Sızıntı Arşivi

Ekim 1998 · s. 425 · 2 dakikalık okuma

Kitaplar Arasında

Nihat Dağlı · Kitaplar

Sokaktayız; sokağın çehresine yeni bir renk verme düşünce­miz gücünü yitirmekle kalmamış, aynı zamanda çehremize sokağın gölgesi de düşmüş. Evet, yor­gunuz; hayata yenilmişlik içinde biraz da ka­ramsar. Galiba bir yerde ciddi bir yanlış yaptık; içine doğduğumuz hayatı, kendi­mizi ve eşyayı bihakkın tanıma­dan, Allah’ın getirdiği tarifleri iyice hazmetmeden bunları ta­nımlama yoluna gittik; zihni­mizde kurguladığımız çerçe­veyi sokağa, yani hayatın içi­ne bıraktık. Oysa sokak bambaşkaydı; diliyle, dina­mikleriyle, gerçekliğiyle başka şeyler söylüyordu. Ne yazık ki bu ‘başka şeyler’in farkında olmadığımız için, buna uygun bir donanım ve dil de geliş­tirmemiştik. Biz buna yenildik.

Kehf suresini okuyorum; Ashab-ı Kehf’i, Hz. Musa ile Hızır’ın yolculuğunu, Zülkarneyn’i an­lamaya çalışıyorum. Yeni bir yolculuk yapmamı­zın kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Evimi­ze, kalbimize, Allah’ın bizim için, varlık için, ta­rih için buyurduğu Ezelî Beyan’ın aydınlığına yapacağımız bu yolculuğa ihtiyacımız var. Yeni­den düşünmek, yeniden inanmak durumunda­yız. Sokağa yenik düşmemek, hayatın çelişkili ve gerilimli yapısı içinde insanlığımızı gerçekleştir­mek, yani mümince bir duruş biçimini sürekli kılmak için bu şart. Ashab-ı Kehf’in mağaraya çekilişi gibi, Hz. Musa(a.s)’nın Hızır(a.s)’ın tasar­rufuna kulak verdiği gibi, çağın dayatmaların­dan sıyrılarak kalbimize sığınmamız hem yeni bir dirilişi hem de yeni bir yürüyüşü başlatabilir, diye düşünüyorum.

Safvet Senih, Mercan Mağaraları’nda bu hususta bize epey malzeme sunuyor. Kuran’ı Kerim’de geçen kıssaların hayatın gerçekliğini tefsiri ve Kuran’ın sosyo-psikolojik dilini ortaya koymaya çalışan Mercan Mağaraları’nı yeniden okumak, inanın bir kazançtır.

Stefan Zweig, Yıldızın Parladığı Arılar’ dan bahsederken, an’ın, ama çok ince an’ın tarihin çehresini de­ğiştirebilme gücüne işaret eder. Haklıdır; herşey ama herşey an içinde gerçekleşir; an’lardan baş­ka birşey olmayan zaman, bizi, eşyayı ve hâdise­leri içine almaktadır.

Zamanın dili ve ruhu vardır. Sağlıklı ve yaşa­nabilir ‘bir şey’ ortaya koyabilmek için zamanın dilini çözmek ve ruhuna yakın olmak gerekiyor. Zamana rağmen ortaya konulanlar ilânihaye zamana yenilmiş, zamanın içine birşey bırakamamışlardır.

Zamanın sosyoloji ilminde etkin bir karşılığı olduğu gibi diğer ilimlerde de bu böyle. Meselâ psikolog ve biyologların hemfikir oldukları bir nokta vardır: Zamanlama, insanın hem vücudu hem de zihni için hayatî bir faktördür. Hayatta kalmak için her bir faaliyetin tam zamanında gerçekleşmesi gereklidir. Bu konuda en ufak bir hata ölümle sonuçlanabilir.

Daha önce yayınlanmış Lisan ve İnsan, Robotik Kültür gibi iki önemli kitap­tan tanıdığımız Yusuf Alan, yeni çalışması olan insan vücudu ve zaman’da, zamanın biyolojimiz-deki karşılığını ortaya koyuyor. ‘Bu kitap bir tercüme değil, uyarlamadır’ dediği bu çalış­masında yazar, bize, içimize dönük bir yolculuk yaptırı­yor; bizi vücut sarayımızda gezdiriyor. Bu yolculukta şunu görüyoruz: Vücuttaki her bir organ, her bir doku ve hücre, hatta her bir molekül, fonksiyonunu belli bir süre içinde icra eder. Bu yüzden, vücuttaki her faaliyetin önceden tahmin edilebilen belirgin bir başlangıç ve sonu vardır.

Yapacak işi olanlar zamanın kıymetini de bilirler. Vücudumuzda yeri olan her bir organ çok önemli bir vazifeye sahip olduğu için zamanın kıymetini biliyor gibidirler. Organların toplamından çok daha fazla bir şey olan insanın yerine getirdiği bir vazifenin ve buna bağlı olarak zamanın farkında olmayışı ne kadar abes!..