Mayıs 1998 · s. 185 · 2 dakikalık okuma
Kitaplar Arasında

Varlık ve oluş karsısında ağzı ve gözü bağlı, kulağı kapalı durmak nerdeyse imkânsız. Duymamak, görmemek mümkün mü? Zihnimizi ve gönlümüzü kışkırtan, gelip bir yerlerimize dokunan bir hayatı yasıyoruz. Her şeye rağmen duymamayı, görmemeyi, bîhaber yasamayı tercih edip, biyolojik güdülerin uyarılarıyla yetinsek, yine de insanî gerçekliğimize tümüyle uzak düşemeyiz. Rahatsızlık bir zorunluluk ve ancak rahatsızlığını anlamlı kılanlar mutlu olurlar.
Sorular
bizim kaderimiz; öylesine bir an gelir ki, ‘niçin?’ sorusunu sormadan edemeyiz.
Bize bizi unutturan gürültülerden sıyrılır, kendimizle ve hayatla
yüzleşiriz. Kendimize ve hayata dair bir anlamlandırmanın içine girer, görünürün
ötesinde var olanı; kalıplara, kelimelere dökülemeyeni hissetmek, onun
farkına varmak isteriz. Sorularımız cevapsız kaldığı sürece bir eksiklik,
bizi kendine çeken ve yutan bir boşluk büyür içimizde; anlamsız ve hikmetsiz kalır, biz ve
bize ait olan her şey zeminini yitirir. Üzerinde duracağımız bir
toprak parçamız ve yaslanabileceğimiz bir dayanak noktamızın
kalmadığı bu durumlarda, umutsuzluk yakamıza yapışır ve sarsar;
ya tümüyle kendi gerçekliğimize yabancılaşır (mümkünse tabi) ya da yok
oluşu tercih ederiz. Her şey koca bir hiçse, umuttu olmanın anlamı yok ki, acıdan
başka.
Nietzche, ‘umut, kötülerin en kötüsüdür, çünkü acıyı uzatır’ diyordu. Herhalde bunu derken, koca bir hiçin içine atıldığımızı; gördüğümüz, çektiğimiz, yaptığımız her şeyin anlamsız ve hikmetsiz olduğunu; acı çektiğimizi, bu sebeple hemen çekip gitmek gerektiğini söylüyor, yani intiharı vazgeçilmez görüyordu. Evet, anlamamak, anlamlandıramamak insanı hiçin içine çeker; her şey ama her şey sadece acı verir.
Safvet
Senin, Hikmet kitabında, her
şeyin ama her şeyin hikmetine
ve
anlamına işa
ret ediyor. Nietzsche’nin aksine tercihini umuttan yana
yapıyor; çünkü baktığı pencereden, her şeyin üzerinde hikmeti görüyor ve acıyı
sonuçlandıran umutta kalıyor.
İstifademize sunulan yeryüzünde insanın karsısına dikilen ve ona acı veren görüntülerin arkasında kim duruyor? Bir anlamda, yanlış anlamanın ve yaşamanın birikimleriyle karşı karsıya değil miyiz? İtiraz etmenin ve bağırmanın anlamı var mı?
Adımlarımız, geride bıraktığımız izler, yükselttiğimiz yapılar içimizin birer uzantısıdır; tohum olarak içimize düşüp içimizde büyüdüler. Zaman ise sadece bir aynadır; onda kendimizi görüyoruz. Sırıtan görüntülere biraz daha eğilsek, kendimizle yüzleşeceğiz. Şunu demek istiyorum: Ekranlara, gazete manşetlerine, istatistiklere yansıyanlar, bizatihi yaşadıklarımız, yirminci yüzyıl insanının iç yüzüdür; içi dışa çevrilmiş ve karsımıza bir cinnet hâli çıkmıştır.
Dışa Yansıyan iç Dünyamız, yirminci yüzyıla ve insanına çevrilmiş bir aynadır; bu aynada geçmiş zamanı ve insanını görüyoruz.
Her şeye rağmen insan
yalnız doğar ve yalnız ölür. Bir ailenin ve kalabalığın içine doğduğumuz,
birçok insanla birçok şeyi paylaştığımız, birçoklarıyla benzeştiğimiz doğrudur,
ancak yine de kendimize özgülüğü, kendi kaderimizi yaşadığımız gerçeği
gözardı edilemez. Belki de hiç kimseye açamadığımız, açmak istemediğimiz
acılarımız vardır; içine girdiğimiz, yaşadığımız bir arayısın içindeyizdir.
Yorgun adımlardan sonra bir kenara çekilmeyi bir kenara çekilmeyi düşünmeden
yeni adımların heyecanını, getirilerini düşünerek yola koyuluruz. Kavşakların,
dönemeçlerin, tepelerin, yamaçların, ovaların kıvrımlarında
biten, karşımıza çıkan
kıpırtılar, farklılıklar bizi
çoğaltır, zenginleştirir ve dönüştürür. Çoğalan ve yürüyen zamanla
yenilendiğimizi hissederiz; bir geçmiş tarihe ve hatırata sahip
oluruz.
Safvet Senih, Duyduklarım Gördüklerim’ de, geçmiş zamanın içinden bugüne yaptığı yolculukta görüp duyduklarını anlatıyor, Bir hatırat okumak fazladan bir ömür yaşamak gibidir.