Sızıntı Arşivi

Mayıs 1991 · s. 184 · 5 dakikalık okuma

Mim Farkı

Ubeydullah Akyüz · Edebiyat

Her sistem, din ve insan, kendini kelime­lerle ortaya kor; zihnin, ya da zihniyetin yön verdiği davranışlar, -ister dille, ister hareketlerle ifade edilsin- hep birer kelimedir. İşte, modern Batı'nın kendini ortaya koymak ve takdim et­mek için önceki asırda veya biraz daha önce­den icad ettiği en etkili kelime, 'medeniyet' ol­muştur. Bu sihirli kelime, Batı'nın, insanlığın zihnini şekillendirmesinde gerçekten çok mües­sir bir rol oynamıştır.

Teknik sahadaki gelişme ve buluşların zir­veye ulaştığı 19'uncu asırda herkes, tekniğin in­sanı mutlu edeceğine inanır olmuştu. Bu inanç, insanları ister istemez her şeyi bütünüyle mad­dî açıdan değerlendirmeğe ve materyalist dün­ya görüşünü benimsemeğe itiyordu. Newton fi­ziği, her şeyin temelinde maddenin bulunduğunu ve mekaniğin kanunlarına tâbi ol­duğunu varsayıyor; İncil pozitivist metodlarla yeniden inceleni­yor ve manevî yönlerin­den tecrîd edilerek, tamamen maddî açıdan yorumlanı­yordu. İnsanlığın 'bilimsel' zihniyetle en son gelişme merhalesine vardı­ğına inanan Auguste Comte, pozitif bi­limlere dayalı bir 'insanlık dini' peşinde ko­şuyordu. Önceki asrın tarih felsefeleri de, hep aynı temelden hareket etmekteydiler; o kadar ki, Heget, Prus­ya Monarşisi'yle tarihî akışın hedefine ulaştığı iddiasındaydı. Bu iddia, 'tabiat kanunları'nın seçmeci yolla güçlüyü ayakta tutup, zayıfları yok etme çizgisinde işlediğini ileri süren 'biyolo­jik evrim' teorisiyle birleşiyor; Spencer'le Libe­ralizmin bütün mes'eleleri çözmede en iyi sis­tem olduğu noktasına varıyor ve siyasî sahada da ister istemez, herkesin ayakta kalması için güçlü olması, bunun için de tekniğe dört elle sarılması ve dolayısıyle Avrupa'nın izinden git­mesi gerektiği neticesini doğuruyordu. O halde, zayıfların, 'tabiî kaderleri' olarak lanse edilen yok olup gitmekten kurtarılması ve herkesin ya­şama şansına sahip olabilmesi için Avrupa'nın bütün dünyaya müdahele hak yetki ve vazifesi vardı; insanî bir vazifeydi bu. (!) Müdahelede bulunduğu ve sömürgeleştirdiği ülke insanlarını insanlığın 'mecburi gelişme çizgisi'ne çektiğini ve dolayısıyle, bir insanlık görevi yaptığını ileri sürüyordu Avrupa.

İşte, Avrupa'nın hakim olduğu bir dünya­da, insanlık için Avrupa'nın gerek siyâsî, gerek içtimaî, gerekse iktisadî yönden ideal olanı ger­çekleştirdiğine inanıldığı bir dünyada Avrupalı gibi olmak gerekecekti. Bu noktada Avrupalı taklit edileceğine göre, herhalde en aldatıcı, en ucuz ve en kolay Avrupalılaşma yolu ve Avru­pa'nın da taklit edilmesini istediği yönü, dünya­ya ve eşyaya Avrupalı gibi bakmak. Avrupalı gibi yaşamak ve Avrupalı gibi inanmaktı ve Av­rupalı gibi olmanın adı da, "medeniyet'ti.

