Nisan 1987 · s. 28 · 6 dakikalık okuma
Nasıl Atalım
![]()
Asırlardır bizim dünyamızda dolaşmış, bizim düşüncelerimiz içinde kaynaşmış, bizim rengimize boyanmış ve fethettiğimiz topraklarla beraber dilimize girmiş mânâ dolu, tarih dolu kelimeleri nasıl atalım? Onlar bizim kadar bizden, çünkü içlerine ruhumuzu boşaltmışız.
Cevdet Kudret diyor ki:
"Kahve"yi atamayız, "renk"i atamayız; bunları atsak bile "kahverengi"ni atamayız. Ya "herkes"e ne denecek? Buyurun bakalım, "her" de Farsça, "kes" (kimse) de Farsça. Hele "her" sözünü atarsak, "her"le başlaması gereken hiçbir cümleyi kuramayız.
Herkes tarafından sevilip öz dilimizin birer parçası haline gelen yabancı kelimeleri nasıl atabiliriz? İşte fasulye, biber, lahana, domates, ıspanak, portakal, mandalina, muz, muşamba, lüfer, torik, palamut, otomobil, tren, vapur, çay, gazoz, limonata, lokum, şeker, fitre, sadaka, efendiler, rozet, balon, kabotaj, patinaj, dublaj... İşte saymakla bitiremeyeceğimiz kelimelerimiz. Ama İtalyanca "roba"nın "urba" haline gelmesi gibi, bazıları telaffuz şeklimize uydurulmuş, bazıları da aynen alınmıştır.
Türkçe kökler, kelime üretilmesine elverişlidir ama, namütenahi yeni kelime uydurulmasına yetecek kadar zengin değildir. Aslında hiçbir dil buna müsait değildir. Mutlaka diğer dillerden bazı kelimeler alınacaktır. Dilde ifrat ve infiradı bir tutuma-kaçmasak, Türkçe daha yüzbinlerce kelime ve terimi sinesinde öğütüp hazmedebilecek bir yapıya sahiptir. Yoksa çoğu uydurmalar düşüncesizlik mahsulü olduklarından, biraz da munis ve tutunabilecek yeni kelime ortaya koymak güçlüğünden olacak, mevcut kelimelere yerli yersiz mânâlar yüklemek mecburiyeti oluyor. Bu münasebetle Nüvit Özdoğru'nun "Her Yükün Bir Haddi..." başlıklı yazısını nakledelim:
18. asrın tanınmış Fransız natüralisti Buffon, Fransız Akademisi üyeliğine seçilişi münasebetiyle üslub hakkında yaptığı meşhur hitabede, Fransız sentaksının, kusur saydığı bir hususiyetine dokunur. Herhalde bilirsiniz, Fransızca'da sıfatlar umumiyetle isimlerden sonra gelir. İşte Buffon bunu bir kusur olarak görüyor. "Siyah at"mı diyeceksiniz, "le cheval noir" demek gerekiyor; yani "at siyah". Buffon'un iddiasına göre bu şekil, fikrin dimağda akıcılığını köstekler. Sebebi ise, "at" sözünü gördüğümüz veya duyduğumuz vakit dimağımızda derhal bir "at" imajı hasıl olur; ama nasıl bir at? "Doru bir at", çünkü standart at rengi budur. "At" kelimesinin arkasından "siyah" kelimesini gördüğümüz veya işittiğimiz vakit, biraz evvel dimağda hasıl olan "doru at" imajını silip yerine "siyah at" imajını resmetmemiz gerekir ki işte bu ameliye —velev çok seri cereyan etmiş olsun— zihni yorar, küçük sinek misali dimağı bulandırır, böyle kelime grupları arttıkça insana bezginlik gelir.
Ah Buffon ah! Türkçenin haline bir göz atabilseydin, kendi haline bin kere şükrederdin. Bilirsin insanlar zaten kelimelerin altından bir mânâ çıkarır dururlar. Şimdi bazılarımız bu anlayışa katılırcasına eski kelimelere ha gayret yeni mânâlar yükliyerek beyinlerimizin sabır taşını çatlatıyorlar. Hangi kelimenin hangi mânâda kullanıldığını büsbütün anlıyamaz olduk. Anlıyabilsek bile ancak dimağlarımızda yaptığımız yıpratıcı geri dönüşlerden sonra gerçeğin vuslatına erebiliyoruz.
