Sızıntı Arşivi

Şubat 1980 · s. 4 · 8 dakikalık okuma

Maddeciliğin Kargaşadaki Rolu

Suat Yıldırım Doç. Dr. · Felsefe

Maddeciliğe yönelttiğimiz tenkitlerin, bizden ziyade, bu yönde daha çok ilerlemiş olan batı ülkeleri için geçerli olduğunu kabul ediyoruz. Fakat bizim de gidişimizin aynı yönde olduğunu kim inkâr edebilir. Ayrıca, maddeciliğin doğurduğu kötülüklerin, batının geçirdiği maddi gelişme seyrini tamamlamadan önce içimizde yayıldığım da fark etmek gere kir. Çünkü kolay olan menfi durumların geçişi, bir tek şehir haline gelmiş dünyamızda, mesela bir giyim modasının alınışı gibi, hemen gerçekleşmektedir. Öte yandan, S.Karakoç’un dediği gibi “Batı medeniyeti, normal gidişe karşı direnişleri peşinen reddetmekten kaçınır. Hatta onları, normal akış gibi düzene koymayı düşünerek fayda bile sağlayacağını hesaplar. Bu da, batı uygarlığının özelliklerinden biridir. Bundan dolayı, direnişi ifade eden grev, boykot, uyarı, genel grev, manifesto, protesto, direniş, devrim, karşı devrim, gibi bir çok mefhumun; normal nizamdaki zıtları olan: Çalışma, iş; düzen, gelişme.. Gibi mefhumlarla birlikte bulunduğu görülür. Batının tesirinde kalan bizim gibi ülkeler ise, oradaki sanayileşme ve üretim gücünü taklit etmekten bile uzak oldukları halde, onların direnişlerini olduğu gibi almaya girişmişlerdir’ Batının içtimai ve iktisadi hayatı bu tepkilere haklı olarak ve yavaş yavaş maruz kalmıştır. Bizim içtimai yapımız, yakın bir geçmişe kadar, batı’ya göre daha sağlam idi, Dolayısıyla, daha ziyade, nizama ve itaate ayarlı bir milletiz. Batı insanının, tarihinde maruz kaldığı zulümlerin bazılarını da yaşamadığımızdan; devlet, din, ahlak, nizam ve otorite düşmanlığının ve anarşik hareketlerin, bugün olduğundan çok daha az olması gerekirdi. Beklenilenin çok ötesindeki direniş ve şiddet olayları, toplumumuzu, mefluç hale getirecek kadar ilerliyorsa bu, bağışıklık kazanamadığınızdan ve batı’da olduğu gibi, tepkilerin zararını azaltacak “birikim”lere sahip olamayışımızdandır.

Az önce işaret ettiğimiz-ve bilindiğini düşünerek unsurların ayrıntılı olarak saymaya lüzum görmediğiniz İslam maneviyatına dayalı-ananevi, içtimai yapımız nasıl oldu da böyle değişti? Eskiden, değer vermediğimiz ‘Frenk’lerin,-bazıları yersiz bir gururla meziyetlerini dahi takdir etmek istemezken, nasıl oldu da rezaletlerini taklidi bile öğünme vesilesi yapan bir toplum olduk? Bu korkunç bilânço ve düşüş üzerinde biraz durmak isteriz.

Islahat döneminin başlarında, “Frenk’lerin boş durmamış olduğunu anlayınca yavaş yavaş batıya, başka bir gözle bakmaya başladık. Tanzimata girerken batı, bazı bakımlardan, daha ileri olduğunu devleti idare edenlere kabul ettirmiş bulunuyordu. Bu dönemdeki batılılaşma, Rönesans tesirindeki batıya karşı, hususiyetlerimizi ve değerlerimizi koruyabilmek maksadı ile “batıya karşı batılılaşmak’’ şeklinde özetlenebilir. Yirminci asrın başlarından beri Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerindeki tavrımız ise, pozitivizm hegemonyasındaki batıyı, ayrıntılarına varıncaya kadar imkân nispetinde aynıyla benimsemek özünü saklayan bir batılılaşmaktır. Pozitivizm bir devrim ruhu gibi müesseselerinin temellerini atmaya başlamıştır.

Eğitim ve öğretim sistemine hâkim olan maddeci pozitivist zihniyet, milletimizin ruhu durumundaki İslam’ın talimlerini göz önüne almamıştır. Önünde diz çöken her kademeden öğrenciye, batıda olduğu gibi, son tahlilde şöylece maddeleştirilebilecek esasları yerleştirmeye yönelmiştir:

1. İnsan da hayvandan başka bir şey değildir.

