Mayıs 1991 · s. 168 · 3 dakikalık okuma
Kurb - Bu'd
Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE

KURB-BU'D
Yakınlık manâsına gelen kurb, sofîyece, insanın mâverâîleşip cismâniyet çeperini aşması ve Allah'a yaklaşması demektir. Kurbu, Allah'ın kullarına yaklaşması şeklinde anlayanlar olmuş ise de, bu O'na mekân ve mesafe izafe manalarını işmâm etmesi itibariyle yanlıştır. Kaldı ki, Cenâb-ı Hakk'ın kullarına olan yakınlığı keynûnetler ve sayrûretler üstü bir yakınlıktır. Değilken sonradan meydana gelen bir kurb, sonradan varolanların ve varlıklarını değişik tekevvünlerle sürdürenlerin husûsiyyetidir. Bu iki kurbu, birkaç kelime içinde "
: Her nerede olursanız o sizinle beraberdir" nûrefşân beyânı ne güzel ifâde eder! Böyle bir yakınlık aynı zamanda, imân ve amel-i sâlihle elde edilen husûsî yakınlık da değildir.. şakî-saîd, hayırlı-hayırsız, salih-tâlih, canlı-cansız zerreden sistemlere kadar herkesi kanatları altına alan umûmî bir kurbiyettir.
Evet, kurb-i umûmî, herkesi ve herşeyi şemsiyesi altına almasına mukâbil, kurb-i husûsî; imâna dayanır ve Allah'ın, iyi-güzel-doğru dediği hususların yaşanıp yerine getirilmesiyle gerçekleştirilîr ki, bu da ancak, kurb yolunu bulmuş olan, sonsuza uzayan koridora girmiş bulunan ,hergün ayrı bir iman derinliğiyle sabahlayan-akşamlayan ve “
: Şübhesiz Allah, takvaya sarılanlar ve ihsan şuuruyla iyiliği ve güzelliği takip edenlerle beraberdir" ufkunda seyahat eden bahtiyarlar için bahis mevzuudur. Bu mertebeyi yakalayanlar nefes alırken "
: Şüphesiz beraberimdedir Rabbim ve bana yol gösterecektir." derler; nefeslerini verirken de ":
Şüphesiz Allah bizimle beraberdir" der kurbet soluklarlar.
Kurb-i hususî de îman şuuru ve ihsan hakikati, gözde ziya ve cesette can gibidir. Bu iki temel esasa bağlı olarak farz ve nafilelerin yerine getirilmesi ise, namütenahinin semâlarına açılmada iki nûrânî kanat mesabesindedir. Evet, insanı Allah'a yaklaştırma yollarının en emini, en kestirmesi ve en makbulü farzları edâ yoludur. Ve gerçek mahbubiyet ve dolayısıyla da kurbet ise, sınırlı ve kayıtlı olmayan nafilelerin nâmütenâhî, engin ve vefa tüten ikliminde tahakkuk eder. Hak yolcusu, her an ayrı bir nafilenin kanatları altında sonsuza uzanan yeni bir koridorda kendini bulur, yeni bir mazhariyete ulaştığını hisseder; farzları edaya daha bir iştihâlı ve nafilelere karşı da daha bir iştiyaklı hâle gelir. Bu nokta ve bu ma'nâya uyanan her ruh, Allah'ı sevdiği ölçüde, vicdanında Allah tarafından sevildiğini de duyar.. ve bir kudsî hadiste ifâde buyurulduğu gibi, artık onun işitmesi, görmesi, tutması, yürümesi doğrudan doğruya meşîet-i hâssa dairesinde cereyan etmeye başlar.
Diğer bir ifâde ile, farzlarla "kurbet" insanın makam-ı mahbûbiyete ulaşmasının ve Hakk'ın sevip hoşnud olduğu kimseler arasında bulunmasının ayrı bir ünvanı, nâfilelerle kurbet ise, onun hareket ve davranışlarının Zat-ı Hakk’a izafe edilmesi makamıdır ki,
Onları, siz öldürmediniz, bilakis onları Allah öldürdü, attığın vakit de sen atmadın ve lakin Allah attı” gölgesinde herkese husûsî bir iltifat ve teşriftir.
Husûsî bir teveccühten ibaret olan kurbet de, teveccüh noktasını görmemezlikten gelerek onu, insanın ef'âl ve davranışlarıyla izaha kalkışmak da yanlıştır. Yakınlık O'nun ululuğunun şe'ni ve ranmetinin bir buudu, uzaklık da bizim halimiz ve mahiyet boşluğumuzun bir çukurudur. Gülistan sahibi:
“
”
Dost bana benden daha yakındır;Ne acaib ki ben ondan uzağım... Ne yapıp ne diyebilirim; dost benim yanımda, kucağımda oysa ki ben ondan uzağım" diyerek, kurbun kime ait ,bu’dun kime ait olduğunu çok güzel göstermektedir..
Bu’d; uzaklık ve helak ma'nâsına gelir. Tasavvufçular onu mebde' itibâriyle füyûzâtın kesilmesi ve Hakk'tan uzaklaşma netice itibariyle de - tabii bir inâyet-i hâssa olmazsa-hizlan ve mahrumiyet şeklinde görmüş ve anlamışlardır.
Kurb'un; avâm-ı mü'minîn, evliya, asfiyâ, ebrâr ve mukarrabîne göre dereceleri bulunduğu gibi, "bu'd"un da kendi içinde alt alta dereke ve mertebeleri vardır; bu mertebelerin mutlak helak noktasını da şeytan işgal eder.
Kurbun -bu'dun birer teveccüh veya mahrumiyet şeklinde bulunması ayrı şey, sezilip bilinmeleri ayrı şeydir. Bazen, en büyük ikram, ikramın hissettirilmemesi şeklinde gelir ve "akrab'ül-mukarrabîn: En üst seviyede kurba mazhar olan" kendi yakınlığını bilemez. Bazen mekr tam olur bu'dun zulmetleri sezilemez.. bazen de sekir hâli hâkim olur, kurb-bu'd tefrik edilemez.. ve dolayısıyla da böylelerinde kurb iştiyakı ve bu'd endişesi görülmez.
“
”
"Cami sen yakınlık ve uzaklık endişesine düşme, zira aslında ne uzaklık ne yakınlık ne vuslat ne de ayrılık diye bir şey yoktur" sözleri bu serazad ve sermest ruhların düşüncelerini ifâde eder.
Bu'dun gerçek ürperticiliği ve mahrumiyeti müsellem; bazı ruhlar da var ki kurbun mehabet esintileri karşısında tir tir titrer ve o andaki ruh haletiyle kendilerini kahr-u tedmirin pençesinde sanırlar, "Kurb-i sultan ateşi sûzân bured" bu münasebetle ve bu ma'nâda söylenmiş olsa gerek. Bütün bunlara rağmen kurb, ilâhî nefehât ve üns esintilerine açık Cennet yamaçlarına benzetilecekse, “bu'd”a mahrûmiyyet ve hizlân gayyaları demek uygun olur.