Şubat 1990 · s. 15 · 6 dakikalık okuma
Güneş Sistemimiz Uzayda Yeganedir

P.M.'den İbrahim Çiçek
Pluto, 1930 yılında keşfedilmiş olmasına rağmen henüz kütlesi, yarıçapı, yoğunluğu vs. tam olarak hesaplanamamıştır. Birkaç ay önce astronomlar Pluto gezegeninin mavi bir gezegen olduğunu keşfettiler. Pluto, yüzeyinde donmuş halde bulunan metan gazının parlaması nedeniyle mavi görünmektedir. -238 °C'de donmuş olmasına rağmen, yüzeyindeki volkanlar hâlâ faaliyettedir. Amerikalı astronom Tames Christy 4 milyar km. uzaktaki Pluto'nun sıcaklığını ölçebilen bir cihazla, kütlesinin bugüne kadar bilinenin yarısı kadar olduğunu tesbit etmeyi başardı. Bu bilgiler gösteriyor ki, güneş sistemimiz hâlâ sırlarla doludur.

Galaksimizde birçok gezegen bulunduğu halde, neden dünya en iyisi? Dünyamız gibi daha başka gezegenler de var mı veya meydana gelebilir mi? 50 ışık yılı uzaklıkta güneş sistemimizinki gibi gezegenleri olan Beta Pictoris sistemi keşfedildi. Aslında bir güneş sisteminin meydana gelmesi normaldir. Fakat cehennem gibi sıcak Venüs gezegeni ile soğuk bir çöl olan Mars gezegeni arasında hayat için en elverişli şartları taşıyan "Dünya" gibi bir gezegenin yerleştirilmiş olması, her zaman olamayacağı için çok mânâlı ve düşündürücüdür. Bütün gezegenler birbirinden farklıdır, fakat ortak yanları da vardır.
Güneş sistemimiz, güneşin çekim gücüyle gezegenlerin bağlı bulunduğu bir sistem görünümündedir. Bugün için, ışık hızıyla bir seyahate çıktığımızı düşünelim; 8 dakikada güneşe varabiliriz, 45 dakika içinde Jüpiter gözlerimizin önündedir, en uzak gezegen Pluton'a ise 2 saatte gidebiliriz.

Yalnız uzay boşluğu değil, aynı zamanda gök mekanizmasının karmaşık çarkları da dikkatimizi çekmektedir. Pluton'un güneşe en yakın ve en uzak olduğu anlardaki mesafeler farkı, dünya ile güneş arasındaki uzaklığın 20 katıdır. Komşumuz Venüs'ün güneşe en yakın ve uzak olduğu zamanlardaki mesafe farkı, dünya ile ay arasındaki uzaklığın 10 katıdır. Neptün bize dünya ile ay arasındaki uzaklığın 11.208 katı kadar yaklaşabilir. Gezegenler arasındaki uzaklık kanunları, Jüpiter ile uyduları arasındaki uzaklık kanunları ile aynıdır. Modern araştırmalarla tasdik edilen bu muntazamlık (nizam) inkâr edilemez. "Büyüklerin küçüklerde aksetmesi" kanunu insanlara bunların tesadüfi olmadığını, bir atomu yaratanın bu sistemleri de yarattığını bu sistemleri yaratanın da tüm kâinatı yarattığını göstermektedir. Düşünmemiz için bunlar yeterli değil mi?