2.Hayat, kimyevi bir tesadüfün sonucudur.

3.İnsanlığı, şimdiki durumuna yükselten, yaşama kavgasıdır. Hayat, bir mücadeleden ibarettir.

4.Ahlak ve yaşayış kaideleri, insanı aşan bir kaynaktan değil, sadece içtimai bir zarurettir.

5.İnsan yalnız bu dünyada yaşar ve yalnız bu dünya için yaşar. Bunun dışındaki hiç bir inanç ve düşünce ‘bilimsel” değildir.

Devletteki tesirini zaten çoktan yitirmiş İslam, eğitim ve öğretimden olduğu gibi, cemiyetin dış görünüşünden de uzaklaşmaya başlar. Daha içerilere çekilmiş olarak varlığını sürdürürken, bu telakkilere karşı pasif bir tarzda direnir. Zayıf dindarlar, iki zıt şahsiyet taşımaya ve öz benliklerinde bir iç çatışmaya sürüklenmeye başlarlar.

Bu eğitim ve öğretim başlarken, topluma İslam hâkim idi. Devrime öncülük edenler de, küçüklerinde İslami eğitimi almışlardı ve çoğunun iman esasları aleyhinde olmak iddiaları yoktu. Devrim, İslami inancının aleyhinde olduğuna dair bir sarahat taşımamakla birlikte, cemiyeti yeni baştan düzenlemek isterken, onun varlığını görmezlikten geliyordu. Bu yüzden halkımızın devrimlere karşı bakışı, Müslümanlık anlayışlarına göre değişik olmuştur. Kısaca söylemek gerekirse devrimler İslam’ın inanç, ibadet ve ahlakına karşı cephe alınıyordu, öbür müesseselerini modernleşmek ve ilerlemek esaslarına uygun zannetmediğinden reddediyordu. Cemiyette, bu anlayışı kabule hazır bir taban da eksik değildi. O zamanki toplumun teşkilatlanmasına İslam hâkim değildi ise de, fertlerin ahlakına İslami değerler nispeten hâkim idi. Devrim kısa vadede, bu İslami anlayış için tehlikeli olmadı. İlk nesil daha önce almış olduğu kadarıyla dini değerleri ferd bir tarzda yaşamaya çalıştı. Böylece cemiyet, kurulu düzenini koruyabildi.

Fakat devrimi başlatanlar; uzun vadede Müslümanlığın geleceğinin ne olacağım düşünebilmişler miydi? Yeni kuşakların inançlarının gittikçe zayıflayacağını ve bunun cemiyet bünyesinde meydana getireceği sarsıntıyı hesaplayabilmişler miydi? Sorunun cevabı ne olursa olsun, geleceği kestirsinler veya kestirmesinler, uzun vadede halkımızın büyük çoğunluğunda, İslam inancı zayıflamış, bazıların da ise kalmamıştır. İslam ahlakı ise iyice sarsılmıştır. Çünkü İslam öğretilmiyordu. İslam aleyhinde konuşmaya ise göz yumuluyordu. İşin başından beri, bu sonuca dikkati çekenler olmakla beraber, devrim heyecanının gürültüleri içinde, bu ‘‘tutucu sesler işitilmek istenmedi. Daha sonra ortalığı tutarak, ‘devrimci” olduğunu söyleyenlerin tatbikatları ise daha başka olmuştur. Bunlar hızlandırılmış bir eğitim ve öğretim ile milletin, öğretimine değil, sadece anadan atadan geçen şekliyle bile-,İslami inanç ve ibadetlerine tahammül edemez hale gelmiş, ellerine geçen her fırsatta, bunları kaldırmaya girişmişlerdir. Devrim ile “devrimciyi ayırmak gerekir. ‘‘ci” eki, -Süleyman Nazif’in de dediği gibi Türkçede o şey olmayıp ta, o şeyle geçimini sağlayan, onun ticaretini yapan kimseyi ifade eder. (sütçü, kahveci, v.s, gibi). Bizde numuneleri ‘çok olan devrimci tipi de bu nedendendir. Diğer taraftan devrimin, sonraki tatbikatı, önce temas ettiğimiz ve çağımızın özelliklerinden olduğunu söylediğimiz manevi şahısların Maliyeti tarzında olmuştur. Tatbikatta, bazı menfi gelişmeler ortaya çıkmıştır. Fakat cemiyet yapısına yayılan bu menfi tesirlerin mesuliyetinin yükleneceği, belirli müşahhas bir devrim taraftan bulmak güçtür. Bu görünmez kişilik, “devrimciliktir. Evet, bu görünmez kişilikte inkılâp, “devirim’‘e dönüşmüştür.

