Şubat 1998 · s. 41 · 2 dakikalık okuma
Kitaplar Arasında

Çağdaş, çağdaşlık, çağ atlama... Ne çok duyduk bu kavramları değil mi? Uzun bir zamandan beri kulaklarımıza bunlar çalınıyor. Doğrusu rahatsızlık vermeye başladı. Klişeleşmiş birkaç cümlenin dışında ne içerdikleri tartışma konusu olan bu kavramlar artık sihrini yitirdi, kimsenin ilgisini de çekmiyorlar.
Selim
Uzunoğlu’nun çalışmalarını Çağı Yakalamak ve Aşmak ismiyle
kitaplaştırmasını bu sebeple biraz soğuk karşılamadım değil. Kitabı
oluşturan yazıların çok önemli, yeni ve sıcak şeyler söylediğini
biliyordum; isterdim ki bu güzellikler mahremiyetini yitirmem iş ve
yüzündeki peçeyi indirmemiş bir başlıkla çıksın. Çağı Yakalamak ve Aşmak derken, her ne şekilde olursa olsun çağın bütün alâmetlerine sahip
olmak, hatta onları aşmak gerektiği söylenmiyor. Elbette ki. ‘çağ’ hedef
değildir, her hal u kârda kendimizi ‘çağ’a test ettirmek, ona sunmak durumunda
da değiliz. Bu başlık daha çok, yenilenmeye çağırıyor; yaşanılan çağın
dinamiklerine, diline rağmen kendimizi gerçekleştiremeyeceğimize dikkat
çekiyor.
Bugün dün değildir, yarın da bugün olmayacak. Bu sebeple bugünü dün gibi yaşayamayız, yarını da bugün gibi... Kesintisiz ve çoğalan tonda bir yenilenmeyi, beslenmeyi kaçınılmaz kılan bir gerçekliktir bu. Güneşin doğuşu, yüz derecede suyun kaynadığı kadar net bir gerçeklik. Bunun dışına çıkamazsınız ancak gerisine düşebilirsiniz. Selim Uzunoğlu bunun farkında. Sorulan olan bir yazar. Sorularının ardına düşerek hayatını anlamlı kılıyor. Hep soruyor: İnançlarımı terk etmeden yaşadığım çağ ile nasıl bütünleşebilirim? Kur’ân Allah’tan en çok korkanların âlimler olduğunu söylerken, bilim adamlarının çoğu dine karşı duyarsız ve ilgisizler, niçin? Kuran’daki ‘ilim’ ile bugünkü ‘bilim’ arasında bir fark mı var? Dini terk etmeden ilerlemek, kalkınmak ve çağını yaşamak nasıl mümkün olacak? Bu soruların cevapları birkaç kitabı oluşturdu: İlim ve Bilim, Eğitime Farklı Bakış ve Bilgi Çağında insan...
Çağı
Yakalamak ve Aşmak yeni
soruların cevaplarından oluşan yeni bir kitap: Çağı ve hayatı anlama, hayatı
anlamadaki zorluklar, canlı kalabilmenin dinamikleri, eğitimdeki bazı
problemler, bilimin bugün karşılaştığı sorunlar, çevre probleminin arka
planı gibi birbirleriyle ilintili konularda yazılan birçok makaleden
oluşuyor. Bir kez daha Avrupa Birliğine alınamayan, kapının dışında
bırakılan Türkiye’nin bu kronik sorununa eğilenlerin de çok şey bulacağı
bir kitap…

Şu bir gerçektir ki savaş ve barış, gece ve gündüz gibi devamlı birbirinin yerine geçen, birbirleriyle çekişip duran iki düşman gibidir. Her ikisi de insanlığın vazgeçilmez özelliklerinin tezahürleridir. Fert planında görülen bu özellikler, daha geniş çaplı olarak, ama aynı paralelde, devletler plânında da kendini göstermektedir. Tarih boyunca hiç savaşmadan veya hep savaşıp hiç barış yapmadan varlığını sürdürebilmiş tek devlet yoktur. Farklı amaçlarla ve hedeflerle yapılmış olsa da savaş ve barış bir insanlık gerçeğidir.
Ne yazık ki, bugünün çocukları savaşan bir dünyanın içine doğuyorlar. Barış, şimdilerde ürkek güvercinler gibi kuytu iklimlere kaçıyor. Gökyüzünde demir yığınları uçuruluyor. Şiddet bu çağın en bariz vasfı oldu.
Ve maalesef dünya kamuoyuna İslâm, savaşı besleyen bir din olarak sunuluyor. İslâm’ın savaşa bakışı, savaşı nasıl gördüğü, ona nasıl bir anlam yüklediği.. ve benzer konular. Orta Doğu merkezli görüntüler arasında kaybolup gidiyor. Veli Sırım, Dünya Barışı ve İslam isimli kitabıyla bu karmaşıklığı aralamaya çalışıyor.