Sızıntı Arşivi

Kasım 1996 · s. 473 · 2 dakikalık okuma

Kitaplar Arasında

Sızıntı · Kitaplar

Hareket alanımızın meşruiyeti üzerinde bir kez daha düşünmek gerekiyor. Zira; başkasının dünya tasarımları üzerinde yoğunlaştırdığımız okuma ve düşünme biçimimizin kendimize has bir hareket biçimini ortaya koymamızı engellediğini düşünüyorum. Kendimizi gerçekleştirmekten çok başkalarını konuşuyoruz. Başkalarının yazıp çizdikleri, söyleyip pratiğe taşıdıkları modellerin kritiğini yapmak, zamanla bizim hareket alanımız oluyor. Ama sahiden bu bizim hareket alanamız mı? Dışımızdaki merkezlerin sorularına cevap aramak, eksikliklerini tespit etmek, doğrularının uygulanılabilirliğini tartışmak bizi ortaya koyabiliyor mu? Birileri bu kritiklerimize bakarak bizi görme ve öğrenme imkanını yakalayabilir mi?

Bu sorulara olumlu bir cevap vermek zor. Zor çünkü, biz daha çok başkalarına ait bir türkünün dinlenilmesinde yardımcı roller oynuyoruz. Böyle yapmakla da, bize ait türkünün gönüllerde titreşimler doğurmasını geciktiriyoruz.

Son yıllarda düşünen, yazı yazan ve fikir üretenlerin ilgi noktalarını bir an düşünün. Neyi düşünmüş, merak etmiş ve tartışmışlar? Çok rahatlıkla şunu görmek mümkün: Amerikan merkezli bir bakışın ortaya koydukları üzerinde düşünülmüş ve tartışılmış. Alvin Toffler’in Dalga Teorisi, Francis Fukuyama’nın Tarihin Sonu ve Samuel P. Huntington Uygarlıklar Savaşı, yüzlerce tartışmanın, kitabın ve dergi kapaklarının konusu olmuş. Bu teoriler doğru veya yanlış, bunu tartışmayoruz. Ancak bu teorilerin inşa ettikleri çerçevede bir söylem geliştirmek, bu teorilerin üretildiği merkezlerin hareket alanına girmek olmuyor mu? Ve bu alan ne kadar bizim olabilir?

Bu soruları sorarken, amacımız, dışımızdaki bir dünyadan tamamen soyutlanmak, bir izolasyon çabası içerisine girmek değil. Zaten yaşadığımız bugünkü dünyada, bizi kuşatan gelişmelerin içerisinde bunu yapmak mümkün değil. Yararı da yok. Ancak şunu söylüyoruz: Kendi cephemizden bir okumayı ve tasarımı hayatın merkezine taşımamız ve yaşanılabilir kılmamız gerekmez mi?

M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Çağ ve Nesil serisinin altıncı kitabı olarak çıkan Yeşeren Düşünceler, çok hızlı değişimlerin, yeniden yapılanmaların ve bunlar üzerinde yoğun tartışmaların olduğu günümüzde, bunları görmezlikten de gelmeyerek bizim hareket alanımızı ortaya koyuyor. Bir ayağı merkezden koparmadan, diğeriyle de yetmişiki millet arasında keşfe çıkan bizden bir bakışın ortaya koyduğu sağlıklı sonuçları buluyoruz bu kitapta. Modernizm sonrası sürecin getireceği, medeniyetler savaşı mı, tarihin sonu mu, yoksa bizim dünyamızın yeniden dirilişi mi olacak? Sanayi sonrası bilgi ve iletişim çağında insan kazanacak mı? Yaşadığımız dünyada bizi kuşatan hadiseleri nasıl anlamalıyız? Bizim rönesansımız ne zaman, nerede ve nasıl olacak? Yeşeren Düşüncelerin satır aralarında bu soruların cevabını bulmak mümkün. Şahsen, Yeşeren Düşünceler’de, pratiği sonradan gelecek bir tasarımın teorisini değil, pratikteki bir tasarının sonradan gelen teorisini okuma imkanını buldum. Pratiğin, teorisini de beraberinde getirmiş olduğunu bu kitapta gördüm. M. Fethullah Gülen Hocaefendi nin, Eyüp Can’ın kendisiyle yaptığı Ufuk Turunda altını çizdiği şu husus şimdi daha iyi anlaşılıyor: “Aksiyonun fikirlerimizi belirlemesi çok önemli. Aksiyonumuzla da biz emrolunan şeylere tabiyiz. Ve sonra aksiyonun içinde fikirler belirleniyor.”

Öteden beri, başkasını hikaye etmek yerine, “bizim nerede olmamız ve ne yapmamız gerekir?” sorusuna cevap arayan Sızıntı başyazılarından oluşan Yeşeren Düşünceler, dönüp dönüp okunması gereken kitaplardan biri.

Nihat Dağlı