Sızıntı Arşivi

Kasım 1994 · s. 8 · 6 dakikalık okuma

Medeniyet Farkı

Ömer Said Gönüllü · Dr. · İnceleme

kas94

Dr. Ömer Said Gönüllü

Her sabah üniversiteye giderken ve akşam dönüşte dilencilerle karşılaşıyorum. Banliyö treninde, metroda ve istasyonlarda. Bunların yaklaşık %80'ini 25-30 yaşlarındaki genç insanlar oluşturuyor. Tren her istasyonda yeniden hareket ederken bir başka vagona binen dilenci, artık herkesçe bilinen klasik cümleleri yüksek sesle söylemeye başlıyor: “İyi günler baylar, bayanlar. Sizleri rahatsız ettiğim için özür dilerim. Biliyorum, böyle dilencilik yapmak hoş bir şey değil. Bu, benim için de utanılacak bir durum. 23 yaşındayım ve işsizim. Barınacak bir yerim yok. Bana yapılacak herhangi bir iş teklifine açığım. Eğer bu mümkün değilse bana bir veya iki frank, veya bir restoran bileti vermenizi rica ediyorum. Sizlere iyi bir gün (veya öğle sonrası) dilerim. Teşekkürler.” Bu arzı-ı hal, kişiye özel bazı hallerin de eklenmesiyle ufak tefek farklılıklar gösterebilir. Meselâ, “iki çocuk babasıyım”, “kalp hastasıyım” , "işten yeni çıkarıldım" gibi. Bunun ardından yolculardan bazıları birkaç santim veya frank verebilir. Fakat dilenci sayısı gitgide arttığı için yolcuların gönlünü kazanmak da o nisbette zorlaşıyor. Dolayısıyla dilencinin bazı özellikleri veya maharetleri olması gerekiyor. Bu da iki şekilde ortaya çıkıyor. Birincisi, herhangi bir müzik aleti çalmak veya müzik eşliğinde şarkı söylemek. Bu yolu deneyenler ferdî veya iki-üç kişilik gruplar halinde para kazanmaya çalışıyorlar. Yanlarında aküyle çalışan gitar, org veya nefesli çalgılar taşıyorlar. İkinci durum ise yeni başlatılan bir uygulamayla ilgili. Dilenen insanların onurlarının fazla zedelenmemesi için, onların satıp para kazanacakları haftalık dergi ve gazeteler basılıyor. Yakalarında, gazete satıcısı olduklarını gösteren kimlik kartlarıyla bu guruba mensup olanlar da sabahtan gecenin geç vakitlerine kadar metro istasyonlarında ve trenlerde dolaşıyorlar, gazete satıyorlar.

Bütün dilencilerin ve gazete satıcılarının ortak özelliği, hepsinin alkol bağımlısı olması. Bunların bir kısmı uyuşturucu da kullanıyor. Bazı dilencilerin yeri sabit. Bunların çoğu orta yaşlı. Fakat içlerinde genç olanlar da var. Kimisi de keyfini hiç bozmadan yattığı yerden dileniyor; minnet etmemecesine. Hepsinin elinde, durumlarını özetleyen birkaç kelimenin yazılı olduğu kartonlar var. Yani bütün gün çene yormalarına da gerek kalmıyor.

kas94

Afrikalı siyahî bir genci üç yıldan beri aynı metro istasyonunda ve de aynı yerde görüyorum. Devamlı ayakta duruyor ve bacaklarının arasına yerleştirdiği darbukaya Afrika müziğine has ritimlerle vuruyor. Sağ ayağı ve ayak bileği şiştiğinden, son birkaç aydır duvara yaslanıyor, pantolonunun paçasını sıvıyor ve ayakkabısının üzerine basıyor. Uzun örgülü saçları her zamanki gibi renkli tokalarla ve ipliklerle süslü.

