Sızıntı Arşivi

Eylül 1990 · s. 360 · 5 dakikalık okuma

Mescid-i Aksa

Sızıntı · Din Ve Ahlâk

MESCİD-İ ÂKSA

Bazen yerdeki takdirler semâdaki değerlere uymuyor. Bakıyorsu­nuz oradaki bir kudsî burada hakir görülüyor, oradaki metâf-ı kudsiyân burada, en pes ayaklar altında çiğneniyor. Şimdilerde Mescid-i Aksa bu ma’nâya ne ürpertici bir misâl..!

Museviler ve hristiyanlar için öteden beri takdis edilegelen bu tâ­rihî ünlü ma’bed, müslümanlar için de ziyareti tavsiye edilen üç mescidden biri olma kudsiyetiyle serfirâz. Mescid-i Aksâ Hz.Davud ve Süleyman peygamber döneminde altın çağını yaşadı.O muhteşem devir­den şimdilerin karamsar ruhlarına kalan sâdece bir ağlama duvarı.

Bu iki ünlü nebiden sonra İsrail milletindeki iç bozulmaları, dev­let çapındaki çözülmeler takip etti. Bunun tabîî lâzımı olarak da, iş­galler, tehcirler, sürgünler, esaretler, vesaireler... Asurların işgaline uğrayan Filistin ve Mescid-i Aksa, bu zulüm tapanlamasının açtığı yaralan tedavi edemeden, öncekileri unutturacak şekilde, birkez de Bahirlerin zulüm paletleri altında ezilip inledi... Derken upuzun esaret yıllan ve utandırıcı zilletler... Arkadan bir başka toparlanma faslı, onun arkasından da Romalıların kendilerine has işgal usulleri ve ayrı bir esaret ve zillet dönemi. Yıllar ve yıllar hep böyle Yahudi vefasızlığı, işgalci cefası ve boynunda zincir Mescid-i Aksâ’nın inlemesiyle sü­rüp gitmiştir.

Mescid-i Aksa, ikinci bir altın çağını, âdil halife Hz.Ömer ile idrâk etti. Birkaç asırlık bu yeni gül devrinden sonra haçlılar bir kere daha kan-irin ve alev içinde onun harîmini kirletip kubbesine salîb yer­leştirdiler. Mescid-i Aksâ’yı esaretten kurtarıp müslümanlara onuru­nu iade edecek güçlü bir irâdenin beklendiği bu dönemde. Kutlu Ma’bed, karşısında büyük târihî şahsiyet Selâhaddîn’i buldu, buldu ve kurtuldu. Bu mübarek ma’bedin dört asırlık en son sükûnet dönemi ise, yüksek ruh, nezih gönül ve büyük dâhi Yavuz Selimle gerçekleş­tirilmiştir.

Bir zamanlar, din ve dînî hâtıraların ruh ve ma’nâ gibi duyulduğu, tütüp durduğu ince ve nazlı bir mucizeler iklimiydi Mescid-i Aksa... Şimdi onu, hâl-i hazırdaki sessizliği, daha doğrusu kendisinden bek­lenen sese göre durgunluğu, küskünlüğü ve yorgunluğuyla düşünü­yor, onunla bulunamamanın “dâü’s-sıla”sıyla inliyoruz.

Mescid-i Aksa, Kâ’be ile beraber aynı zaman dilimi içinde, gökten gelen emirlerle, yerden fışkırır gibi fışkırıp yükselmiş ve yerinde kud­sîlerin mihrabı, yerinde de onların minberi olma pâyesiyle çağlar ve çağlar boyu harîmine girenlere kanatlarını açmış; en amansız, en imansız devirlerde dahi onlara Tâ zille illâ zılluhû” soluklarıyla emniyet soluklamış ve yeryüzünün âdeta “cennetü’l-me’vâ”sı olmuş mu­kaddes ve mübarek bir mekândır.

Binbir hâtıra ve hülyaya kaynaklık yapmış bu yüce ma’bed, şimdi, boynu buruk, iklîmi karanlık, görüp çektiklerinden bîtap, acı acı yü­zümüze bakıyor gibi bir hüzün var çehresinde. Onu böyle müşahede ettikçe âdeta içimize kan damlıyor ve nefesimizin kesildiğini hisse­diyoruz. O, bir zamanlar gönüllerimize semâvîliği fısıldayan en kudsî bir mihrâb, en mübeccel bir minber iken, şimdi kolu-kanadı kırıl­mış, kökünden koparılmış, âlem-şumûl ışığı söndürülmüş, kısır ve inhisarcı bir anlayışın elinde sönecekmiş gibi duran bir mum ve devrilecekmiş gibi duran bir garip iskelet...

Bizler, kardeşlerinden koparılmış bu mahzun ma’bedi, ona ait lev­halarda, maketlerde veya televizyon ekranlarını her müşâhede edi­şimizde, onu, o muhteşem günleri içinde tahayyül eder, etrafındaki “hâyy-hû”yu duymaya çalışır ve kendimizi tam onun temiz atmosferi­ne salacağımız esnada, birdenbire onu esîr eden hâin ellerin gelip ruhumuza saplandığını, ciğerimizi söküp aldığını duyar gibi olur ve yerimizde kalakalırız. Bu vaziyetiyle o bize hep, bir kısım kanlı deli­ler tarafından öldürülmüş, parça parça ve lime lime edilmiş bir mağ­dur ve mazlum insan şeklinde görünür. Dostlarının vefasızlığı, düş­manlarının gadr u cefâsı arasında sıkışıp kalmış bu mazlum ve mağ­dur varlık, sanki kesilip biçilirken, doğranıp sağa-sola saçılırken çığlık çığlık bağırmış da, sesini bize duyuramamış gibi bir sitem müşahe­de edilir çehresinde.

