Temmuz 1998 · s. 281 · 2 dakikalık okuma
Kitaplar Arasında

Bir, iki, üç değil; çok yerde ve birden fazla şunu duymuşumdur: ‘Bir zamanlar edebiyatla ilgiliydim; roman okur, hatta yazma çabası içinde olduğum şiirlerim vardı. Bıraktım; simdi daha çok düşünce merkezli okumalar içindeyim. Yani roman, hikâye-öykü ve şiir okumalarım geride kaldı. Edebiyat, asıl değil, bir çerez olmalı. Belki zihinsel yorgunluktan sıyrılmak için boş vakitlerde bir roman okunabilir, ancak okuma serüvenini edebiyata ayarlamak doğru değil.’
Sahi, bunlar hangi edebiyatı(roman-öykü-hikâye-şiir) ve kimi okumuşlar? Doğrusu okudukları kitap ve isimlerin ‘edebiyat’ olup olmadıkları tartışılır. ideolojilerin emrine verilmiş ve adeta bir kürsü vazifesi gören metinleri ‘edebiyat’ bilenler, kısa bir süre sonra bu metinlerin gerçeklikten kopukluğunu görüyor ve bir daha bunlara geri dönme gereğini duymuyorlar. Ancak bir yanılgı içinde yaşayıp, bunu seslendirdiklerini fark etmiyorlar.
Okudukları metinleri,
‘edebiyatın kendisi’ olarak görmek yanlış olduğu gibi bir daha bu metinleri
okumamayı, ‘edebiyatın gereksizliği’ şeklinde sunmak da büyük bir hata.
Aslında onlar ‘edebiyatla hiç karşılaşmamışlardır ve geri dönmek istemedikleri
yer de, ‘edebiyat’ değildir. Dar alanlara kilitlenen zihinleri, biraz daha
bağımlı hale getirmek adına ortaya konulan melankolik ve arabesk metinler
‘edebiyat’ olamaz. Edebiyat,
bu metinlerin ötesinde bambaşka bir şeydir; var olan gerçekliği dar
alanın mantığına yaklaştıran, onun
kalıbına uyarlayan metinlerle ne bir benzerliği ne de yakınlığı vardır. Edebî
metinler, insan ve hayatın saf halleriyle buluşurlar; çelişki, trajedi ve
paradoksal bir yapıya yakın duran insana dairliği gösteren ayna vazifesini
görürler. Karamazof Kardeşlerde,
şeytansı ve meleksi yönlerimizin fotoğrafını görürken, Dirilişte, uyanırken insanı
uyaran vicdanın, insanı insan kılmada oynadığı rolü okuyoruz. Ne Karamazof Kardeşler, ne de Diriliş, dar
alanları seslendirmiyor; insanı ve hayatı işaretliyor. 
‘Sosyal bilim’ diyebileceğimiz bir başlığın altında değerlendirilen kitaplar ise, hayatı ve insanı, yazarın yaslandığı, durduğu ve beslendiği yere göre tanımlar ve sınırlı bir alanın içine çekerler. Bu metinlerin yazan, durduğu yerden, gördüklerini veya görmek istediklerini gösterirken, edebiyatçının ise, hayatı tanımlamak gibi bir kaygısı yok, tanımlamadığı için de sınırlandırmaz; sadece bütün açıklığıyla gösterir. Aslında edebiyat dışındaki metinler, bir anlamda içeriklerini okuyucuya dayatırken (tavsiye niteliğinde olsa bile), edebî metinlerin hemen kullanıma sokulacak ambalajlı reçeteleri yoktur.
Peki, edebiyatın nasıl bir faydası var, ne isimize yarar? Doğrusu edebiyatın nesnel bir karşılığı yok; görünür ve yükselen değerlerin çevrelediği kaygıların tatminini getirmiyor. Ancak diğer okumalardan çok daha önemli bir şey yapıyor: Okuyucuyu, başkasının, birinin veya bir yerlerin çizgisine sıkıştırmıyor; okuyucunun biricikliğini uyararak, kendisiyle ve hayatla yüzleşmesini sağlıyor. Okuyucuyu çok daha fazla önemsiyor, onu tercihinde özgür bırakıyor. Okuyucu, edebiyatla, içine doğduğu nesnel gerçekliği farkediyor ve kendince bir tanımlama çabasına girişiyor. Belki acı çekiyor ama hayatı anlamlı kılma gibi insanî bir kaygının sahibi oluyor. Böylelikle basit, lütfedilmiş kimliklerin, kavgaların, sevgilerin figürü olmaktan kurtuluyor.
Bütün bunları. Edebiyat ikliminde Seyahat isimli bir hikâye seçkisinden hareketle söylüyoruz. Edebiyat iklimine girmenin, orada yaşamanın gerekliliğine işaret etmek amacını taşıyan bu yazının, edebiyata dair zihinlerde var olan müphem tanımların zeminini yoklamak gibi bir niyeti de var.
Evet, Edebiyat ikliminde Seyahat, Sızıntı’da yayınlanan hikâyelerin bir araya getirilmesiyle oluşmuş.Bir hikâye kitabı; kurgu üzerine kurulu öykü olmaktan çok, yazarın veya bir üçüncü şahsın yaşadıklarının hikâye edilmesiyle oluşan metinler, Edebiyat ikliminde Seyahati meydana getirmiş. Birden fazla baskı yapan bu kitabın sizi biraz daha edebiyatın içine çekeceğine inanıyoruz.!