Aslında genç olup da hasta veya özürlü durumdaki dilenci sayısı çok az. Bunların büyük kısmı oldukça sıhhatli ve sportif görünüşlü. Kıyafetleri de oldukça düzgün. Bunlara pek fazla kimse itibar etmese de sürekli dileniyorlar.

Yaş grubu daha yüksek kadınlı-erkekli bazı gruplar da aynı durakta bütün gün duruyor ve şarap içiyorlar. Yanlarında genellikle köpek de bulunuyor. Çoğu zaman sarhoş vaziyetteler. Yüzlerinin çeşitli yerlerinde şişkinlikler belirmiş. Belli bir şuur kaybına uğramış oldukları vücut hareketleri ve anlamsız bakışlarından hemen anlaşılıyor. Metroyu beklerken size yanaşıp bir-iki frank istiyorlar. Bu, en uyanık oldukları zamana rastlıyor. Artık şarap da para da bitmiştir ve acilen birkaç frank lazımdır. İhtiyaçlarını oturdukları yerde gördüklerinden metro istasyonlarında yürürken dikkat etmek gerekiyor. Paris metrosunun en önemli özelliği, her tarafın amonyak kokuyor olması. Bu da ayrı bir işkence.

Yarı başkanlık sistemiyle yönetilen Fransa'da onbeş yıldan beri sosyalistler iktidarda. Mitterand. Fransa'yı sosyal devlet haline getirmeyi başardığı iddiasında. Yani ülke topraklarında yaşayan her ferde. Fransız vatandaşı olsun olmasın, bir insanın sahip olması gereken asgari sosyal haklan sağlamaya çalışıyor, ev kirası ve çocuk yardımı, işsizlik ve sağlık sigortası, orta öğrenimden başlamak üzere öğrenci bursları, kimsesizler yurtları vs. Bu da, çok çeşitli, dolaylı ve de her vatandaştan durumuna göre alınan vergilerle gerçekleştiriliyor. Ayrıca devletin kontrol müessesesi de sağlıklı işliyor. Temel insanî haklan devlet tarafından teminat altına alınan insanlar için “devlet” kavramı da böylece çok daha ciddi bir mânâ ifade etmiş oluyor. Fakat madalyonun bir de diğer yüzü var.

kas94

Devlet” kavramına daha küçük yaşlarda uyanan ve böyle bir güven duygusuna sahip olan vatandaş, “işsiz kalsam nasıl olsa yine belli bir işsizlik maaşım olacak” şeklinde düşünüyor ve hemen herşeyi devletten bekliyor, teşebbüs kabiliyeti gelişmiyor, varsa da genellikle köreliyor. Meslek liselerinden ve mühendislik okullarından mezun olanlar bile kendi işini kurmayı düşünmüyor. Dolayısıyla küçük esnaf ve küçük sanayi diye birşey gelişmemiş durumda. Orta sanayi de güçlü değil. Dev sanayi işletmeleri -gerek kamu, gerek özel sektöre ait olsun- üretim için gereken orta sınaî mamullerini de genellikle kendileri üretiyorlar. Ülkeye hemen her sahada (gıda, giyim, elektronik vs.) büyük şirketler zinciri hakim. Temel güvenceyi devletten veya çalıştıkları dev şirketlerden bekleyen insanlar işsiz kalınca ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Müteşebbis ruhtan uzak kalmış oldukları ve belli bir işsizlik sigortası gelirinden de emin oldukları için kendilerine yeni bir iş sahası oluşturma çabasına girmektense -kaldı ki, bu da bürokratik ve vergi zorlukları olan bir durum- evde oturmayı tercih ediyorlar. Okul çağlarında başarısız olup daha sonra hiçbir işte dikiş tutturamayan ve işsizlik sigortasına dahi hak kazanamayanlarsa dilenciliğe kadar düşebiliyorlar. Hırsızlık, gasp gibi yollara girenler de genellikle bu gruptan çıkıyorlar.

