Temmuz 1992 · s. 5 · 8 dakikalık okuma
Modern Tıp Anlayışına Farklı Bir Bakış

Biz, yani bütün İslâm dünyası, hattâ bütün dünya, üç asırdır Batı'nın telkin ettiği ölçülere göre düşünmeği ve her şeyi bu ölçülere vurmayı ma'rifet sayar olduk. Oysa, bu üç asırlık ölçülerin, daha doğru bir ifadeyle gerçek ölçüden mahrum ölçüsüzlüklerin dayandığı bir temel varsa, o da 'hakikat'ın inkârından başka bir şey değildir.
İnsan hayatını ve sağlığını konu edinmekle apayrı bir kudsiyete sahip olan tıp ilmi, İlâhî ayetler ve kanunlar meşheri olan kâinatı konu alan bilimler gibi, Batı kaynaklı bilimselliğin tesiriyle, hem anlayış, hem de uygulama plânında bu kudsiyetinden mahrum bırakılmıştır. Tıbbın da diğer tabi bilimler gibi, Avrupa orta çağ skolastisizminin bataklığındaki bir hristiyanlığa tepki olarak ortaya çıkmasının tabiî neticesi olmuştur bu.
Tıbba da damgasını vuran bilimselliğin dayandığı temel nokta, insanüstü değişmez bir hakikatin inkârından ibarettir. İlk insandan bu yana temel insanî fıtrat ve insanın aslî ihtiyaçları değişmeden kaldığı, bilimin mevzû edindiği dış dünyadaki değişir görüntülerin gerisindeki kanunların hiç mi hiç değişmediği, kısaca dış dünya değişmez bir hakikatin değişir görünen ya-nar-döner cilvelerinden ibaret olduğu halde, Hristiyanlığa tepkiyle Din'i de insan aklının sorgulama sahasına alan modern anlayış, değişmeyi baş köşeye koymuş ve böylece değişmez bir hakikat temelini kendi altından çekerek, kaygan bir zemine oturtmuştur. İnsanın üstünde yer alan değişmez mutlak bir hakikatin varlığını inkâr ve hakikati her bir ferdin aklı seviyesine indirmekle dehşetli bir ferdiyetçiliğe kapı açan bu zihniyet, değişen eşyayı konu alan mekanik fiziği ilimlerin kral tahtına çıkarmış ve çok tabiî olarak eşyaya birbirinden bağımsız fertlerden müteşekkil bir kaos olarak bakmaya sebebiyet vermiştir. Buna göre kâinat, bir makina gibi, kurulmuş bir saat gibi sabit 'tabiat kanunları'na bağlı olarak işleyen bir yığından ibarettir... işte, modern bilim dallarından biri olan modern tıp da, hiç bir kudsiyeti ve manevî bir yanı bulunmayan birbirinden bağımsız bir eşya yığını ve tamtakır, ruhsuz bir makina olarak görülen kâinat gibi tamamen maddeye dayalı, ruhsuz, manâsız, birbirinden bağımsız ve yine hiç bir kudsiyete haiz olmayan milyarlarca hücreli bir et-kemik yığınını mevzu edinmiş bir mekanik fizik dalı olma intibaı vermektedir. Öyle ya, daha düne kadar manevi her şeyi, beş duyuyla idrak edilip laboratuvara girmiyor diyerek ya inkar eden, veya insanla alakasız gören, bunun neticesinde insana bir makina, uzuvlarına da tek tek makinanın aksamı gibi yaklaşan, hastalıkları bütünüyle maddî sebeplere bağlayan, insana hiç bir kudsiyetî atfetmeyip, organlarının alınıp satılmasında mahzur görmeyen, maneviyatın ister istemez kendini kabul ettirdiği günümüzde ise, psikosomatik dalıyla bile insanı, davranışlarından müteşekkil bir robot gibi değerlendiren psikolojik anlayışa bağlı olmaktan kurtulamayan ve materyalist yaklaşımlarla her şeyi çoğunlukla maddî ilaçlara havale eden bir tıb anlayışından müsbet manâda ne ölçüde söz edilebilir?

