Sızıntı Arşivi

Kasım 1992 · s. 14 · 5 dakikalık okuma

Na''t Geleneği ve Şefaat Ufku

M. Asaf Uğur · Edebiyat

kas92

M. Asâf Uğur - Osman Alagöz

Na't, esas olarak dîvan edebiyatında kasîde nazım türüyle yazılan, Peygamber aşkını dile getiren şiirlerdir. Divan edebiyatının yanısıra halk şiirinde, tekke ve tasavvuf edebiyatında ve son olarak Tanzimatla başlayan günümüz Türk edebiyatında, Kainatın Efendisi Peygamberimiz için yazılmış övgü şiirlerini na't başlığı altında toplamak mümkündür.

Divan edebiyatının çerçevesi içine giren na'tlar, kaside nazım şekliyle yazıldığı gibi, şairlerce "gazel, rubai, murabba, müstezâd, terkib-i bend, tuyuğ şekillerinde de denenmiştir"(1). Yazılan mesnevilerde, mesnevî vezinleriyle yazılan na'tlar bulunduğu gibi, müseddeslerle (Şeyh Galib) yazılan na'tlara da rastlanır.

Pek azı müstesna olmakla beraber, her divan şairi (en az birkaç şiirle) divanlannda na'tlara yer vermiştir. Yazdığı na'tlarm çokluğu ile meşhur olan Nâzım gibi çoğu şair, "na'tî" diye anılmıştır. Bunların içinde Na'tî Mehmet (01.1679), Na'tî Ahmed Paşa (17.yy), Na'tî Mustafa (Öl.1718) sayılabilir (2).

Na'tlann konusu, başta Peygamberimizin risâleti olmak üzere mucizeleri, i'lâ-yi kelimetullah uğrundaki cehd ve gayreti, bu yolda çektiği sıkıntılar, katlandığı meşakkatler, hicret hâdisesidir. Son devirlerde yazılan na'tlarda, bu konular biraz daha genişlemiş, râşid halîfelerin hayat tabloları, onların kahramanlığı, peygamberimize olan aşk ve sadakatlan işlenmiştir.

Na'tlar, alemlerin O'nun yüzü suyu hürmetine yaratıldığı, sevgi ve şefkat kahramanı Hz.Peygambere mü'minin sevgisinin ve muhabbetinin bir delilidir. Şair, O'nun pak eşiğine yüzünü sürer, O'nun şefaatine nail olmak için gayret eder. O bir sevgilidir; bütün güzelliklerin sembolü, kendisiyle iftihar edilecek bir sevgili. Hiçbir güzellik O'nun güzelliğiyle eşdeğerde değildir. Nitekim Fuzulî:

"Suya virsün bağ-ban gül-zârı zahmet çekmesün

Bir gül açılmaz yüzün tek virse min gül-zâre su"

(Bağban gül bahçesini suya versin. Çünkü ne kadar uğraşırsa uğraşsın gül bahçesinde senin yüzün gibi bir tane gül açmaz.) beyitiyle, O'nun bu erişilmez güzelliğini anlatır.

Na't, şiirin ufkudur. Çünkü bütün peygamberlerin reisi, hâtemü'l enbiya olan Resûlullah, mü'minin ufkudur. Na't da O'na açılan kapı. Şair için O'na ulaşmanın, O'nun eşiğine dayanmanın yoludur. Günümüzde bir na't yazarının deyişiyle, meş'aledir o, "Bütün na'tlar bir meş'ale ormanı gibi parıldar insanlığın üstünde, peygambere doğru bu ışıkların altında sevinçle, aşkla, güvenle yürür" (3).

Na'tlar, Hz. Peygamber'in şefkatini, merhametini bayraklaştınr. Kıyamet günü O'nun şefaati olmadan, Allah'ın rahmeti olmadan kurtuluş yoktur. Bu nedenledir ki na't şâiri, O'nun attığı bu imdat ipine sımsıkı sarılır, şefaat diler.

Söz Sultanı kendi beyanı içinde; "Benim şefaatim, ümmetimden günah-ı kebâir işleyenleredir." mânâsındaki hadisiyle, şefaatinin enginliğini belirtilir. Allah yolunun kutlu yolcularından, peygamber aşkıyla yanıp tutuşan Sultan II. Bayezid:

"Ey muin-î beşer rahm kıl fütâdelere

Şefaat âyeti şanında çünkü münzeldir."

(Ey insanların yardımcısı! Kimsesiz bîçârelere yardım et, onları koru. Çünkü Allah senin şefaatin hakkında âyet indirdi.) diyerek, Resulullah'ın şefaatine sarılır.

Mahşerin dehşetli manzarası karşısında herkesin hatta nebilerin, velîlerin bile "nefsî, nefsî" dediği hengâmede, "ümmetî, ümmetî Rabbî" diyecek olan şefaat kahramanı, Şeyh Gâlib'in diliyle şöyle övülür:

"Öl dem ki nebilerle velîler kala hayrân

Nefsî deyu dehşetle kopa cümleden efgân

Ye's ile usâtın ola ahvâli perişân

Düstûr-i şefaatle senindir yine meydân."