Bu vasıftaki devrimci zihniyet, inkilab da istemediği halde- dünyanın belki de en yüksek manevi ve ahlaki değerlerine sahip bir milletin, değer hükümlerini yıkmaya yönelmiştir. Onu, kökünden kopararak, başka yerden kesilmiş bir Noel gecesi ağacına dönüştürmeye girişmiştir. Bunu yaparken, kesmek istediği ağacın köklerini ve meyvelerini doğru dürüst tanımadığı gibi; süslerine kapılarak getirdiği Noel ağacının kökünün başka yerde kaldığını, buradaki ömrünün kaç gün sürebileceğini ve ortaya ne gibi semereler koyacağını da düşünmemiştir. Çünkü bu ‘devrimci “, ziraaten, yani kültürden anlamaz. Bu ruh kökünün, tarihimizde gerçekleştirdiği sayısız mucizeleri ve musibet neticeleri, hatta kendisinin savunuculuğu nu iddia ettiği inkılâba zemin hazırlayan en yakın şartların temelinde yattığını bilmek istemez.

Devrimci, eski değerleri götüren, fakat yerini, doyurucu bir şekilde dolduramayan anlayışı ile kendi öz çocuklarına bile ardından deneme durumunda kalmıştır. Bunun sebebi, hayatı yöneten kanunları bilecek zekâ ışığından ve kültür birikiminden mahrum oluşudur. Böylece çocuklarının ‘gardırop devrimciliği”

‘biçimsellik” v.b. alaylarına konu olmuştur. Bir yandan genç neslin doktrin ihtiyacı, öbür yandan cemiyetin kendi lehine daha da elverişli hale geldiğini gören anlayışın doktrin aşılaması ve çekici sloganlar üretmesiyle, zaten öz manevi ve milli değerlerinden, Maddeciliğin bir başka türevi olan-pozitivist eğitimle uzaklaştırılmış tahsilli gençliğin, mühim bir kısmı ters istikamete doğru kaymaya başlamıştır.

Dış mihraklar, bilhassa 1960 devriminin sonuçlarından faydalanıp, ihtilali paravana yapmayı becererek, ilk on yıl kesif bir propaganda faaliyetine giriştikten sonra, 1970’lerden beri ikinci safha olarak, son hedeflerinin hazırlayıcısı durumunda düşündüğü, kontrollü bir “eylem” işaretini vermiş, yani anarşi dediğimiz ortamın oluşmasına yol açmıştır. Maksadı, bütün potansiyelini kullanmaksızın, tedirginlik ve gerginlik ortamını artırarak, kargaşayı yürüklükteki rejimin sırtına yüklemektir. Böylece, kitlelerde parlak vaatlerin süslediği bir otorite özlemini uyandırmak istemektedir. Marksizm, ilahi dinlerin asil motiflerini hırsızlayarak onları madde ve dünya planına tatbik etmek ister. Fakat dinin, müminlerine verdiği mutluluk yerine, Marksizm girdiği her yere zorla girmiş ve o ülkelerin insanlarına felaket getirmiştir. Marksizm’in, her türlü durumu değerlendirmekteki kurnazlığı şundan da anlaşılır ki, güdümüne aldığı insanları, inkâr ettiği manevi unsurlarla heyecana getirir ve onlarla heyecanlarını devam ettirir. Mesela “Ben ölürsem davam yaşasın” özünü saklayan ve militanını, ölümünden sonra kurulacak sınıfsız top- kim içinde yaşatan propagandası, bu türdendir. Oysa bunu söylemek hakkı, ancak ruba ve ölümden sonraki hayata inananlarındır. Marksizm’in, maneviyat boşluğunu nasıl sömürüp kanalize ettiğini, hayatlarının baharında kendi istekleriyle ölüme götürdüğü sayısız gençler göstermektedir. Onlara bunu yaptıran, maddeden ibaret olduklarını söyleyen Marksizm değil, kendi ruhları ve ahirete inanan bir cemiyetin, şuur altlarında bıraktığı ve kendilerinin de farkında olmadıkları izlerdir.

