Kasım 1986 · s. 400 · 10 dakikalık okuma
Mutosyanlar Üzerine Bir Değerlendirme
Mustafa Yıldız · Dr. · Biyoloji

Dr.Mustafa Yıldız
Genetik yapıdan bazı genlerin kaybolması, o genlerin idare ettiği mekanizma ile fenotipik görünümün değişmesine sebep olabileceği gibi, kromozom sayısının artmasıyla, yani genlerin fazlalaşmasıyla da bazı fenotipik değişiklikler meydana gelebilir. Yalnız bu değişiklikler nev’in kendi sınırları içerisinde kalır. Hiçbir zaman bir türü başka bir türe dönüştürmez.
Drosophilalar üzerinde yapılan mutasyonlarla kromozom sayısı katlamaları mümkün olmuştur. Fakat bir tür değişikliği gözlenmemiştir.
İnsanda 69 kromozomluk (normalin 1,5 katı, doğar doğmaz öldü), 92 kromozomluluk (ki bunun yaşaması mümkün değildir) halleri gözlenmiştir. Bir tavşanın da kromozom sayısı 1,5 kat artırılınca kısırlaştığı görülmüştür. Kromozom sayısı değiştiği halde yeni bir nev ortaya çıkmamıştır. Kromozom sayısı iki kat artırılmış drosophila, yine kromozom sayısı iki kat artırılmış dişisi ile veya normal dişi ile çiftleştirilmiş, kısırlık görülmüştür.
Kromozom takımına 1, 2, 3,4 kromozom ilavesi de nev değişimine sebep olmamıştır. Mutant canlı, taşıdığı arızalarla yine aynı türe dahil olmaktadır. İnsanda ve diğer canlılarda misalleri görülmüştür.
Mutasyon neticesinde kısa bacaklı koyunlar, köpekler, tavuklar ortaya çıkabiliyor. Veya renk değişikliği gözlenebiliyor. Fakat bunlar yine aynı nev’e mensup canlılar olarak kalıyor. Uzun senelerden beri senede 30 dan fazla döl veren drosophila sineği üzerinde çalışılmaktadır. Bunun üzerine gerek radyoaktif ışınlar gerekse kimyevi maddelerle yapılan sun’i ve tabii mutasyonlarla şimdiye kadar 500 den fazla değişik mutant ele geçmiş fakat yeni bir nev’e değişme olmamıştır. Bazıları yeni nesil veremeyecek hale gelmiş, bazıları da şekil değişikliğine uğramıştır. Bunlar bir evvelki nesille çiftleşebilmekte, bazen yeni yavrular meydana gelebilmektedir. Halbuki farklı drosofila nev’leri arasındaki çiftleşmelerde yavru doğmaz veya kısır melezler meydana gelir.
Coli bakterilerinin bölünme süresinin 20 dakika gibi kısa olması ve sık mutasyon geçirmeleri gibi iki mühim hususiyetleri vardır. Farklı şartlarda en geniş yaşama potansiyeline sahip olan bakterilerin 10 yılda 60 000 nesil sonunda değişik mutasyonlara maruz kaldıkları halde yine aynı bakteri oldukları gözlenmiştir. 500 milyon sene önce yaşamış olan bakteriler bulunmuş, şimdiki bakterilerle aralarında hiçbir fark olmadığı anlaşılmıştır. En çok mutasyona uğrayan ve genetik yapıları karışık olmayan bakterilerde dahi bir nev değişimi gözlenmezken genetik yapıları daha fazla karakter şifrelerini taşıyan türler üzerinde mutasyonların tesiri sadece zarar derecesinin artması yönünde olmaktadır. Nev değişimine ise asla sebep olamayacağı ortadadır.
Mikrobiyoloji
laboratuvarlarında ısı, kuruluk, dondurma, vakumda kurutma, elektrik, yüksek
basınç ve çeşitli kimyevi maddelerle bakteriler muamele edildiğinde çeşitli
mutasyonlar gözlenmekte, fakat yeni bir bakteri nev’i ortaya çıkmamaktadır.