O, şaşkın ve hayret dolu gözlerimize, kendine has mahremiyetiyle her açılışında, vaktiyle taze, genç, alâka duyulan şimdi uçmuş renk­leri, ölgünleşmiş manzarası; vaktiyle süslü ve nazlı, şimdi ihtiyar ve mecalsiz hâli, vaktiyle ibâdet-ü tâatle çınlayan kubbesi, burcu bur­cu ruh ve manâ kokan çevresi, şimdi solmuş nakışları, kesilmiş sesi ve levsiyat işgaline uğramış etrafıyla âdeta, bir insanın inkıraz bulan tâli’ini mırıldanmaktadır. ,

Evet, Mescidi Aksa ki, bir zamanlar olgun ruhunu dolduran bin-bir hâtıra ile taşkın; geniş, yaldızlı, ziyâlı ve sükûneti üfül üfül; ku­lakları semâda, dudakları kalbimizin Kulaklarında bize huzur fısıl­dayan dupduru bir ilâhî nefehât kaynağı iken, şimdi gözlerimizi yaş­larla dolduran hâli, gönüllerimizi ezen melali ile bize hüzün bestesi söyleyen kekeme bir dil...

Onun bu hâle düşürüldüğünü ilk gördüğüm gün: “Eyvah!” dedim! Demek içinde Hz.Adem’in sesinin yankılandığı, çevresinde, Hz.İbra­him’in soluklarının hissedildiği, kubbesinin altında Dâvud ve Süley­man peygamberlerin “ hayy-hû ” yunun çınlayıp durduğu, bağrında Pey­gamberler Sultânı’nın sonsuza yelken açıp dost vuslatına erdiği, ik­liminde Hz.Ömer’in emniyet ve güven soluklarının duyulduğu, min­berinde Selâhaddin’in tok sesinin işitildiği bu kubbe altında, bu du­varlar arasında artık imanlı gönüller coşkuyla bir araya gelemeyecek, sevgiyle kucaklaşamayacak ve gürül gürül “ALLAH” diyemeyecek! Ey­vah! Demek artık bu kapılar, ne hızlı ne de yavaşça, ne sevinçle ne de heyecanla inanan gönüllere ardına kadar açılamayacak! Artık hiç kimse, oraya emeği geçmiş ve orayla alâkalı hâtıraların içinde yaşa­mış o büyük ruhlarla, onun bahçesinde, onun şadırvanının başında, onun semâya açık kubbesinin altında bir araya gelemeyecek ve geçmi­şin hülyalarını yarınların rüyalarıyla içice yaşayamayacak! Kimse onun ukbâya açık pencerelerinde sır arayamayacak, Cennet yamaçları­nı andıran ikliminde ruhanilerin koşuştuklarını tahayyül edemeyecek!

Demek artık, Mescid-i Aksâ’ya aid bütün rüyalar, bütün hülyalar bitmiş.. çevresini aydınlatan ışıklar sönmüş, kubbesini aşıp göklere ulaşan tekbîr, tehlîl ve temcıd sadâları susmuştu... Taşın da, ağacın da kulakları vardır derler. Dillerinin de olmasını ne kadar arzu eder­dim! Evet; şu mübarek ma’bed dili olsaydı da, dün gördüklerini bu­günkü çektiklerinin yanında ifâde edebilseydi! Belki o zaman, eden­ler ettiklerinden ürker, geri durur; belki vefasız dostları da ürperir ken­dilerine gelirlerdi!

Ben şahsen, onun geçmişten gelen ruhunun kemirildiğini, ma’nâsının soldurulup zebîl edildiğini her gördükçe, Kudüs cephesinde cid­dî bir bozguna uğradığımızı hissetmiş ve burkuntuyla iki büklüm olmuşumdur. Kimbilir, onun renk atan kubbesi, kararan duvarları, hüzünle akan şadırvanı ve bunlar gibi, konuşmayı, şikâyet etmeyi, içini dökmeyi beceremeyen insanları, boğulmaya dönen sükûtların­da, ne çaresizliklerle bize bakmakta ve içlerinde ne acılar sakla­maktadır ..!

Bana şanlı geçmişimi gösteren ve onu hayallerime geri veren Mescid-i Aksâ’nın duman duman o hüzünlü duvarları, çevresinden kopup bu­lutlara ulaşmış gibi görünen kubbesi, hak mahremiyeti yolunda ku­rulmuş ve bizlerde bir haremlik hissi uyaran kubbe çevresi ve herbiri sonsuzluğun ayrı buudlarına açılıyor gibi görünen büyülü kapıları artık, belirsiz bir sis-duman içinde ve renk atmış birer resim gibi gö­rünmekte...

Mescid-i Aksâ’nın elden çıkmış olması, mensûb olduğum din adı­na gayretime dokunuyor. Onu başkalarının elinde esir düşmüş gör­mek yürekler acısı. Doğrusu, onu öyle mahfazası kırılmış bir inci gi­bi gördükçe, içimden nefretler kopup yükseliyor ve ruhum temelin­den sarsılıyor.

O, bugünkü haliyle, çevresinde gözyaşı dökülse de garîb, harîmin­de namaz kılınsa da garîbdir. Zira Mescid-i Aksa şu anda Havra ile beraber kilisenin demir pençesinde ve esaretlerin en acısını yaşamak­ta. Ve eğer canlanıp kendimize gelebileceksek, felç olmuş irâdeleri­mizin yeniden canlanması, ruhlarımızın uyanıp kendine gelmesi için bundan daha dokunaklı bir tablo olamaz...