Dünyamız uzaydaki diğer gezegenlere neden benzememektedir? Birinci cevap: Samanyolunun bir spiral kolunun yanında yaklaşık 5 milyar yıl önce vuku bulan olay çok mânâlıdır. Güneş sistemimiz galaksi içinde çok önemli bir yerde bulunmaktadır. Bir Rus astrofizikçisi bu yeri en iyi şekilde tesbit etmiştir. Uzaydaki kozmik bulutların gözlenmesiyle güneş sistemimizin oluşumu hakkında daha doğru bilgiler elde edilmiştir. Sönük uzaydaki bulut kümeleri kendi çekim kuvvetleriyle biraraya gelirler. Şaşırtıcı olan: 10 milyar km. çapındaki bir güneş sisteminin oluşabilmesi için bu yoğunlaşan gaz ve toz bulutu bir güneş kütlesinde olması gerekir. Eğer bu gaz ve toz bulutu bir araya toplanmışsa ve hızla dönüyorsa, ekvator ekseni yassılaşır, küçük parçalan içine çeker; dönme hızı da devamlı artar. Sonunda en yüksek hıza ulaşır. Bu safhadan sonra çarpışma safhası gelir. Gaz ve toz bulutu Kaostik fasılasız bir sıkışmaya devam ederken sıcaklık ve yoğunluk artar. Toz parçacıkları çarpışarak birbirlerine yapışırlar. Büyük bir toz topu meydana gelir. 1000 ile 1.000.000 atmosfer basıncı altında hareketler yavaşlar. Astronomların "yoğunlaşma" dedikleri safha bundan sonra başlar. Kalın bir diskte toz topları hareketli 100 veya 1000 km. çaplı gezegenler olarak yoğunlaşır. Bu dereceye kadar gelebilmek için henüz iki kozmik olayın meydana gelmesi gerekir: Bu yoğunlaşma bir süpernova sayesinde olacak ve bu yoğunlaşma süresi içinde ikinci süpernovada patlayacaktır. Ancak 100 milyon yıl sonra iç gezegenler bir gaz küresiyle kuşatılır. Bu arada da birbirlerini devamlı çekmektedirler. İçlerindeki Hidrojen ve helyumun birleşmesi sonucu yeterli basınç ve sıcaklığa ulaşınca, çekirdekte nükleer yanmaları meydana gelir. Ve ilk ışık ışınları gezegenleri aydınlatır. İkinci patlamada güneş bir milyon kere daha fazla parlar. Deniz fenerini andıran bu patlama ne kadar güçlüdür ki, protonlar ve elektronlar uzaya savrulur. Bu sırada meydana gelen güneş rüzgârları bugünkünden bir milyon defa daha fazlaydı. Güneş etrafında dönen bu sayısız yüklü ve parçacıkların cereyanı gezegenlerin etrafında oluşan ilk atmosferi alıp götürür. Bu parçacıklar es kaza çarpışarak daha büyük çeşitlere dönüşebilir. Bazen çok şiddetli çarpışırlar veya birbirlerinden ayrılarak yan-yana geçip giderler. Dış merkezcil olmaları nedeniyle, sonra birbirlerinin yörüngelerini ihlal edebilirler. Yani er veya geç bir büyük gezegenin yörüngesinden geçerler ve çarpışırlar.

Bu kozmik durumdan 100 milyon yıl sonra geriye gezegenler, Ay ve Mars ile Jüpiter arasında dolaşan 1000 küçük astroid kalmıştır. Ancak bu durum bittikten sonra ikincil atmosfer meydana gelmiştir. Dünyadaki sayısız volkandan çıkan gazlarla (subuharı, azot, karbon bileşikleri gibi) bu atmosfer meydana gelmiştir. Bu karışıklıklar hâlâ bitmemiştir. Kuyrukluyıldızlar (kornetler), astroidler gezegenlerin yüzeylerine çarpmaktadır. Uzaydan gelen bu bombaların çarpması nedeniyle, astroidler havada âdeta açılmakta ve çözülmektedir. Bu sayede genç atmosfer ek gazlarla pekiştirilmektedir. Jüpiter, Satürn, Uranus, Neptün yanında diğer gezegen ve bazı uydularda faz küreleriyle çevrilmiştir. Fakat bunlardan yalnız dördünde elverişli atmosfer olduğu biliniyor. Dünya, Venüs (dünyadan 90 kat daha fazla atmosfer basıncı), Satürn'ün uydularından Titan (dünyadan 1,5 kat fazla atm. basıncı), Marsta: İklim değişiklikleri güneş ışınları sayesinde olmaktadır.