Yalnız bakterilere virüsler vasıtasıyla veya sun’i olarak başka bakterilerden
gen aktarabilmek mümkündür. Bu durumda bakteri yeni kazandığı genin fonksiyon
görmesiyle yeni bir karaktere sahip olur.
Bakterilerin antibiyotiklere karşı gösterdikleri dirence gelince, aslında bütün bakterilerde karşılaştıkları maddeye karşı direnç meydana gelmez. Büyük çoğunluk ölür. Buradan anlaşılan, zaten bazı bakterilerde —genetik yapılarda önceden yer alan bir program üzerine— o maddenin tesirini nötürleştirici başka bir reaksiyon iş görmektedir. Ve o tip bakterilerden üreyen koloniler hep uygulanan aynı tip antibiyotiğe karşı direnç kazanmış olurlar. Bakterilerde kromozom dışında yer alan ve çift sarmallı DNA molekülünden ibaret olan halka yapılar (plazmid) bağımsız olarak kendi kopyalarını yaparak çoğalırlar. Bu şartlarda bir plazmid, içine girdiği hücre kromozomundan bir parça yakalayıp onu başka bir bakteriye aktarabilir. Birçok plazmidin bakterilerde belirli antibiyotiklere dirençlik sağlayan ürünlerin yapımı için gerekli genetik bilgiyi taşıdığı ve bu hususiyeti başka türlere de aktardığı tesbit edilmiştir. Dünyanın birçok yerinde E. Coli türlerinde bu çeşit plazmidlere rastlanmıştır.
Poliploidi hadisesinin sadece bitkilerde geçerli olduğunu biliyoruz. Hayvanlarda böyle bir şey mevzu bahis değildir. Kromozom sayısı iki katına çıkarılan drosofilaların nesil vermemesi buna misal teşkil eder. Hayvanlar aleminde kromozomların dörderli yerine ikişerli dizilişi de bunu ispatlar. Hayvanlarda poliploidi hadisesi cinsiyet kromozomları (gonozomlar) ile diğer kromozomlar (otozomlar) arasındaki dengeyi bozduğundan poliploidi, ölümle veya kısırlıkla neticelenir.
Bir mutasyon, gelişmenin ne kadar erken safhasında kendini belli ediyorsa onun husule getirdiği değişiklik de o kadar fazla olur. Mesela Drosophila Melanogasterde X kromozomunda belli ve küçük bir bölgenin kaybolması ile bir mutant canlı meydana gelir. Resessif olan bu mütasyon embriyonal gelişme esnasında ektoderm tabakasının farklılaşması üzerine tesir eder. Sinir sistemi anormal bir şekilde büyür. Epidermis, barsak ve mezodermde bozukluklar görülür. Erken gelişme fazında müessir olan gen değişiklikleri çok defa canlının büyümesine veya yaşamasına mani olur. Canlıyı teşkil eden organlar arasında morfolojik ve fizyolojik denge bozukluğu canlıyı ölüme götürür. Görüldüğü gibi bazı mutasyonlar doğrudan öldürücü olmasalar da, gelişmenin bir safhasında ölüme sebep olmaktadırlar.
Mutasyonlar çok çeşitli ve dağınık sebeplerle meydana gelen değişikler olup çoğu öldürücü ve zararlıdır. Çünkü, canlı organizmanın faydasına olmayan enzimlerin ortaya çıkışına sebep olan kod değişmelerine yol açarlar. Veya lüzumlu enzimleri yaptıran genler yok olur. Yahut bazı enzimlerin sentezinde denge bozulur ve aşırı sentezleme olur. Bu da canlının iç dengesini (homeostazını) bozacağı için zararlı olur. Bununla beraber zararsız, yani canlının tolere edebileceği mutasyonlar da meydana gelebilir.