Meselâ "ferd"i Arapça diye atıp onun vazifesini de "tek"e yüklediler. (Bu durum "birey"den önce olmuştu. S.S.) Ama "tek" iltibas yaptığı için gene de işin içinden çıkamadılar. Birisinin yazısından misaller vereyim. "Ferd olarak (nüans kaybolacağı için mecburen kullanmış) ne kadar yüksek vasıfta olursa olsunlar, bir milletin her meslekteki "tek"leri, toplumun gidişini ayarlayan politika ile yakından ilgilenmedi mi kargaların kılavuzluğundan yakasını kurtaramaz." Terazinin bir gözünde "tek"in (Acaba bu ifade "tekin" mi?) veya topluluğun hareketleri, öbür gözünde ise bunları ölçecek hak birimleri vardır."
"Zaten teklerde, hoş görme duygusu küçük yaşta geliştirilemiyecek olursa, böyle büyümüşlerin vücuda getirdiği topluluk, demokrasiyi uygulamada pek çok güçlüğe uğrar. Bu hale düşüş, üç günlük "ferd" hayatını (tek hayatını diyemiyor) uzun süreli millet hayatına üstün görüşten doğar ki, gafletin bundan daha ağın insan için mukadder değildir."
Bir de "çorabın teki" der gibi "adamın teki" diyenler var. Buffon, acaba Türkçe "tek"liyor mu?
Bir de hem "ferd"i hem "tek"i beğenmeyip "bir ferd" yerine "birdirbir" der gibi "bir birey" diyenler çıktı. Burhan Felek'in dediği gibi "Türkçe mi konuşuyoruz, tuhaflık mı ediyoruz." Buffon?
Herkesin bildiği, hem kısacık "rey" kelimesini beğenmeyip onu "oy" dediler. (Halbuki rey, görüşü de belirtir; sadece oy pusulasını değil. } Şimdi "oya" desek iltibas oluyor, "oyun" desek sunturlu ve komik bir iltibas oluyor. Eski devrin ileri gelen politikacılarından biriyle mülakat yapan genç bir gazete muhabiri, bu zattan "Türk halkına oyunun kıymetini Öğreten devlet adamı" diye bahsediyor. Övüyor mu, yeriyor mu belli değil!
"Ekseriyet" derken "çoğunluk" diyorlar. Ayrıca bir de ekseriyetle yerine "çoğunlukla" ifadesiyle de yetinmeyip "çoğunluğun" diyorlar. Bu kelime "o-yun"la birleştimi, ne hale geliyor. İşte gazetelerden bir misal: "Çoğunluğun (Çok defa manasına gelen ekseriyetle ile iltibas olunca düşün bir kere) oyuna dayanan demokrasimizde püf noktanın ne olduğunu kavrıyarak sordum..." İşin içinden çıkabilirsen çık! "Kıbrıs meselesine dair Birleşmiş Milletler'de açılan müzakerelerde, tek bir oyun (hile anladınız değil mi?) dahi bizim için sonsuz bir mânâsı vardır." (Hayır, "reyin" demekmiş.)
Dahası var. Gazetelerden birinde şu iri puntolu başlık gözüme çarptı: HALDUN TANER'İN OYUNU! Allah Allah, dedim, o zat böyle kimseye oyun oynayacak insanlardan değildir. Altını okuyunca mesele aydınlandı. Meğer "piyesi"ymiş!
Bir de "oysa" var. "Bense"nin iki mânâsı olduğu gibi, "oysa"nın da en aşağı iki mânâsı vardır. Evvelâ, "o ise" demektir. "Köylüler Van Gogh'la alay ediyorlar. "Oysa" onlar için çalışıyordu."
Şimdi "oysa"ya normal "o ise" mânâsını vererek aşağıdaki parçayı okuyalım:
"Fethiyeliler, tepelerinde (Bu da iltibaslı bir kelime... Fethiye'nin mi, kendilerinin mi?) fır dönen uçağımıza bile bakmayı lüzumsuz addediyorlar. Oysa (uçağımız, anladınız değil mi?) böyle yerlerden bir uçağın geçişi..." (Şimdi halbuki mânâsında olduğunu anladınız.)
Bir yazarımız bu duruma o kadar kızıyor ki: "Ah insanın elinde olsa da şu "oysa"ların kökünü gazete ve mecmua sütunlarından oysa!"
