 17/23-24) ayetiyle, beş cihetle gayet mucizane bir surette ihtiyar peder ve valideye karşı hürmete ve şefkate evlatları davet ediyor. Ve madem İslamiyet dini, ihtiyarlara hürmet ve merhameti emrediyor. Ve madem insaniyet fıtratı, ihtiyarlara karşı hürmet ve merhameti iktiza ediyor. Elbette biz ihtiyarlar,...manevi ve daimi ve mühim inayet-i İlahiyeden ve rikkat-i cinsiyeden gelen rahmet ve hürmet; ve rahmet ve hürmetten neş'et eden ezvak-ı ruhaniyeyi alıyoruz...." (İhtiyarlar Risalesi, Yirmialtıncı Lema).
Bediüzzaman Hazretleri (ra) burada, bir yandan ihtiyarlara karşı takınılması gereken hürmetli tavrın insaniyet ve İslamiyet noktasındaki tabii gerekliliğini, diğer yandan da ihtiyarların hem Cenab-ı Hakk'tan gelen rahmet esintilerine, hem de insanların hürmet ve vefasına ruhen nasıl açık olduklarını ortaya koyuyor. Fakat İslamiyet'e dayanan ölçülerin hayatta yer alamadığı Batı'da (Müslümanlara bu noktada ne kadar mühim bir temsil vazifesi düştüğü bir kere daha görülüyor), bilhassa ebeveyne karşı hürmet ve şefkat noktasında gereken fıtri insani vasıfların da zamanla kaybolmasından dolayı ihtiyarların tamamen hayatın dışına itildiği müşahede ediliyor.
Bir misal olarak, Avrupa'da "emekli evleri"ni ziyaret eden Türk çocuklarının bize ait bir terbiye ve saygı gereğince yaşlıların elini öpmesi karşısında, çok farklı bir dünyanın insanı olarak yaşamış ve yaşlanmış olan o insanların ne kadar hislendiği düşünüldüğünde, insaniyet-i kübra olan İslamiyet mucizesinin nasıl evrensel hakikat çekirdeklerini ihtiva ettiği, dolayısıyla ülkemizin bu güzel adetinin ne kadar fıtri olduğu anlaşılır. Öyle ki, Fransa'nın Strasbourg şehrinde yaşanmış bir hadisede, masum Türk çocukları ihtiyar bir karı-kocayı ziyaret ettiklerinde, karşılarına ilk çıkan yaşlı amcanın elini öpünce, o bundan çok memnun oluyor ve çocuklara yaşlı hanımını işaret ederek; "Onun da elini öpsenize!" diyor.
Bu noktada hem gönlümüz, hem de (hafızamızdan dolayı) aklımız, Allah'ın bir zamanlar ülkemize nasib ettiği ve hala canlılığını muhafaza eden, "yaşlılara karşı hassas, merhametli ve hürmetli olma" hasletinin, ve bizim bahçelerimizin gülü olan "vefa"nın yeni bir neşv ü nema ile yeni bir "aslına rücu" kaidesine misal teşkil etmesini temenni ediyor.
Çünkü insan hayvan gibi olamaz. Hayvan yavruları belli bir olgunlaşma seviyesinden sonra, yaratılış hikmetlerinin bir gereği olarak, anne-babalarından artık "yavru" muamelesi görmez. O devreye kadar bilhassa annede çok açık tecelli eden merhamet ve koruma duyguları yerini sanki bir hafıza kaybına, bir yabancılaşmaya bırakır. Fakat İNSAN, yaratılışı gereği böyle değildir. Altmış yaşına gelen bir insan, hayatta olan anne-babasının yanında yine evlattır, yine ciğerparedir, ve beli bükük ihtiyar annesinin yaptığı sıcak bir çorba ile bir temiz yatak daima hazır, onu beklemektedir.