Medeniyetin çok çeşitli tarifleri yapılmış­sa da, yazımızın hedef ve muhtevası çerçeve­sinde Tylor'un tarifini esas kabul edersek, me­deniyet, "ilimleri, inançları, san'atları, ahlâkı, kanunları, âdetleri ve insanın top­lum hayatında kazandığı de­ğer, kabiliyet ve alışkan­lıkları kucaklayan girift bir bütündür." Ken­dini 'yaldızlı kupalar'da sunan ve yüzünü yaldızla­yan Batı medeni­yetinin makyajı pek çabuk silinmiş­tir. İkbal'in ifadesiy­le, bu "kadife eldiven-demir elli ve siyah suratlı büyücü" bizzat insaflı Batılı mütefekkirler tarafından bile reddedilmektedir. O kadar ki, bu mevzuda Lappierre, "medenî olmayan ilkeller de, işkence yöntemlerine sahip olsalar bile, hiç bir zaman medenî toplumlarınki kadar mükemmelleşmiş imha teknikleri kullanmamışlardır. Hiç bir büyü, işkence odalarının ve temerküz kamplarının kan büyüsü olan modern büyüden daha kor­kunç ve öldürücü olmamış, insanların tutkulu büyük hayalleri, hiç bir zaman Yirminci asırdaki kadar masum kanı içmemiştir" demektedir.

Batı medeniyeti, yağmacılık üzerine kurul­muştur ve yağmacılıkla beslenmektedir. İngiliz sanayî inkılâbına yol açan, Hindistan'ın yağma­sı olmuştur. İngilizler, Hindistan'ı o derece yağmalamışlardır ki, bu mevzuda Amerikalı tanın­mış gazeteci Brooks Adams, "Dünya kurulalı beri hiç bir yatırım, Hindistan'ın yağmasından elde edilen kazancı sağlamamıştır" derken, dönemin Hindistan genel valisi, Kraliçe Victoria'ya yazdığı mektubda Hindistan'dan daha uzun seneler faydalanmak için, şu tesbit ve tavsiye­de bulunmak mecburiyetinde kalmıştır: "Hindis­tan, bol sütü olan büyük bir ineğe benziyor. Fa­kat, biz onu o kadar merhametsizce sağıyoruz ki, memeleri kanıyor. Bu memeleri daha uzun süre sağabilmemiz için, bu kadar aceleci olma­mamız lâzımdır. Böylesine acımasız ve aceleci davranmaya devam edecek olursak Hindistan, elimizden çabuk çıkacaktır."

Batı medeniyeti, zevke ve menfaate ta­pan, alabildiğine ferdiyetçi ve şefkatten, merha­metten mahrum bir insan tipi ve böylesine in­sanlardan müteşekkil bir cemiyet meydana getirmiştir. Şefkat güneşi, Batıda çoktan bat­mış olup, Batı insanı, hemcinsine yabancılaş­manın karanlık dünyasında yaşamaktadır. Alexis Carrel gibi Batının düşenen kafaları, Batı medeniyetinin insan ve insanî değerlerle bağ­daşmadığını ve insanın gerçek tabiatı hesaba katılmadan meydana getirildiğini açıkça ifade etmektedirler. Bu medeniyet, aynı zamanda iman'dan mahrum bir medeniyettir de. Bu mevzuda eski Amerikan dış işleri bakanların­dan Mr. Dulles, "iman olmayınca, hiç bir şeye sahip olmuş sayılmayız. Bu eksiğimizi, -ne ka­dar kudretli olurlarsa olsunlar- ne diplomatları­mız, ne bilginlerimiz ne de bütün azametine rağmen, bombalarımız gideremez" demektedir.