Fakat gençliğimizden beklenen sadece anarşiye girmemeleri değil, İslam’ın maneviyat ve ahlakını yaşayarak, bütün insanlarla (mücerret grup taassuplarıyla değil, müşahhas insanlarla) bir diyalog kurmaya yönelmeleri, topluma hâkim olan (irtibat) kopukluğunu bitiştirmek için ulaşım hatları olmaları ve ciddi bir temele dayanmayan gerginlikler varsa onları ortadan kaldırmaya girişmeleridir. Zira savunuculuğunu iddia ettikleri isİ£m maneviyatı, bütün bu grupları bir araya toplama şansı en yüksek olan sestir.

Hülasa olarak milletimizin batı’ya romantik bakışının değişmek üzere olduğu ve maddeci medeniyete uyanmış gözlerle bakıp, onu tenkide tabi tutabilecek bir kıvama gelmek üzere bulunduğu bir sırada (1960 sonrası), bu defa Marksizm hançerinin tesirli bir biçimde, içimize saplanarak, doğurduğu tepkilerle yurdumuzu bir kör dövüşüne sokması, korkunç olmuştur. Bunda, dış güçlerin rolü olduğu ne kadar doğru ise, maddeci zihniyetin, toplumu bu kargaşaya hazırladığı- da en az o kadar doğrudur.

Kargaşanın, yalnız okullarda ve sokaklarda çarpışan ideolojik gençlik grupları arasında olduğunu sanmak, büyük bir aldanış olur. Maddeci zihniyet bütün bir milleti tesirine almış; inancı, ahlak, sevgi ve saygıyı, güven ve yardımlaşma duygusunu, başkasını düşünmeyi ve sorumluluk hissini unutturmuş; bencilliği, bedeni ve dünyevi hevesleri putlaştırmayı çıkarcılığı, para hırsım, ırkçılığı ve ahlaksızlığı yaymış ve yaymaktadır. Kargaşa her birimizin öbürüne karşı davranışında, bakışında ve kalbinde sakladığındadır. Kolay olan yıkıcılığa karşı, zor olan kuruculuğun, en az on kat daha güçlü olması gerekirken, durumun bunun tersine olması şeklindeki görünüş devam ederse, anarşinin ortadan kalkmasını nasıl bekleyebiliriz?

Gerek batı’da, gerek bizde, düşünce ve davranış anarşisinin temelinde maddecilik vardır. Bizde dış hesapların da kızıştırdığı ideolojik savaş maddeciliğin hazırladığı şiddet ve gerginlik potansiyelini kanalize etmektedir. Ayrıca milli yapımız nizama ve itaate daha müsait olduğundan, anarşi, batı’daki gibi otoriteyi tamamen reddetmeye götürmüyor; tersine geleneksel otoritenin yerini, tam bir şekilde kendisine teslim olunan yeni ve saldırgan bir otorite alıyor. Bu otoriteler, güdümüne aldıkları insanlara diyalog imkanı ve hakkı tanımamaktadırlar. Yapılması gereken ilk iş, insanları bu durumdan kurtarmak şahsiyetli insanlar olarak karşısındakilerle konuşup tartışmalarını sağlamaktır. Birçok yönlerden kardeşi durumunda olan bir insanı, hiç tanımaksızın, ideoloji otoritesinden aldığı buyruk üzerine öldürmenin, “bütün insanlığı öldürmek” gibi olduğunu öğretmek lazımdır.

Görülüyor ki, anarşi birdenbire başlamamıştır. Sadece kuvvete başvurarak birdenbire sona erdirilmesi de mümkün değildir. Her şeyden önce anarşinin, ferdin benliğinden çıkartılması için çalışmak gerekir. Uzun vadede yapılması gereken işler daha çoktur. Dünya daralmış, ruhlar bunalmış, maddi ihtiyaçlar artmış, hırslar boşanmış, dünyayı ve insanı aşan değerler den uzaklaşılmıştır. Dünyamızı, gönlümüzü, ümitlerimizi genişleten; bencillikten kurtaran, insanları sevmeyi ve saymayı öğreten, yardımlaşma ve güveni sağlayan İslam maneviyatına ağırlık vermekle, millet olarak ayakta durabilir ve dünyayı saran kargaşayı, yurdumuzda mümkün mertebe azaltabiliriz. Essen milli yapımız da, buna müsaittir. Aksi halde kargaşanın duracağını ummak hayal olur.

Doç. Dr. Suad Yıldırım