Kasım 1986 · s. 410 · 3 dakikalık okuma
Kelimelerin Musîkîsi
![]()
Safvet Senih
İsmail Habib Sevük: “Milletle dil gövdeyle can gibi bir birinden ayrılmaz” diyor. Hamdullah Subhi Tanrıöver de 65 sene evvel yaptığı bir konuşma ile, dilde ve onun kelimelerinde gömülü derin mana- yı bakın nasıl anlatıyor:
“Dilimiz, cedlerin bize miras bıraktığı en büyük servet, en büyük emanettir. Biz dilimizin kelimeleri içinde milli tarihimizin en eski seslerini duyuyoruz. Yavrularımızın hafızasına Türkçe kelimeler birer birer nakşoldukça, onların ruhuna binlerce senedenberi cedlerin tecrübelerinden, felaketlerinden, zaferlerinden, hayat hakkındaki felsefelerinden süzülüp gelen bir hulasa damla damla akmış oluyor. Deniz kıyılarında sedef kabukların kovuğu içinden gelen uğultuyu dinlemişsinizdir. Şair der ki:
“Bu sedef kabuklarında duyduğumuz gürültüler, denizin geçmiş fırtınalarına ait hatıralardır.’’
Kelimeler bu sedef kabuklarına benzer içlerindeki uğultular; babaların, cedlerin uğultusu, onların nefesleridir. Kelimelerde onların ruhu yaşıyor: Onlar bize verdikleri lisanla bizim içimize giriyor. Nesilden nesile yaşıyor, intikal ediyorlar...
Aramızda dipdiri yaşayan kelimeleri inkar etmek, tarihi inkar etmektir. Tarihi inkar etmek, bu milleti dün kurulmuş bir anonim şirket seviyesine indirmektir. Bizi biz yapan, herşeyden önce; milli ruhu, inançlarımızı üzerinde taşıyan dilimiz yani manevi değerlerimizi, asırlardır nakış nakış bünyelerine işlediğimiz kelimelerimizdir. Asırların tekamülünü, milli ve dini değerleri sinesinde toplamış olan bu en kıymetli varlığımıza, kopmaz bağlarla bağlanmaya değer. Vatanı sevmek, dilimizi sevmekle başlar.
Nasıl sevilmesin ki, Nihad Sami Banarlı: “Kelimeler, asırların ve asırlarca 0 kelimeleri konuşan, onlarla muhabbet duygularını belirten, onlarla duyup düşünenlerin yani ecdadımızın olgunlaştırıp güzelleştirdiği, beğenip Türkçeleştirdiği, canlı, ruhlu ve musikili varlıklardır.” der.
Kelimeler bize benzerler. Çünkü onlara derin manalar yükleyip olgunluk veren, onları kendi dilimizle telaffuz eden biz insanlarız. Onun için iyi ve kötü bütün huylarımızı tevarüs ederler. Kimi eczacı terazisi kadar hassas, kimi kılıç gibi keskin; kimi de tek taraflı sevgi kadar acıdır. Şimdi bu incelikleri ifade edebilecek rikkat (yufkalık, incelik, acıma, merhamet, şefkat) tehevvür (birden bire hiddetlenme, öfkelenme, köpürme), tehalük (—helak’ten— can atma, arzu ve hevesle atılma, birbirini çiğneyecek gibi koşuşma, rağbet gösterme), fütur (bezginlik,usanç, bıkma gevşeklik), şekva (şikayet, sızıltı), raşe (titreme, ürperme) ve hüsran (beklenilen şeyin elde edilmemesi yüzünden duyulan acı, yokluk acısı, zarar) gibi kelimeler atacak olursak bu güzellikte o manalar nasıl ifade edebilir?
Bir de tarihin heybetini omuzlarında taşıyan heybetli leventlere, akıncı beylerine benzer civanlar ve pehlivanlar gibi kelimelerimiz vardır: Hamaset (yaradılıştan olan cesaret, yiğitlik), salabet (katılık, sağlamlık, metanet, sebat), celadet (büyük ve kuvvetlilere karşı gösterilen cesaret, medeni cesaret) ve nehabet (heybet ihtişam, celal, ululuk, heybetli kimselerin karşısında duyulan korku)... İşte bu bakımdan İsmail Habib Sevük’ün dediği gibi, “Dilimize manevi mefhumlarla yerleşen pek çok kelimeleri, kafalarımızın içiyle ruhlarım izin derinliğinde korkunç boşluklar bırakmadan atamayız.” Evet şu kabına sığmayan kelimelere bakınız: Badire (ansızın zuhur eden tehlikeli durum), terhib (çok korkutma, yıldırma, terör), feveran (kaynayıp fışkırma, öfkeden köpürme) ve mücahede (uğraşma, savaşma, din uğruna maddi ve manevi gayret gösterme)..
Gözlerine keşif ve kerametin sürmesini çekmişlerin, kalb gözleri açık,gönül dünya- ları pırıl pırıl büyüklerimizin ilham yüklü eserlerini okuyup anlayabilmemiz için kelime bilgimizi arttırmamız gerekiyor. Dikkatle üzerlerinde durmamız gerekiyor. Çünkü “0 nazeninlerin, mihirleri dikkattir.” Gerçekten, bildiğimiz kelimelerin sayısını arttırmak için okumak şarttır. Şimdi büyük imkanlara sahip sayılırız. Eskiden bir kitabı, bir gazeteyi ele geçirmek büyük meseleydi. Mesela 1200 yıl evvel Northumbria’lı bir Anglo-Sakson kralı tek bir kitab için 800 dönümlük arazi takas etmişti. Altı yüz yıl evvel bir işçinin bir Latince İncil alabilmesi için 15 yı1 çalışması gerekiyordu. Uzağa gitmeyelim, daha yüz yıl evvel Avrupa’da gazete o kadar pahalıya mal oluyordu ki lüks sayılır ve saat hesabiyle kiraya verilirdi. Durumumuz her halde bu saydıklarımızla kıyaslanamaz. Okumamak için hiçbir mazaret yok. İngiliz filozofu Thomas Carlyle “Her insanın kendi mesleği içinde en aşağı bir mesleklik daha zaman vardır.” der. Bu sözün doğruluğunu vali, piyes yazarı, kamus yazarı, etimolog Ahmet Vefik Paşa parlak şekilde isbat eder. Derin bir istek ve şevkle gerekli enerjiyi bulabiliriz.