Batı medeniyeti, "keyfiyetin yerini kemiye­tin, gerçek entellektüelitenin yerini kuru akıl ve mantığın, hakikatin yerini gücün ve faydanın, mutlakın yerini izafînin, idealin yerini pratiğin, aşkın yerini şehvetin, ibadetin yerini iktisadî ve bedenî tatminin, insan hayatının ma'nâsını ve insanı araştırmanın yerini tabiî kaynakları araş­tırmanın, güzellik, şefkat ve merhametin yerini realizm, tüketim ve hazcılığın, liyakatin yerini kuvvetin ve dayanışmanın yerini acımasız bir rekabetin aldığı bir medeniyettir. Bu medeniye­tin yıkılmak üzere olduğunu bizzat Batılı içtimai­yatçılar açıkça ifade ederken, Gobineau, "soy­suzlaşan ve hiçlikleri içinde uyuşmuş insan sürülerinin ortaya çıktığı bu çağ, insan medeni­yetinin sona erişini kendine uç nokta seçmiştir" diyerek, âdeta Kıyamet'i işaretlemektedir.

Batı medeniyetinin karşısında, Ernest Renan'ın "Avrupa medeniyetinin yayılması için te­mel şart, İslâmiyet'in yok olmasıdır. Ebedî sa­vaş, ancak son İsmailoğlunun sefaletten öleceği veya şiddet yoluyla çölün dibine sürüleceği zaman son bulacak, savaş işte bu nokta­da düğümlenecektir" sözlerinde ifadesini bul­duğu üzere, kendisine baş düşman seçtiği İs­lâm medeniyeti vardır. Bu medeniyetin ma'nâsı ve esası Yesrib'in Medîneleşmesinde yatmak­tadır. Bu medeniyetin inanç ve gaye temelini, bizzat elleriyle helvadan yaptıkları putlara önce tapıp, sonra da karınları acıkınca yemek dere­cesinde bir zihnî sefaletten, kendisini kabulle çok kısa bir zaman dilimi içinde insanlığın Kıyamet'e kadar mürebbîleri olmaya yükselen çe­kirdek bir cemiyetin kutlu ferdlerinden Rebî' b. Amirin, devrin Sasanî İran orduları komutanı Rüstem'e söylediği şu sözler oluşturmaktadır: "Biz, insanları yerlerin basıklığından göklerin enginliğine, kullara kulluktan bir Allah'a kulluğa ve sahte dinlerin zulmünden İslâm'ın aydınlığı­na çağırıyoruz."

Bu medeniyette, hak, adalet, şefkat, mer­hamet, muhabbet, kardeşlik ve dayanışma vazgeçilmez esaslardır. Bu medeniyet, herke­sin birbirinden ve hattâ hayvanların ve tabiî çevrenin insandan mü'min ma'nâsı içinde em­niyet ve müslim ma'nâsı içinde selamette oldu­ğu medeniyettir. Bu medeniyet, "kendisine ya­pılması istenmeyen bir şeyi, başkalarına da yapmamak" düsturunu ve "bir insanı öldüren, bütün insanlığı öldürmüş, bir insanı dirilten de, bütün insanlığı diriltmiş gibidir" hukukî, vicdanî ve ahlâkî prensibini esas alan bir medeniyettir. Ve, bu medeniyet, insanlığa asırlarca sadece saadet, adalet, hakkaniyet ve insaniyet götür­müştür.

Kısa bir makalenin dar çerçevesi içinde genişliğine ele alma imkânı bulamadığımız İs­lâm medeniyetiyle, günümüzün kan içici Batı medeniyetini birbirinden ayıran, tek bir harftir, evet, tek bîr harf: 'Mim' harfi. Medeniyetin ba­şındaki bu “Mim (m) harfi kalktığı zaman, geri­ye 'edeniyet' kalır ki, bu da 'çukurların çukurun­da, aşağıların aşağssında olmak ve alçaldıkça alçalma durumu'nu ifade etmektedir. Böylesine tayin edici bir hususiyete sahip bulunan bu 'Mim', düşmanlarının bile huzurunda kemâl-i hürmetle eğilmek mecburiyeti duyduğu Hz. Muhammed (sav)'in 'Mimidir. Bu 'Mim, Medi­ne'de mevcelenen 'tayyib'liği, güzelliği gerçek 'medeniyet' yaparken, O'nun yolunda gitme­yen milletlere ve medeniyet diye takdim edilen habasetlere İse, sadece ve sadece 'deniyetdüşmektedir.