(Mahşer günü nebîler, velîler sana hayran kalır. Herkesten dehşetle "nefsî" nidâları işitilir. İnsanların yeisle perişan olduğu bu vakitte, şefaatinle meydan senindir.) Mahşer günü bütün insanlar başta Hz.Adem olmak üzere diğer nebîlere başvuracaktır. Ancak yardımcı olacak olan yine şefaat kahramanı Muhammed Mustafa (sav) olacaktır.

"Mahşerde nebiler bile senden meded ister

"Rahmet" diyen alemlere rahmettir efendim."

Ali Ulvi Kurucu

Günahlardan nefsin eline esir düşmüş, kendini kemter görenler de ızdırabla seslerini O'na duyururlar. Günahkarlann O'nun kölesi oluşu. Ziya Paşa tarafından şu beyitle anlatılır:

"Sen evreng-i şefaat şâhısın sultan-ı rahmetsin

Kapımda ben de bir kemter gedâyım yâ Resulallah."

(Ya Resulallah sen şefaat tahtının şahısın, rahmet sultanısın. Ben de senin kapında itibarsız bir dilenciyim.)

İnsan, fıtratı gereği günah işler. Ama bu günahın gerisinde kopacak feryâd ü figânlar, ağlamalar, inlemeler afvedilmeye vesiledir. Günahların içinde boğulmuş, günah bataklığının kendilerini yutmaya çalıştığı insanlar, Allah'ın elçisinin "Benim duam şefaattir" sözüne sarılır. Zübeyde Fitnat Hanım:

"Ey şân-ı resul kesretine cürmümüzün

Her arzû-yi şefaatindir bat."

(Ey Resûl, günahlarımızın çokluğuna sebep, senin şefaat arzundur.) diyerek şair, işlenen günahların çokluğuna pişmanlıkla beraber, sanatkârane bir üslûbla günahlarına tescili kaynağı bulur.

Günah ile yüzleri siyaha boyanmış insanlar, yüzlerindeki, kalblerindeki bu kirlerin Habîb-i Kibriya'nın şefaatiyle gideceği ümidini taşırlar. Bu ümitle avunanlardan biri de Diyarbakırlı şaire Leylâ Hanım'dır:

"Cihanda fâsık ufâcir kerem senden ümid eyler

Şefaat kıl Habîb-i Kibriyasın yâ Resulallah

Ne yüzle varacak Leylâ huzura rûz-i mahşerde

Ona rahm eyle şah-ı enbiyâsın yâ Resulallah."

(Ya Resulullah, mahşer günü günahkârlar senin bağışlamanı, yardımını dilerler. Sen onlara şefaat et, zîra Allah'ın sevgili peygamberisin. Ya Resulallah mahşer günü ben (Leylâ) senin huzuruna nasıl varayım. Beni bağışla, zîra nebîlerin şahısın.)

Yazmış olduğu şiirlerle Türk Edebiya-tı'nın en lirik şâiri olarak kabul edilen Fuzûlî, "Su Kasidesi" adlı na'tıyla bu mevzuda zirveyi tutar. O yolun sevdalısı olunca, yanık sinelerden yükselen her nağme güzeldir. Bu güzel nağmelere Fuzûlî'nin sanatlı dili de eklenince ortaya bir şaheser çıkıyor:

"Bîm-i düzah nâr-i gam salmış dil-i sûzânıma

Var ümidüm ebr-i ihsânun sepe ol nâre su"

(Cehennem korkusu, yanık gönlüme gam ateşi salmıştır. Fakat senin ihsan bulutunun o ateşe su serpeceğini ümid ediyorum.) diyerek," ateşler içindeki gönlüne Peygamberimizin, ihsan bulutuyla su serpeceğine inanır. Şâir, na'tın son iki beytinde:

"Hâb-ı gafletten olan bidâr olanda Rûz-i Haşr

Eşk-i hasretten (ökende dîde-i bidâre su

Umduğum oldur ki Rûz-i Haşr mahrum olmayam

Çeşme-i vasilin vire men teşne-i dîdâre su"

(İnsanlar mahşer günü gaflet uykusundan uyanıp, gözlerinden hasret gözyaşları dökmeye başladıkları zaman, senin yüzüne hasret kalmış Fuzulî'yi (ben) umarım vuslat çeşmenden mahrum etmezsin.) sözleriyle, O'nun şefaatine nail olmayı. O'na kavuşmayı arzular.

Eski ve yeni şiir anlayışını aynı dantelâda Ören "Kırık Mızrap" şairi, Resulallah'a olan aşkını mısralarında şöyle dile getirir:

RAVZA

Gördüğüm günden beri ey gül-i rânâ seni,

Gözlerim yollarda ol gözleri ela seni..

İstemem kalsın artık gönlümde gül arzusu,

Ararım her yerde ey kâmet-i bâlâ seni.

Sarmıştı rûhumu köyünün anber kokusu,

Dolaştığım her yerde duymuştum cânâ seni..

Bahçenin içindeki yemyeşil fistanınla.

Gördüm güzeller arasında müstesnâ seni... (4)

DİPNOTLAR:

(1) Pala İskender. Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü s.382 (Akçağ Yay. 2. Baskı)

(2) a.g.e. s.382

(3) Karakoç Sezai. Edebiyat Yazılan s.93 (2. baskı Diriliş Yay.)

(4) Kırk Mızrap S.78