Her bir gen, bir proteinin sentezinde, dolayısıyle bir veya birkaç fonksiyonun kontrolünde rol aldığına göre, bir organizmaya kazandırılacak olan yeni anotomo-fizyolojik hususiyetler, yeni gen ve gen kombinezonları gerektirdiğinden genlerarası uyum da başlı başına bir mesele teşkil etmektedir. Bir gen bir protein, yeni bir gen yeni bir protein, işte canlıya yeni bir karakter, demek basit bir şey. Ancak gen sayısı az olan bakterilerde bu durumun görülmesi, hiç bir zaman bu işin çok hücrelilerde de olabileceğine delil değildir. Çünkü yeni genle meydana gelen yeni protein molekülü ya hücrenin endoplazmik retikulumda depolanır veya dış vasata atılır. İşte bakterilerde dış vasatta tesir görecek başka hücreler veya fonksiyonlar olmadığından dolayı, bu değişiklik bakteri için zararsız görülür. Ama diğer hücre, organ ve fonksiyonlara da tesir eder ve zarar verir.
Acaba zararsız mutasyonlar birike birike bir nev’in morfolojik ve fizyolojik yapısını iyi yönde değiştirecek şekilde faydalı mutasyonlar haline gelebilir mi? Bunun olabilme ihtimali nedir?
Bilindiği üzere bir nev ile diğer bir nev arasında binlerce fark var. Biz bu farkı 1000 olarak ele alalım ve bunun için de 1000 mutasyona ihtiyaç olsun. Uzun devirler boyunca nesillerin mutasyona uğrama nisbetini de milyonda bir (1/1 000000) olarak kabul edelim. Mutasyonların çoğu öldürücü iken, her ortaya çıkan mutasyonun da zararsız olduğunu kabul edelim. Aynı zamanda bu zararsız mutasyonlar istenilen sırada cereyan etmelidir. Mesela 373. mutasyon yerine önce 377. sıradaki mutasyon meydana gelirse bu mutasyonun sebep olacağı değişiklik önce olmakla canlı için zararlı olacaktır. Dolayısıyla peşisıra zararsız mutasyonun meydana gelme ihtimali gittikçe sıfıra düşer. Hele canlıların kendilerine has immun (bağışıklık =muafiyet) sistemleri de göz önüne alınırsa, yani bir mutasyonun sebep olacağı değişik tabiatta proteine karşı, önce o canlının kendi içinden antikor (yabancı proteini tesirsizleştirici madde) yapacağı ve dolayısıyla kendine yönelik bir mücadele başlatacağı da hesaba katılırsa daha düşünce planında bu işin imkansızlığı anlaşılır.
Bir torbada 1 den 10 a kadar rakam bulunsa, 1. çekilişte 1, 2. çekilişte 2, 10. çekilişte 10 gelme ihtimali 10 milyarda 1 dir. Buna göre yüzlerce zararlı mutasyon arasından zararsız mutasyon meydana gelme ihtimali ve bu ihtimalin de sürekli tekrarlanması ve de her zararsız mutasyonun istenen sırada olması aslında gerçekleşmesi hiçbir zaman hiçbir yerde mümkün olmayan hayali bir faraziyedir.
Farzımuhal, olduğu kabul edilen zararsız mutasyonlar herşeye rağmen, eğer peşpeşe ve uzun zaman periyodu (milyonlarca sene) içerisinde olmuşsa, o zaman nev’iler arasında o kadar çok ara tür olmalı idi ki, bulunan fosillerin de büyük çoğunluğunun onlara ait olması gerekirdi. Hatta nev’ilerin birbirinden ayırt edilmesi imkansız hale gelirdi. Milyonlarca yıldır yaşayan milyonlarca nev arasında onların da bulunması lazımdı. Yani hiç değilse büyük çoğunluğu madem ki yaşayan nev’ilerle ortak hususiyetlere sahip olacaklardı nesli tükenmemiş olması gerekirdi. Halbuki hiçbir ara fosil bulunamamıştır. 125 senedir, yani “evrim hipotezi” nin ortaya atılışından bu yana hala reptil (sürüngen) ile kuş arasında bir ara fosil bulunamamıştır. Demek ki canlıya devamlı yeni bir karakter kazandıran ve onu bir üst nev’e benzeten mutasyonlar meydana gelmemiştir. 0 zaman bir ihtimal daha çıkıyor karşımıza: Bütün o zararsız mutasyonlar, hepsi faydalı olup, bir anda meydana gelmiş olamaz mı? Mutasyonlar, hem karışık bir şekilde meydana gelirken, hem de çoğu öldürücü olurken, aynı zamanda mutasyon sayısının artması ile canlının zarara uğrama ve ölüm nisbeti artarken bunu da kabul etmenin imkanı yoktur.