"Terennüm" ile "teganni"nin de doğru dürüst "yerli" karşılıkları yoktur. "Sözlük"-ü açarsanız, "terennüm" için "ırlama, ötme, şakıma" der. Bu karşılıkları "terennümlü" bir cümleye uygulamaya çalışalım, bakalım uyacak mı? " Zamberflöte"yi inceleyen müzikologlardan çoğu bu o-peranın masonluk ülküsünü terennüm etmek gayesiyle kaleme alındığını öne sürerler. "(Nadir Nadi) şimdi "terennüm" yerine "ırlamak" desek, "hırlamak" gibi kulağı tırmalıyor, "ötmek" desek yakışmıyor. " Şakımak" uygun olmaz.
Teganni"ye gelince: "Sözlük"ü açarsak tam bir karşılık bulamayız. "Şarkı söylemek" olmaz, çünkü türkü söylemek, lied söylemek, arya söylemek, hepsi tegannidir.
Türkçe elden gidiyor; gözbebeğimiz, canımız, hayatımız elden gidiyor. Memleketin bütün düşünen evlatları, yarım yamalak değil, hakkıyla bilenler, onun sırlarına erenler, ona hizmet edenler, onu yüceltenler matem içindeler.
İngilizce'de bir "Stranger", bir de "foreigner" kelimesi vardır. Bunların bizde karşılıkları "yabancı" ve "ecnebi"dir. Gerçi etimolojik bakımdan "ecnebi"de "yabancı" demektir. Fakat bizde kullanılış yerleri tıpatıp aynı değildir. Başka devlet-tebaasından bir kimse ecnebidir, fakat memleketimiz iyi tanıyorsa hiç de yabancı sayılmaz.
Bir münevver Türk köylüsü gazetecilerden birisine bak ne diyor. "Ah yavrum ecnebiler, bizde kilim mi kodular. Aldılar, aldılar, gittiler." Kilimlerin Türk olmıyanların eline geçtiğim ve pek muhtemelen Türkiye dışına çıktığını bu sözlerden anlıyor, haberin vehametini takdir edebiliyoruz. Köylü vatandaş "ecnebi" yerine "yabancı" demiş olsaydı, kilimlerin "Türkler dahil, köyden olmıyanlar tarafından alınıp gittiği mânâsı çıkabilecek, habere gereken ehemmiyet verilmeyecekti.
Bir başka haber: "Cemaat safları arasında dolaşıp su satan çocuklar bile görülmüş. Bu hal Kadir Gecesi Süleymaniye'yi ziyaret eden "ecnebi"leri bilhassa ,çok şaşırtmış...
Şaşıranların kimler olduğunda şüphe yok; "yabancı" denmiş olsa tereddüde düşecektik.
"Yabancı" ecnebinin karşılığı olmadığı gibi, "kişi" "şahs"ın, "iğne" "enjeksiyon"un, "yönetim" "idare"nin, "söyleyiş" "teleffuz"un, "savaş" "harp" ve "muharebe"nin karşılığı olamaz. Bir misal: "Elâlâmeyn muharebesi harbin neticesini belli etti.'"yerine '"Elâlâmeyn savaşı, savaşın neticesini belli etti." diyemeyiz.
Türkçeyi ifade netliğine kavuşturmak başlıca arzumuz olmalıdır. Türkçenin cümle yapısı ve kelimeleri zaten iltibasa yol açıyor. Onu daha fazla karışıklığa boğmakta mânâ yoktur. Misal verelim: "İnsanoğlunun üzerine konmak üzere ilk adımını attığı ayda misafirhaneler kurulacak." (Neyin üzerinde? Ayın; zaman mı, mekan mı?)
Bir haber başlığı: "Her Bakan aydabir basın toplantısı yapacak." (Bakanın başında büyük harf olmasa iyice karışacaktı. Ama ay gene muamma! Çünkü bu haber Ay'a çıkmanın gazetelerde mevzu edildiği zaman verilmişti.)
Bakan sözünden hoşlanmıyanlar var. Bakınız bir yazar, "Bakan değil, bize artık biraz gören lazım!" diyor.
N. Özdoğru'nun bu tesbitine Hamdi Varoğlu'da parmağını basıp: "Dilimiz hudutsuz bir anarşi içinde bocalamaktadır." demekten kendini alamaktadır. Bu anarşiden kurtulmanın yolunu bulmak bize düşüyor. Bunun içinde Prof. Muharrem Ergin'nin şu sözünün hiç aklımızdan çıkmaması gerekiyor: "Türkçeden katledilip ölüme mahkum edilen kelimelerimiz, çok iyi bilinmelidir. Çünkü onlar savaşta birer birer şehid edilen neferlerimiz gibidir. Türkçe kurtarılmadan Türkiye kurtarılamaz."
Derleyen: Saffet Senih