Sızıntı Arşivi

Temmuz 1990 · s. 264 · 2 dakikalık okuma

Müslümanca Yaşama(2)

Sızıntı · Din Ve Ahlâk

MÜSLÜMANCA YAŞAMAK (2)

Her şey doğar, olgunlaşır, devrini tamamlar ve yaprak yaprak solar-gider; ama, İslâmiyet, hep aynı tazelik için­de parlar-durur ve bir civan gibi gerilir, gülümser.. evet, o herzaman gençtir, kuvvetlidir, canlıdır ve bizim fânili­ğimizi aşan bir üstünlüğü vardır. Ara-sıra bir kısım şiddetli rüzgârlarla sarsılıp sararmış gibi görünse de, gerçekten sarsılıp sararan onun kusurlu temsilcileri bizlerizdir. Yoksa onun ezelî âlemi, sürekli parıltılı, tılsımlı ve göz kamaş­tırıcıdır.

Onu gerçekten temsil edenlere gelince, onlar hep, de­rin bir vuslat hazzı içinde coşar ve güzelliğin, cazibenin en doyurucularının en ledûnnîlerini birden ve kesintisiz yaşarlar. Her an ötelerden üstlerine dökülen ışıklarla, tıpkı bahar yağmuruna bağırlarını açmış çiçekler gibidirler. On­ların çevrelerinde her an bir başka renk, bir başka ışık ve bir başka ahengin sarkılan duyulur. Sanki gönüllerinin bir yanına Itrî veya Dede oturmuş da onlara mahurdan fasıl­lar söylüyor gibi, içlerinden bir kısım nağmelerin kopup geldiğini duyar.. bu sese ses katar ve kendilerinden ge­çerler.

İnancın bu masmavi dünyasında, gençlik ve sıhhat eri­yip gitse, yaşlılık ve firak hissi poyraz gibi esmeye başla­sa, her yandan ayrılık gonkları duyulsa; o içli günler sö­nüp yerlerini serin, karlı-buzlu hicran geceleri alsa, her-yanda ayak sesleri kesilip sessizlik konuşsa; zaman, me­kân, renk ve ışığın birbirine boşalması bütün bütün esrarlaşsa, hayatın müslümancasıyla kanatlı bir ruh, muha­rebe meydanında hasımlarını bir bir yere sermiş ve san­cağını düşmanın sinesine saplamış bir muharip gibi, imanından kaynaklanan “anilmerkez” bir güçle bütün bu menfî (olumsuz) yönleri en rahat şekilde savarak ruhundaki cen­neti yaşayabilir. Hatta bir ölçüde bu seviyeyi yakalamış olanların ruh ve his dünyaları, hayatın hazanında daha da güç ve derinlik kazanır.. düşünce ve hülyaları daha da kanatlanır; sanki maddiyat ve cismaniyetden sıyrılarak ışık ve buhar haline gelmiş gibi semavileşir ve sonsuzlukla da­ha da içli-dışlı olurlar.

Hayatın bu son demlerinde, en çok sevdiğimiz şeyler­den ve sevdiğimiz kimselerden ayrılışların, ruhlarımızı sarsarak, gönüllerimizi kırarak bizler de fânilik hissi ve ümit­sizlik uyarmasına, uyarıp his dünyamızı karanlıklara boğ­masına karşılık, sinelerimizden çığlık çığlık yükselen öte­ler arzusunun; ruhlarımıza kök salmış, “basu ba'de’l-mevt” akidesiyle buluşup birleştiği nokta, öyle müthiş bir güç ve ümit kaynağıdır ki; insanın içinden kopup gelen ve bü­tün bir gönlü söyleyen hiçbir şiir, hiçbir mûsikî, bu kadar içli, bu kadar derin ve bu kadar güzel olamaz.

Bunlar, insan ruhuna hitap eden mahrem birer lisan; ifadeleri de, bildiğimiz muayyen kelimelerden ses ve söz almaz. Cümleleri, ötelerden akıp gelen mânâlardan örül­müş bu dil, gerçek ruh insanlarının ve ledûnnî zevk erba­bının anlayabilecekleri, malzemesi fizik ötesi sesler ve söz­lerden alınmış bir ilham dili ve bir melek lisanıdır.

Bu dil ve bu beyanın dalgaları arasında, yer yer gönül­lerimizi bir ümit, bir sihir ve bir sevda sarar, gözlerimiz, ukbânın mavi, parlak ve başımızı döndüren güzellikleriy­le dolar, derken kulaklarımızda, aşkın ve güzelliğin çınlayan mûsikileri duyulmaya başlar...