Sızıntı Arşivi

Mayıs 1991 · s. 181 · 5 dakikalık okuma

İlim Damlaları

Sızıntı · Fen Ve Teknoloji Dünyasından

İLK GEZEGEN MERKÜR

Enes Ayhan

Güneş Sisteminde gü­neşe en yakın, ikinci en kü­çük gezegen, satıh itibarıyla uydumuz Ay'a benzeyen ve geceleyin buzhaneye, gündüz ise âdeta fırını andıran deği­şik bir gezegendir. Aşın dere­cede eliptik yörüngesiyle, Plüton'a benzer. Merkür, gü­neşe en uzak olduğu zaman 71xl06 km. (43x10 mil) uzakta, en yakın olduğu za­man 472xl0 km. (286x10 mil) uzaktadır. Bu mesafe dünya ile güneş arasındaki mesafenin üçte biridir. Mer­kür'ün gözlenmesi: Güneşe olan aşırı yakınlığından dola­yı, çıplak gözle görmek imkânsızdır. Fakat sabah veya akşam Yıldızı olarak gözle­mek mümkün olmaktadır.

Ekseni etrafında 59 günde dönen Merkür, bu za­man içinde güneş etrafındaki bir turunun üçte ikisini ta­mamlamış oluyor. Bundan önce (75 yıl evveline kadar) değişmez eksen dönüşü oldu­ğu ve güneşe her zaman aynı yüzünü gösterdiği söylen­mekteydi. Bunun sebebi ise güneşe çok yakın olması, do­layısıyla çekim etkisinden faz­la etkilendiğindendir. Fakat şimdi Merkür'ün bir gününün (Gün batımından gün doğma­sına kadar) 180 gün olduğu bilinmektedir. Yani yavaş ek­sen dönüşü, hızlı yörünge dö­nüşüyle diğer gezegenlerden ayrılır.

1974'te Mariner–10 Uzay Aracı Merkür ve Ve­nüs'e inerek inceleme yaptı. Yakın çekim fotoğrafları, yüksek ovalar ve kraterli yüzeyiyle aya benzediğini gös­terdi. Böyle bir yüzeye sahip olmasının sebebi meteor bombardımanından mı yoksa volkanik patlamalardan mı olduğu tartışılmaktadır. Vol­kanik patlamalardan dolayı meydana geldiği sanılan COLARlS BASİNA, Ay'da çeşit­li sebeplerden özelleşmiş bazı yerleri hatırlatmaktadır. Colaris Basina sıcak kutup bölge­sinde, yani yaklaşık 650° F (345 C) sıcaklıktaki bölgede bulunmaktadır. 1320 km. (800 mil.) çapındaki Colaris Basina 2000 m. yüksekliğin­deki düz dağlarla çevrilmiştir. Yüzeyinde değişik özellikte kraterler de vardır. En büyük­lerinden olan KUİPER KRATER'inin çapı 41 km. (25 mil.)'den fazladır. Merkezden kraterin yüzey duvarına ula­şan ve tortul tabakadan oluş­muş oyuklar vardır. Bu yönleriyle Ay'daki kraterler­den ayrılır.

Mariner-10'un ilginç bir keşfi de Merkür'ün ince ol­masına rağmen bir atmosfe­rinin olduğudur. Derin bir atmosfer zaten beklenmiyor­du, çünkü yerçekimi kuvveti gazların dağılmasını önleye­meyecek kadar azdır (Dünya yer çekimi kuvvetinin üçte bi­ri kadardır.) Gezegenin man­yetik alan etkisiyle güneş rüzgarlarından alınmış olan Helyum (çoğunlukta) ve diğer gazlar atmosferinde bulun­maktadır. Ayrıca atmosferin­de seyrek, auroral sergi­lenmelere sebep olan Neon ve Argon gazlarının da bu­lunduğu anlaşılmıştır.

Atmosferinin çok ince olmasından dolayı aşırı sıcak­lıklar ve soğukluklar yaşan­maktadır. Meselâ geceleyin -315° F (-193 °C)'e düşerken gündüzleri kurşunu eritecek derece olan 648° F (342' C)'e çıkar.

Umumiyetle öğle vaktinde insanlar günlük işlerden muvak­katen ellerini çekerek işlerin verdi­ği yorgunluğu gidermek için dinlenirler. Günümüzde bu vakitte öğle yemeği yemek İnsanlar için zaruri bir ihtiyaç olarak telakki edil­mektedir. Fakat Sussex Üniversitesi'nde psikolog olan Andrew Smith yaptığı bir araştırmada öğle yemeğinin insan­lar üzerinde per­formans ve dikkat açısından menfi tesirinin olduğunu keşfetti. Smith, işadamlarına mümkünse o va­kitte pek konsant­rasyon gerek­tirmeyen işlerle uğraşmalarını tavsi­ye etti.

Andrew Smith çalışmasın­daki tecrübelerin ilkinde dikkati ölçmek için bir gru­bu bir ekrandan geçen sayıları teş­his etmekten ibaret olan bir teste tabi tuttu. Neticede öğle yemeği yemeyenlerin yiyenlere nazaran % 14 daha başarılı olduğu görüldü.

Yemeğin türü performansı doğrudan etkilemez. Fakat yüksek proteinli bir öğün dikkatin dağılma­sında daha etkilidir. Öte yandan fazlaca nişastalı yemekler kişinin çevreden gelen maksatlı uyarılara cevap vermesini yavaşlatmaktadır.