Mutasyon sebepleri canlının genetik yapısında adeta bombardıman tesiri yapmaktadır. Bu öldürücü ve bozucu şartlar içerisinde yeni bir türün, hem de daha üstün karakterleri taşıyan yeni bir türün ortaya çıkacağını beklemek; bombalanan Nagazaki ve Hiroşima’da halen görülen sakat insanlar yerine, daha mükemmel fizyolojik ve anatomik hususiyetlerle donatılmış daha zeki insanların meydana gelmesini ve ot dahi bitmeyen araziler yerine gür ormanların teşekkül etmesini, dünyada görülmemiş yeni tür hayvanların meydana gelmesini beklemek gibi geri hayalcilik olmaz mı? Hele hele milyonlarca canlı nev’inin bu şekilde meydana geldiğini (evrimleştiğini) kabul etmek, genlerin o ince ve hassa nizamını görmezlikten gelmek olur. Bu arada mutasyonlarla bir nev’den, güya daha basit ve ilkel olan bir alt nev’e de geçiş olamayacağını geçen sahifelerdeki mutasyon bilgilerini hatırlayarak bir defa daha belirtelim.
Her nev’in, nev’e ait hususiyetleri fertlerin genetik yapılarına öyle derin ve sırlı şifrelenmiştir ki, o canlı üzerinde meydana gelecek olan bütün değişiklikler tamamen o genetik yapının önceden tayin ve tesbit edilmiş olan kapasitesi içerisinde cereyan edecektir. Mesela insan için milyarlarca gen kombinezonu ihtimali vardır. Her kombinezon da yeni bir insan demektir. Diğer nevler için de böyledir. Bu durum da genetikte anlaşılmış olan belirli kanunlar çerçevesinde cereyan eder. Bu çeşitlenme normal şartlardadır ve bunun için mutasyonlara ihtiyaç yoktur. Mutasyon hep anormal değişikliklerde rol almıştır. Ve bildiğimiz genetik kanunlarının haricindeki değişiklik mekanizmalarını yansıtır. Tecrübi olarak bizim meydana getirdiğimiz veya tabii olarak meydana gelen mutasyonları canlı ya tolere edebilir veya dayanamaz ölür. Meydana gelen değişiklik öldürücü olmadığı zaman canlı, bu yeni hususiyetle yaşamaya çalışacaktır.
Netice olarak diyebiliriz ki, canlıların temel hususiyetlerini belirleyen genetik yapıları gen mutasyonları ile daha iyiye değişerek yeni bir nev’in doğmasına sebep olamaz. Her nev’in baştan bir ana—babası yaratılmıştır. Ve onlardan gelen nesiller yeryüzüne dağılmıştır. Bütün nev’leri uygun zamanlarda, müsait şartlarda baştan bir ana—baba yaratarak çoğaltan ve yaratıtılış her an O’nun ilmi ve kudretiyle devam eden bir YARATICI’yı kabul etmeyen bazı kimseler ise bugunlerde, hala “evrimleşme” görüşünde ısrar ederek nev’lerin meydana gelişme mantıki (!) bir izah için “makromutasyon hipotezi” üzerinde durmaktadırlar. Paleontolog Simpson ve Schindewolf, yukarıda kısaca hulasasını sunduğumuz binlerce zararsız mutasyonun bir anda meydana gelmesi ve yeni bir nev’in ortaya çıkmasına sebep olması şeklinde anlaşılan makromutasyon faraziyesini ortaya atmışlardır. Çünkü zararsız mutasyonların terakümünü gösteren hiç bir arafosil bulunamamıştır. Bunun üzerine 1950’- lerde Alman Paleontolog Otto Schindewolf, bir kuş olan Arkeopteriks’in bir sürüngen yumurtasından çıktığını iddia etmişti. Geçersizliği ortada olan bu görüş, “evrimleşme” düşüncesinde ısrar edenler için başka bir çıkar yol bulamadıklarından dolayı üzerinde düşünmeye değer bulunmaktadır.
