Ocak 1998 · s. 566 · 4 dakikalık okuma
Musibetzedelerin Bahar Özlemi

Kışın bütün şiddetinin arkasından, baharın müjdesi gelir. Onun her şeyi kasıp kavuran soğuğu, toprak altında sarıcı ve ızdırap içinde kıvranan tohumda saklı bulunan, doğum için mevsimini bekleyen çiçekleri, güzellikleri yok edemez.
Devletler ve milletler için mukadder olan sosyal çalkantılar, menfaate dönük ekonomik vuruşmalar, içtimai zulümler de, kışın tahribatından asla geri değildir.
Kış kadar soğuk, gece kadar karanlık küfür ve dalâlet, belâ ve musibetler, neticede karşılaşılan (Allah kimseyi düşürmesin) hastahane ve hapishaneler, dünya ve ahiret hayatını karartmakta ve sıkıntılarla karşı karşıya getirmektedir. Böyle sıkıntılarla boğuşan ufku kararmış gönüller, ister cürmen, ister zulmen oraya düşmüş olsunlar, hayır kabiliyetlerinin gelişmesi, topluma faydalı bir fert olabilmeleri için ellerinden tutacak, aydınlık ve nura çağıracak gönül erleri, ruh mimarları, şefkat kahramanları beklemektedirler ki, geceleri gündüz, kışları bahar olsun.
Böyle bir bezmi açanlar, gece gündüz o yolda koşanlar, tarihin altın sayfalarına geçecek talihliler olacaklardır. Ne var ki, her sokakta kurulan engelleri aşacak, maksûduna ulaşacak, inandığı, hak bildiği bu yolda ağustosböceği gibi çatlayacak, ölünceye kadar devrin şartlarını nazara alarak hizmet verecek talihlilere, şiddetle ihtiyaç vardır.
İnsanın karşısına çıkacak engelleri aşması, yollarda takılıp kalmaması, vefa ve sadakat göstermesi, makam ve mansıba, şehvet ve şöhrete, para ve pula önem vermemesi; bütün bunların fevkinde, inandığı, gönül verdiği kudsi davasına hizmet çizgisi doğrultusunda koşması, yorulması, dert ve sancı içinde kıvranmasıyla gerçekleşecektir.
İlim, dünya ve ahiret saadeti için önemli bir anahtardır.. Kabiliyetler onunla gelişir. Kâinatın sırrı onunla anlaşılır. İmanla da yörüngesini bulunca, kalb, sahibini bulmuş, huzur ve güven ortamını yakalamış olacaktır.
Sorusuz imtihan olmaz. Hayat mektebinin soruları da müspet ve menfisiyle, nimetler ve musibetlerdir. Nimetlere şükür, musibetlere sabır, soruların en güzel cevabı olacaktır. Allah (cc), her musibete karşı sabır gücü vermiştir. İsyan etmesi insana hiçbir şey kazandırmayacak, ama çok şey kaybettirecektir.
İnsanın sahip olduğu nimetlerde hakkı yoktur. Bütün güzellikler, başarı ve muvaffakiyetler Allah’tandır. Her güzellik ve başarı kendi cinsinden şükür ister. Aksi, nankörlük olur. Nankörlük ise, musibetlerin davetçisidir ve sıkıntıların da kaynağını teşkil eder.
İnsan bu dünyaya sırf keyif sürmek, rahat yaşamak için gelmemiştir. Gelenlerin devamlı gitmesi, dostlarından, sevdiklerinden ayrılması göstermektedir ki; hayata ve hayata bağlı maddi-manevi çok kıymetli cevherlere sahip olan insan, ölümlü dünyada, ölümsüz bir hayatı kazanmak için çalışmalıdır.
Ömür bir sermayedir... Ve sahip olduğun vücut senin değildir... Satın almamış, kendin imal etmemişsin.. Demek mülk başkasınındır, tasarruf da O’na aittir... Onun için iradi sorumluluğumuz olmakla beraber, ne hastalığın, ne musibetin, ne de ölümün önüne geçmek mümkün değildir. Unutmamak lazımdır ki; “Dünya bir gün bize haydi dışarı diyecek, feryadımıza kulak tıkayacak” tır. Akla kapı açıp, irade etmeyi insana bırakan Allah’a karşı, kişinin vazife ve mesuliyeti vardır.