Fotusferin sıcaklığı bugüne nazaran %30 daha azdı. O halde dünya %30 daha az enerji alıyordu. Araştırmacıları asıl hayrete düşüren; dünyaya %2 daha az güneş enerjisi gelse bir buz devri yaşanabilir. Yanlış değil: Üçtebirden daha az, güneş enerjisi ile dünya tamamen buz bir küre olur. Daha kötüsü buzdan bir küre tüm güneş ışınlarını yansıtır ve bir daha erimez. Fakat dünya bu buzlaşmadan nasıl kurtulmuştur?
"Çok güçlü bir sera(*) etkisiyle" diyor amerikalı gezegenbilimci Carl Murlen. Bir sera ortamı, güneş genç ve sönük olsa dahi dünyanın atmosferini 87 °C'ye kadar ısıtabilir. Bugün bu sera etkisi olmasaydı sıcaklık -20 °C olurdu. Dünya atmosferinin bu umulmadık halde gelişimi nazarımızı diğer gezegenlere çevirmektedir. Venüs'ün kalın bir atmosfer tabakası bulunmaktadır. Bu nedenle meteorlardan korunmaktadır. Bu atmosfer Venüs'e 500 °C'de bir cehenneme döndürmektedir. Bu da bir gerçeği göstermektedir. Venüs, Güneş'e Merkür'den iki misli daha uzak olmasına rağmen iki misli daha sıcaktır. Merkür ise güneş ışınlarına en çok maruz kalan gezegendir. Merkür'ün atmosferi, ısıyı toplamaz aksine uzaya yansıtır. Öyleyse Venüs'ün sıcak olmasının nedeni sera etki-sindendir. Venüs yüzeyi 90 kat daha fazla atmosfer basıncı altında 400 km. yükseklikte sülfrikasit bulutlarıyla ebedi olarak örtülmüştür. Önceden belki Venüs de daha fazla su buharı vardı. Fakat orada ters giden neydi? Bu araştırmalar sonuçta Venüs'ün düşünüldüğü gibi bir yer olmadığını ortaya çıkardı.

1976'da NASA Viking uydusu Mars'a ilk başarılı inişini yaptı ve kırmız; gezegen Mars'ta hiç bir hayat belirtisine rastlamadı. Mars, hayat belirtilerinin incelenmesi açısından Venüs'e göre daha elverişlidir.
Çünkü bir Mars günü dünya gününden 37 dakika daha uzundur. Mars'ın dönme ekseninin eğikliği dünyanınki-ne benzer ölçüdedir. Bu nedenle iki gezegende de mevsimler meydana gelir. Peki bu şartlara rağmen, neden Mars'ta hayat yok? Çok düşük sıcaklık Mars'ı bir buz kütlesi haline getirmiştir. Hayat olabilmesi için suyun sıvı halde olması gerekirdi.
Michael Hart güneş sisteminin devamlı yaşanabilir bir bölgesini araştırdı. Sonuç olarak: Dünya güneşe bugünkünden (1.5 milyon km'den) %5 daha yakın olsa Venüs'teki gibi bir facia yaşanabilir. Yüzde birkaçtan büyük bir oranda (1.5 milyon km'nin) daha uzakta bulunsa dünyada bir buz faciası olabilir. Yani dünya çok dengeli bir yere yerleştirilmiştir.
Kısaca: Herşey birbiriyle alâkalı görünmektedir. Fakat neden bu atmosferik birbirine geçmiş sistem 5 milyar yıldan beri hayata elverişli olacak halde düzenlice değişmiştir?
Bütün bu sorulara verilecek tek cevap: İlmende inkâr edilemeyen bir mizan vardır. Her olayın arkasında sonsuz ilmi olan biri olduğu muhakkaktır. Her şeyi O'na atfetmekle ancak bu sorulara cevap vermek mümkündür. Bütün kâinatı yaratan kimse, hikmetlerini de bilen yalnız O'dur.
(*): Limonluk: Ser, sera: Atmosferin ısıyı tutma özelliği.