Bu hipotez taraftarları ister istemez, eski canlının veya ata türün (!) bazı genlerinin, diğer genlerin dengesini bozmadan (bu mümkün değil) kaybolmasını ve yine diğer genlerle olağanüstü bir uyum içerisinde yeni genlerin yaratılmasını kabul etmek mecburiyetindeler. Hem de bir değil, belki binlerce genin ortadan kaldırılıp, yeni bir binlerce genin yaratılması gerekir. Bu işin dağınık ve bozucu mutasyon sebepleri ile olamayacağını anlamış olanlar, bu defa, “yaratıcı evrim” diye yeni bir fikir ortaya atarak ya Allah’ın evrimleştirerek (!) canlıları yarattığını veya hayali evrim gücü (!) nün yaratıcılık vasfı olduğunu kabul etmektedirler. Birinci kabullenmenin sakatlığı şurada; herşeyi yaratan Allah’ın canlıları da yarattığını kabul ediyorlarsa, Allah’ın sonsuz irade ve gücünü, —ille de bir önceki canlıdan yeni bir canlı yaratmıştır— şeklinde bir anlayışla, sınırlamış oluyorlar. Halbuki Allah, her an, herşeyi yoktan yaratma gücüne her an, hiç bir kayıt altında bulunmayan bir Yaratıcı’dır. Evrim’e yaratıcılık (!) ısnad etmek ise, Allah’a imanı, “evrim” söziiyle perdelemenin bir oyunu olsa gerek...
Canlıların bir kısmının neden sürekli bir “evrimleşmeye” (!) tabi olup, diğer bir kısmının ilk zamanlardan bu yana sabitliklerini koruduklarını anlamak da bir hayli güç. Şimdi olmayan, geçmişte yaşamış milyonlarca canlı nev’i var. Nev olarak ortadan kalkmalarını açıklamak için ileri sürülen en geçerli görüş çevre (tabiat) değişiklikleridir. Mutasyonlar değil. Çünkü, aynı mutasyon, her fertte aynı zamanda meydana gelmez. Birisinde ortaya çıkar, onun ölümüne yol açarsa daha başka milyonlarca fert o nev’in hususiyetlerini devam ettirir. Mutasyonlarla kimi canlılar ortadan kalkarken kimileri de değişmiş olarak kalıyorlar denemez. Çünkü sabitliğini koruyan nevlerin diğer nevlerden çok üstün yanları yoktur. Hem de çok eskiden beri yaşayanlar zararlı çevre şartlarına daha uzun süre maruz kalmışlardır. Bu mevzuda zamanı ileri sürerek, milyonlarca nevler arasındaki geçiş (!) için birkaç milyar yılı göze alırken —ve aynı zamanda, bazan uzun bir süre canlılarda değişiklik görülmeyip, bazen kısa bir zaman periyodunda çok fazla sayı ve çeşitte canlının yaratıldığı ortada iken— insanın evrimi(!) noktasında birkaç milyon yılı değerlendirmek ve insana yüzlerce farklı ata isnad etmek de anlaşılmaz bir düşünce. Ne ki bu isnad edilen hayali ataların hiçbiri de şimdi yeryüzünde yoktur. Sadece iddiacılara göre birkaç fosil kırıntısı bırakıp gitmişlerdir (!). Bulunan fosil parçalarını da mutlak doğru olarak kabul ettikleri evrim merdivenlerinin boş basamaklarına hilekarca yerleştirmeye çabalamaktadırlar. Milyonlarca fosilin bir çok ayrıntılarıyla elimize geçerken, insanın ata (!) larının çok kısa bir geçmişte esrarengiz bir şekilde hiçbir iz bırakmadan, şaşırtıcı problemler ortaya atarak kaybolup gitmeleri (!) çok “ilginç” değil mi? Bakteriler ve hamam böcekleri yüz milyonlarca yıldır hiç değişmeden hayat sahnesinde (!) yerlerini alırlarken, gittikçe mükemmelleşen (!) birçok üstün vasıflarla donatılan insanın ataları (!) acaba neden hep kaybolmuşlar, yeryüzünü bir türlü sevememişlerdir? Evrime göre bunun tam aksi olması lazım değil miydi?