Türkiye'deki duruma gelince, birçok konuda temel farklılıklar olduğunu görüyoruz. Herşeyden önce insanlarımız müteşebbis bir ruha sahip. Kendi mesleğiyle alâkalı bir iş bulamasa da hiçbir gencimiz, herhangi bir sebepten ötürü işini kaybeden hiçbir insanımız, işsiz kalmayı ve dilencilik yapmayı onuruna yediremez ve zaten çevresi de onun o duruma düşmesine müsaade etmez; bu akla dahi gelmez. O kendisine bir başka iş bulur veya en azından işportacılık yapar. Yani Türkiye'de daha çok bir yerinde istihdam problemi söz konusudur.

Sebebi ne olursa olsun, Türkiye'deki insanlar devletin verdiğiyle yetinmek istemiyorlar ve kendi başlarının çaresine bakmayı öğreniyorlar. Dolayısıyla, ülke genelini ilgilendiren ekonomik kriz dönemlerinde bile, halkın kendi yeterlilik potansiyelini kullandığını görüyoruz. Ayrıca aile yapısının, akrabalık bağlarının ve dostluk ilişkilerinin güçlü ve temelli olmasının diğer yandan da hemen herkesin şu veya bu şekilde köy veya kırsal kesimle bir bağa sahip olmasının millî bünyenin sağlamlığını korumasında önemli bir rolü var. Bu yüzdendir ki, toplum dokusunu çok ciddi sarsabilecek krizler ülkemizde halkımızın fedakârlığı ve “devlet” kavramını daha farklı anlaması sayesinde kazasız-belasız atlatılırken, bunlara nazaran önemsiz sayılabilecek ekonomik problemler Avrupa ülkelerinde halkı sosyal patlamaların eşiğine kadar getirebilmektedir.

Bu noktada karşımıza bir başka gerçek daha çıkmaktadır; o da, Türkiye'de halkın, Avrupa ülkelerindeyse devletin zengin olduğudur. Gerektiğinde kendi kendini idare edebileceği çeşitli kaynaklar oluşturmasını bilen halkımızın hayat standardı, devletin veya dev şirketlerin verdiğiyle yetinmekten başka pek birşey düşünemeyen batı ülkelerindeki halkın hayat standardından aslında daha yüksektir. Türkiye ile batıdaki devletlerin zenginlik farkını göz önüne alacak olursak bunun böyle olduğunu görürüz. Müşahhas bir misal olarak, nüfusa oranla Türkiye'de kullanılan tüketim eşyası ve lüks otomobil sayısının Avrupa ülkelerindekine göre çok daha fazla olduğu verilebilir. Ve bu da, en abartmalı rakamla 2500 dolar civarında olduğu söylenen kişi başına millî gelirle açıklanması zor bir durumdur.

Görüldüğü gibi, toplumun genç insanlardan beklentisi ve onları motive etme tarzı, gençliğin ruh ve irade gücünü ve teşebbüs kabiliyetini geliştirmesi, bu konuda devletin yönlendirici rolü, ayrıca ülke insanlarının zor zamanlarda üzerlerine düşen fedakârlıkları yerine getirmesi gibi hususlarda iki dünya arasında temel farklılıklar mevcuttur. Her ne kadar Ahmet Haşim, Frankfurt Seyahatnamesi'nde, doğu medeniyetlerinin dilenen genç insanları hoş görmemesini doğru bulmuyor, Almanların genç dilencilere para vermesini takdirle karşılıyorsa da, bu bizce, devrindeki birçok benzeri gibi Haşim'in kafa karışıklığından kaynaklanan çarpık bir yaklaşımdır. Günümüze gelinirken artık çok şeyin değiştiğini, bugün medeniyetleri tarif ve mukayese ederken aradaki farklılıkların ve bunların temel sebeblerinin çok açık görüldüğünü söylemeliyiz.