Çağımız insanı, eşyanın, eşya üzerindeki oynamaların ve önceki nesillerin ifadesiyle 'kesret'in, yani maddî çoklukların büyüsüne tutulmuş durumdadır. Her yanıyla harikalar ve mucizeler meşheri olan kâinat, insan ve hadiseler, insan ve kâinat ötesine en büyük deliller olma hususiyetine sahipken, peygamberlerden tuhaf tuhaf mucizeler bekleyen eski cahiliye insanları gibi, bir otun, bir yaprağın, insanın tek bir hücresinin, bir sinek kanadının olağanüstülüğü karşısında secdeye gitmesi gereken modern insan da, ne yazık ki teknolojik gelişmelerin büyüsüyle tekâmülle terakkîyi birbirine karıştırmakta ve adeta maksûd-u bi'zzat olarak kabûl edilen bilimler alanında gerçekleştirilen yatay ilerlemeleri 'her şey, yerine koymaktadır.
Bir defa, nedir gerçekten tıbbın da içinde bulunduğu bilimlerin gayesi? İnsana tamamen tüketime ve maddeye dayalı bir hayat sunmak mıdır? Biri giderildikçe binine kapı açılan maddî ihtiyaçların suyu tuzlu deniz mesabesindeki sonsuz derinliğinde insanı boğmak mıdır? Kurduğu dünya ve müdafaa ettiği dünya düzeniyle insanı hem manen, hem de maddî olarak hasta edip, sonra da bunlara çare aramak mıdır? Evet, "Tıp çok ilerledi" diyorlar; diğer bilimler ve teknoloji sahalarında olduğu gibi, tıp sahasında da kaydedilen bir takım fizikî gelişmeleri ne küçümsüyoruz, ne de inkâr ediyoruz.. Belki pek çok bulaşıcı hastalık keşfedilmiş ve salgınlar halinde kitle ölümlerinin bir dereceye kadar önüne geçilmiştir. Binler çeşitte ilaç, artık sadece eczaneleri değil, evlerimizin ecza dolaplarını bile doldurmaktadır. İnsan anatomisi, hücre hücre ele alınmakta ve insan pek küçük parçalara bölünebilmektedir. En hassas elektronik aletlerle insan bedenine girilebilmekte ve hemen her türden ameliyatlar ve organ nakilleri yapılabilmektedir. Bunların yanısıra, çok değişik laboratuvar teknikleriyle çeşitli tahliller gerçekleştirilmekte ve bir yandan yeni yeni hastalıklar keşfedilirken, bir yandan da insanın fizikî ve biyolojik yapısı daha yakından tanınabilmektedir...

Tıbbın başarısı olarak görünen ve bazılarını yukarıda saydığımız bütün bu gelişmeler, modern tıbbın eskiye nazaran çok daha ilerde olduğunu ispat eden başarılar mıdır gerçekten? Tıbbın temel gayesinin, bütün diğer bilimler gibi, insana huzurlu ve sağlıklı bir hayat hazırlamak ve bunun için de, yeni yeni gelişme gösteren Koruyucu Hekimliğin sahası olduğu üzere her şeyden önce hastalıkların önünü almak ve daha sonra en ucuz ve en emin yoldan hastalıkları tedavi etmek, Alexis Carrel'in ifadesiyle, sıhhati kendisiyle meşgul olmaya lüzum kalmayan tabiî bir şey haline getirmek olduğunu kabûl ediyorsanız, o zaman modernizmin ağından kurtulamamış olan modern tıbba çok ilerlemiş gözüyle bakamazsınız.
Bugün hemen bütün bilim dalları, daha çok tüketim ve daha çok üretime dayalı bir hayata ve böyle bir hayatı daha çok ürettikleri için tavsiye ve propaganda eden belli güçlere hizmet edici bir manzara arzetmektedir.. Esasen, bilimlerin Batı'da geliştirilme macerasının altında da böyle bir gayenin tahakkuku yatmaktadır. Modern tıp da böyle bir bilim anlayışının mahsulü değil midir? İnsana her şeyden önce husûsî bir saygı duyulması gereken mükerrem bir varlık olarak bakmak şöyle dursun, onu, üzerinde istenildiği gibi bıçak oynatılacak ve 'bilim' adına her türlü deneme yapılacak bir kadavra gibi gören modern anlayış, tıbbı da belli sektörlerin ve belli kesimlerin daha çok kazanması için daha çok muayene, daha çok ilaç, daha çok alet ve daha çok hastaneye dayalı, kendileri adına daha çok gelir ama, kahir ekseriyet için altından kalkılmaz derecede pahalı, sentetik bir sağlık vasıtası olarak kullanmaktadır. Modern tıbbın da hizmetinde kullanıldığı rahat, lüks ve rehavete dayalı modern hayatın ortaya çıkardığı yürümeyen, çalışmayan ve bedenini kullanmayan yağlı, göbekli, yumuşak dokulu, ince bacaklı ve kaba yüzlü, karşı kutupta ise bitmez bir koşunun pençesinde zamanla yanşan stresli insan tipi, hastalıklara alabildiğine açıktır ve dün atalarımızın çocuk sahibi olduğu, sırtında en ağır yükleri taşıyıp, dağda, tarlada çalıştığı bir yaşta, aniden golf sahasında, merdiven başında, bürosunda ya da evinde ölüp gitmektedir... Modern tıbbın da menşei olan modern maddeci zihniyete göre adeta herkesin hasta olması gereken geçmişte, hattâ yokluk ve kıtlık dönemlerinde bir şehirde bulunan bir kaç doktora haftada bir hasta ya düşer, ya düşmezken, bugün hastanelere yığılmalar önlenememekte ve her gün yeni yeni türleri ortaya çıkan hastalıklar karşısında modern tıp aciz görünmektedir. İnsanları hastalıklar konusunda 'bilinçlendirme' gayretlerinin belli ölçüde yol açtığı hastalık hastalığı da modern tıp anlayışının insanlığa fazladan bir hediyesi (!) dir.