“Her şey zıddıyla bilinir.” sözünden mülhem, acının tatlıyı, gecenin gündüzü, çirkinin güzeli göstermesi gibi, şayet hapishane hür olmanın değerini, hasretini çektiğin dost, akraba, çoluk çocuğun kıymetini anlatmışsa; lezzet ve zevklerin yerini eleme ve ızdıraba bıraktığını hatırlatmışsa; bütün ârızaları, günahları terkedip, Allah’tan samimi ve ciddi özür dileme arzusu uyandırmışsa, bütün günahlarının affedileceğine inanabilirsin. Ömrünün geriye kalan günlerini: ilim ve irfanla, ibadet ve taatle geçirmeye başlamışsan; başkasının malını, canını, namus, haysiyet ve şerefini, kendi mal, can, namus, haysiyet ve şerefin kadar mukaddes bilip, saygı duyar hale gelmiş ve buna inanmış isen; toplumun sağlam bir parçası olma liyakatini kazanmış sayılırsın.
Her canlı, doğumuyla ölüme bir adım atmıştır. İnsan da bu ilâhi kanuna tabidir. Bundan kurtuluş mümkün olmamasına rağmen (ne hikmetse) insan, hırsla hayata perestiş eder... Etten, kemikten olduğunu unutur... Hâlbuki bir davet var ve biz o davete doğru gidiyoruz. Nerede ve ne zaman varacağız belli değil... Bütün dostlarından, sevdiklerinden, dünya nimet ve zevklerinden mahrum bırakacak bu davete muhatap olan insan, nasıl huzurlu olacak, nasıl emniyet ve güven içinde hayatını sürdürecektir.
Öncelikle iman zaafından kurtulması, tefekkür (düşünce) ufkunu genişletmesi, beşeri zaaflarını yenmesi ve her türlü engeli aşması gerekir.
İkincisi; insanın ilimle kafa aydınlığına, iman ve inançla kalp ve gönül itminanına ermesi, insanlararası münasebetlerde adâlet, şefkat ve merhametle muamelede bulunması, şan, şöhret, makam ve mevki, hatta; maddi menfaatte bile nefsine tercih noktasında başkalarını öne geçirmesidir.
Anlaşılır ölçüde insanlık, belki de yaşatmak için yaşama sevdasından vazgeçme gibi yüksek bir mefkûreyi, pratikte ispatlamakla mümkün olacaktır.
İnsan geçici olarak kaldığı, terketme mecburiyetinde bulunduğu dünyada, fizik ötesi dostlara kavuşmak, ölümsüz ve ebedi âlemle irtibata geçmek, âhiret adına önemli bir yatırım projesi uygulamakla, vicdanî huzur ve güven ortamını yakalama imkânı bulacaktır.
Bu kabiliyetin gelişmesi, insanın olgunluk ve kemâlâta ulaşması, herkesi kendi inancı ve konumu içinde hoşgörü, tatlı dil, güler yüzle karşılaması ve hayatın paylaşılması; mesuliyet duygusunun gelişmesi, kişinin kendisini muhakeme ve muhasebeye zorlaması; imanın, nefsi baskı altına alarak, arzuların ve isteklerin aşılmasına bağlıdır.
Duygularına böylesine gem vuran, mesuliyet yüklenen kişi, başkalarının mal, can, namus ve mukaddeslerine karşı fevkalade hassas bir emniyet sübabı durumunda olacaktır.
Bugüne kadar işlenen suçlar ve günahlardan dolayı duyulan nedâmet, çekilen sıkıntı ve cezalar, inşaallah; günahlara keffaret olur.
İnsan, “Zâhiri şer, neticesi hayır” ilâhi prensibinden yola çıkarak, başa gelen musibetlerden tam ders alıp, bütün kötü alışkanlıkları terkederek, Rabbiyle irtibata geçip kullukta kusur etmemeye gayret sarfetmelidir. Bu suretle, hapishaneyi tam bir ıslahhane olarak değerlendirerek, yapacağı hayırlı hizmetlerle topluma faydalı bir fen haline gelmek için mücadele etmelidir. Bu musibeti büyük bir fırsat bilip, ciddi bir gayretle, fizik ötesi âlemde dostlarla buluşma, sevdiklerine kavuşma yolunda (Hz. Vahşi (r.a.) gibi) günahına keffaret aramalıdır.
Bir musibet, bin nasihatten daha değerlidir. Ama müspet manada değerlendirmek şartıyla.
“Hakikât zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet, yalnız imandadır.”
Bütün musibetzede kardeşlerimizin, en kısa zamanda kurtulmaları, sevdiklerine kavuşmaları ümidi ve duâlarıyla...