Smith'e göre insanların hafı­zası bilgilerin öğle yemeğinden ön­ce veya sonra alınmasıyla etkilenmektedir. Bu mevzuda yapı­lan başka bir tecrübede bir hikaye anlatıldıktan sonra, onun hakkında çeşitli sorular sorulup, hikayenin tekrar anlatılması istendiğinde öğle yemeği yiyen ve yemeyenler arasında bariz bir fark görülmedi. Fakat hikayeyi tecrübeden 24 saat sonra anlatmaları istendiğinde, hi­kayeyi öğle yemeğinden sonra din­lemiş olanların ana temayı unutmuş oldukları müşahede edildi.

Görüldüğü gibi insanoğlu­nun gerek bedenî, gerek fikrî, en verimli ve zinde olduğu an, ne aşırı tok ne de aşırı aç olduğu andır. Bu husus­ta İslâm'ın getir­miş olduğu prensibler mevzuyu tamamen vuzuha kavuş­turmaktadır. Zi­ra islâm, insanı çok az ve çok fazla yemekten sakındırmış, (sıhhate zararlı olduğu halde) her arzu edilen şe­yin yenmesini ve iştahı kesilinceye kadar yemeğe devam edilmesini iyi karşılamamıştır. Rasul-ü Ekrem (sav) insanların doldurduğu en kötü kab mideleridir" sözüyle çok yemeğin zararını veciz bir şekilde dile getirmiştir.

Peygamberimizin (ekseriyet­le) sabah ve akşam olmak üzere günde iki defa yemek yediğini de biliyoruz. "Bilhassa akşam yeme­ğinin üzerinde hassasiyetle dur­muş ve "bir avuç hurma dahi olsa akşam yemeğini yiyiniz. Akşam yemeğinin terki ihtiyarlama ve zayıflığa sebep olur" demiştir. Hayati­mizin her sahasında bize misâl olan Zât'ın beşerî ilimlerin ne ka­dar ilerisinde bir hayat tarzı ortaya koyduğu açıkça görülmektedir.

İnsandaki hormonal dengenin bozulmasıyla mey­dana gelen çeşitli hastalıklar, ancak eksik olan bu hormon­ların dışarıdan elde edilip, verilmesiyle tedavi edilebi­lir. Fakat bu hormonların kimyevi olarak hayvanlarda elde edilmesi hem zor hem de maliyeti çok yüksektir. Hem ekono­mik, hem de tedavi edici ol­ması zaviye­sinden bu ve buna benzer (kan ürünleri gibi) maddeler üretmek tıb, kimya ve farmokolojiye büyük fayda sağlayacaktır. Bu sebeble Belçika'lı bilim adamları "Plant Genetic Systems" adlı Biyoteknoloji Araştırma Enstitüsü 'nde hasta bir insa­nın genini (hormon) kolza bitkisine aşı­ladılar. Kısa bir süre içinde bu bitki, hasta gene karşı sa­vunma olarak 'Enkefalin' maddesini üretti. Enkefa­lin, insanın beyin hücreleri tarafından, hastalığın duru­muna göre az veya çok mik­tarlarda salgılanmakta olup, aynen morfin gibi ağrı kesici tesire sahiptir.

Görüldüğü gibi kâinat­ta zerreden kürreye kadar sonsuz ve tükenmez ilim mevcuttur. İnsanı yine ilmi sebebler dairesinde yaratan Allah, insandan ilmi öğren­meyi, araştırmayı ve keşfet­meyi istemektedir. İşte bu kolza bitkisi de belki Alman­ya'da bugüne kadar tarlada yetişen sıradan bir yaban otu veya bitki gözüyle bakılıyordu. Fakat bugün bu bitkinin tohumlarından gerçeğini aratmayacak nitelikte ve tesirde 'Enkefalin' elde ediyorlar. İlk bakışta bir teori veya biyoteknolojinin bir modeli olarak görülen bu "biyoteknolojik hârika" ile, Araştırma Enstitüsü müdürü­nün ifadesine göre kimya ve farmakoloji (Eczacılık) en­düstrisinin ka­zanacağı fay­daların dikkate değer olduğu­nu iddia edi­yorlar, 'însülin' maddesi uzun zamanlar endüstriyel olarak bakteri­lerden elde ediliyordu. Ar­tık genetik uz­manları gerek­li maddenin genini ayırıp, uygun mikroorganizmalara naklediyorlar ve bunu da bu şekilde "biyoreaktör" içeri­sinde üretebiliyorlar. Bu müspet neticeler üzerine Belçika'lı bilim adamlarının hedefleri; tıb sahasında kul­lanılacak kimyevi ve farma­kolojik maddeleri bu şekilde tarla bitkileri vasıtasıyla elde etmektir. Hesaplara göre se­ra araştırmalarındaki randı­mana açık arazi ve yaylalarda da ulaşılabilinirse. hektar başına 3 kg. "En­kefalin" mahsulü alına­bilecektir.

Bilim adamları pek ya­kında insan büyüme hormo­nu veya kanın pıhtılaşma faktörlerinde, rahatsızlıkların hâsıl olduğu durumlar için gerekli maddeleri de üretebi­leceklerine kesin gözüyle ba­kıyorlar.