Ağustos 1996 · s. 329 · 3 dakikalık okuma
Kitaplar Arasında

İçinde yer aldığımız geminin bütünüyle batıya doğru yol aldığı yıllardır... Geminin idaresini üstlenenlerde zeminsiz ve yersiz sevinç çığlıkları yükseliyor. Gözler başka şeyi görmezken kulaklar da tamamen batıya açılmış. Daha düne kadar necis ve cehennem olarak tavsif edilen batı, bu yeni zamanda, her işinde keramet aranan bir yerdir. Bu sebeple her şeye rağmen oraya gidilecek, başka çare yok... Bunun için düne ait ne varsa unutulmaya terk edilir, bu da yetmez, hafıza ve gönüllerdeki yerlerinden sökülmeye çalışılır.
Buna
itirazlar olur, geminin yanlış rotaya girdiğini yazıp çizenler çıkar. Ancak bu
itirazlar, batının kalbine doğru yol alan geminin rotasını değiştirmekten aciz
kalır.
Aslında bu tabii bir sonuçtu, çünkü batıcı tavır kadar anti-batıcı itirazlar da reaksiyoner idi; güç ve enerjilerini sadece birilerine karşı olmaktan alıyorlardı. Tenkit ediyor ve yıkmak istiyorlardı, yerine neyi ve nasıl koyacaklardı, o çok iyi bilinmiyordu.
Her şeye rağmen batıya doğru yol almaya devam eden gemide biri daha yaşıyor ve konuşuyordu; tavrıyla, üslubuyla farklı biri... Bediüzzaman Said Nursi’den bahsediyorum. Geminin kendi rotasında yol almadığını söylemekle belki oda anti-batıcılarla buluşuyordu ancak, bunun ötesinde o başka şeyler de söylüyordu, onun farkı bu başka şeylerdeydi. Her şeyden önce reaksiyoner değil aksiyonerdi. Bir şeyleri yıkmak için konuşmuyor ve yazmıyordu; tepkisi vardı ancak, ortaya koyduğu alternatif bir modele de sahipti 0 bu modelin inşasına girişmişti, bu model; bu coğrafyanın evi, kalbi, inancı ve tarihiydi, gemidekilerini de buna çağırıyordu. Onun diğer bir farkı, gemidekileri düşman olarak görmemesiydi, olsa olsa onlar kendi evine yabancılaşmış ve kendilerinden kaçanlardı. Bir şey yapmak istiyordu; bu yabancılaşmanın önüne geçmek ve öz’den kaçışı öz’e dönüşe çevirmek...
Anlaşılmadı; anlaşılmak bir yana hiç de haketmediği bir muameleye muhatap edildi. Geminin kuytu köşelerine sürüldü, sesiyle insanlar arasında duvarlar yükseltildi. Ancak her şeye rağmen sesini büyüttü ve çoğalttı. Duvarlar bu sese direnemedi, bu sesi duyanlar ve ona ses kalanlar oldu. Samimiyetten öte çok fazla şeyi olmayanlar, duvarın arkasına tıkılmak pahasına bu sese yanaştılar. Bediüzzaman artık yalnız değildir; Hulusi, Hüsrev, Ref’et, Hafız Ali, Sıddık Süleyman, Mustafa Sungur ve diğerleri, onun yanı başında yerini aldılar. Bediüzzaman ve talebeleri... Evine sahip çıkan insanlar...
Cemil Meriç “bu ülke” yi yazarken onlar için şu notu düşer: “Said’in müridi, bir havariler ormanı. Yekpare ve kesif. Ağaçlar kaynaşmış birbiriyle ve bağrından adsız bir uğultu yükseliyor. Bir fırtına rüzgarına benzeyen Nur Risalelerinin zaman zaman boğuk, zaman zaman heybetli yankısı. Said, dağ başında yaz eden bir mürşid. Hor görülenler, her şeyini kaybedenler, mukaddesleri çiğnenenler ona koştu akın akın.” Batıya doğru yol alan geminin bugün kendi özüne, evine,inancına dönük rota değiştirdiği ve bu hususta çok ciddi değişimlerin olduğu bir gerçek. Sanıyorum burada, Üstad ve talebelerinin hizmetlerinin tesiri çok büyüktür, bu inkar edilemez.
Evet, Üstadın ifadesiyle, konuşan yalnız hakikattir.
Araştırmacı-Yazar Ahmed Özer tarafından hazırlanan “Birinci Kırklar Serisi” nin ilk kitabı olan “Hulusi Bey”, bu hakikatin içinde yer alan yüzlerce talebeden birini tanıtıyor: Hulusi Yahyagil...
Bu serinin hazırlanmasını teşvik edenler, yardımda bulunanlar ve hazırlayanlar, büyük bir vefa örneğini gösteriyorlar. Milyonlarca insanın hem dünyasının hem de ahiretinin cennet olmasına vesile Risale-i Nur’ların yazılmasında, yayılmasında emeği geçen bu kahramanlar bu vefayı çoktan haketmişlerdi. Doğrusu Ahmed Özer Bey, uzun bir dönem Üstad’ın yanında kalmış, hizmetinde bulunmuş Mustafa Sungur Ağabey’in rehberliğinde bu seriyi hazırlamakla büyük bir hizmeti ifa ediyor. Milyonlar adına biz kendisine teşekkür ediyoruz.
Hulusi Bey kimdir? Risalelerle, Bediüzzaman’la nasıl tanıştı? Hizmeti nedir? Bu kitapta bu soruların cevabını buluyoruz. Bu kitap ve bu seri için bir şey daha söylemek gerekecek. Kitaplara konu olan şahıslar incelenirken, biyografik bir sistematikten ziyade, Üstadın ifadelerinde ve Risalelerdeki mektuplarda yer aldıkları şekliyle şahıslar ortaya konulmuş. Yerinde bir tercih... Zira hatıra ve sözlü kültüre dayalı çalışmalar, hemen her zaman “acaba meseleye ne kadar objektif yaklaşılmış?’ şeklindeki bir tartışmayı da beraberinde getiriyor.