Modern tıbbın en mühim husûsiyetlerinden olan aşırı derecede uzmanlaşma bir başarı gibi görülmektedir ama, gerçekten öyle midir? Nasıl modern anlayış her şeye ferd ferd bakıyorsa, nasıl mekanik fizik kâinatı birbirinden bağımsız eşya yığını olarak ele alıyorsa ve bu anlayış nasıl iktisadî, ictimaî ve siyasî hayatta korkunç bir ferdiyetçiliğe kapı açıp, her insanı başkasıyla alâkasız kendi gemisinin kaptanı yapmışsa, modern tıptaki uzmanlaşma da, insana bir makina gibi ruhsuz bir eşya yığını olarak bakmanın neticesidir. Hastalığı ancak semptom verdiği yerde arayan ve dolayısıyla teşhiste çok geciktiği gibi, hastayı pek çok doktora muhtaç eden uzmanlaşma vakıası, insanın bütün bir organizma olduğu ve her bir hücrenin diğerleriyle çok yakın bir münasebet içinde bulunduğu, hepsinden öte bedene tek, basit ve madde ötesi bir ruhun hükmettiği gerçeğini belki yeni yeni idrak etmeğe başlayan modern tıbbın alkışlanacak başarılarından biri olmaktan uzaktır. Kendisini kariyerinin başlangıcından itibaren vücudun küçük bir bölgesine hasreden her bir uzman, öteki kısımlar üzerinde çok kısır bir bilgiye sahip olmakta ve neticede teşhis ve tedavi hem zaman almakta, hem yanlış teşhisler konabilmekte, hem de tedavi çok pahalıya mal olmaktadır.

Yeni yeni tabiî ilaçlara geçmeğe başlasa da, daha çok sentetik ilaçlara dayalı olan modern tedavi, bir yandan insanları ilaçkolik yaptığı gibi, bir yandan da çok pahalı hale gelmiş bulunmaktadır. Bundan daha da acı olanı, hasta, maalesef pek çoğu itibariyle aldıkları eğitim ve kendilerine rekzedilen anlayış gereği kendisini bir 'geçim vasıtası' olarak görme temayülündeki doktorların elinde muhtaç olduğu saygı ve yakınlığı görmemekte, ayrıca halâ terkedilemeyen maddeci anlayış sebebiyle gittikçe yaygınlaşan akıl hastalıkları ve ruhî rahatsızlıklarda da ilaç tedavisi ön planda gelmektedir. Buna karşılık, modern tıbbın psikolojik damgasını vurduğu ve adı gereği ruhu nefisle karıştıran bir bilim dalının sahasına bıraktığı hastalıkların tedavisinde istihdam ettiği psikanalizci, nörolog ve psikiyatristler, büyük çoğunluğu itibariyle insanın ruhî yanını anlamaktan çok uzak görünmektedirler.
Modern tıp, evet, insanın dokulardan, organlardan ve sıvılardan müteşekkil olduğunu bilmektedir ama, şuur nedir, düşünme nedir, akıl nedir, ruh nedir, hayat nedir, ölüm nedir, bütün bunları bilir görünmemektedir. Yine, beyin dokuları ile şuur dokuları arasındaki münasebet, iradenin organizma üzerindeki tesiri, aklî hastalıkların sebep ve tedavi yolları, bunalımlar, ruhun organlar ve organların ruh üzerindeki tesiri, bedenin çalışmasıyla aklî ve ruhî faaliyetler arasındaki münasebetler, hastalıklara ve yorgunluklara karşı mukavemeti gerçekten neyin temin ettiği, maneviyatın insan üzerindeki fizyolojik tesirleri ve daha pek çok mes'ele, modern tıbbın halâ bilgi alanının dışında kalmaktadır. Bundan da öte, uğursuz Dekart düalizminden gelen tesirle, bedeni halâ ruhtan bağımsızmış gibi telakki etmekte ve daha da fecî olanı, ruhu bedenin emrinde görmektedir. Dolayısıyla, pek çok yeni hastalığın önüne geçilemediği gibi, çoğu hastalıklar da kökten tedavî, hattâ teşhis bile edilememektedir.
Yukardaki satırlar, modern tıb anlayışına aykırı bir yaklaşımın mahsûlüdür... Tıbbı da tabiî olarak içine alan teknolojik bazı başarıların büyüsü, insana ölüp toprağa girecek ve sonra da çürüyüp gidecek bir et-kemik yığını olarak bakan bir anlayışa; kendisinden insana saygı göstermesi ve çoğu hastaları ölüme terketmek hattâ geçim kaynağı olarak görmek ve bunun da ötesinde kürtaj gibi cinayetlere tevessül etmekten vazgeçip, insana merhamet etmesi henüz beklenemeyen bir anlayışa karşı aykırı mütalâlarda bulunmaktan insanı alıkoymamalı...