Aralık 1995 · s. 504 · 3 dakikalık okuma
Kalak
Sızıntı · KALBİN ZÜMRÜT TEPELERİNDE
Bulunduğu
yer ve olduğu halden sıkılma, kafesten kurtulmak isteme ve esaretten halâs olma
arzusu diyeceğimiz kalak; âbidin, cennete olan iştiyakının ötesinde, arifin,
marifet hislerinden daha derince ve muhibbin sabrını yakıp kül eden öyle bir
kara sevdadır ki; bu sevdaya tutulan sâlikin, kalbinin ufuklarında sürekli
vuslat şuaları çakar-durur ve kalbi her zaman
-Allah’ın hoşnutluğu en büyük
olandır” mülahazasıyla atar.
Seyyidina
Hazreti Musa, vuslat arzusuyla, sabrın yanıp kül olduğu böyle bir kalak
faslını:
-Rızanı hedefleyerek Sana ulaşmak
için acele ettim” sözleriyle ifade eder ve şevk konsantrasyonu içinde
bulunan helecan, heyecan ve iştiyak-ı fevkalâdesini dile getirir.
Mecazî aşklarda, mahbûbun başkaları tarafından da sevilebileceği endişesiyle meydana gelen kalak ki; Câmî:
![]()
—Biri ‘aşığım’ deyince canıma ateş düşer; zira korkarım o benim cananıma aşıktır” sözleriyle ifade eder; böyle bir mülâhaza, tasavvuf düşüncesindeki kalakla karıştırılmamalıdır.
Bu yolun acısı da, tatlısı da O’ndandır ve O’nun içindir. Bundan dolayı da, hak yolcusunun, duyduğu her acı şeker-şerbet, hissettiği lezzetler de aynı kevserdir.
Şevk ve iştiyak, sabır sınırlarını zorlamaya başladığı andan itibaren, gönülde vuslat arzusundan başka ne varsa silinir-gider..hattâ muhabbet ve aşk dahi belli ölçüde mülâhazadan düşer..ve derecesine göre:
a- Varlık kendi dalga boylarıyla müştakı sıkmaya başlar.. ve o yer yer halvet arzusuna kapılır, zaman zaman da ölüp gerçek vuslatı duyma iştiyakıyla yanar-tutuşur. Hem öyle bir yanar-tutuşur ki, gayri O’ndan başka gözü hiçbir şeyi görmez olur.
b- Müştak, cismaniyet ve bedene rağmen, kalbî ve ruhî hayatla öyle bir şahlanır ki, artık akıl onu frenleyemez, irade de yönlendiremez olur; olur da tefrik ve temyiz gerektiren işlerde bile iltibastan kurtulamaz. Dudaklarından sık sık: “Öyle bilmezdim ben kendimi, O ben miyim ya ben O mu?” dökülür ve ibadet ü tâat bir yana, dünyevî işlerde dahi hep şuhûd ufuklarında dolaşır.
c- Kalak kahramanına, hicab, belli ölçüde aralanıp da, halvet yolunun belirli-belirsiz görülüp hissedilmesiyle onda öyle bir mâverâîlik meydana gelir ki, gayri bundan sonra o, bir daha kurtulamayacağı ateşin pençesine düşer ve bütün bütün Mahbûb-u Hakîki’ye vuslattan başka her şeye karşı kapanır. Artık o, muhib olduğu aynı anda mahbubdur; mürid olduğu aynı anda muraddır ve arandığı aynı anda da aranandır.
Allah Resûlü’nün vahiyle tanışmadan önceki hâli, tabii kendi gelişme ve terakkisi içinde kalağın ilk iki nev’ine irca edilebilir ki, Yazıcızâde Mehmed Efendi’nin konuyla alâkalı, uzunca bir manzumesinden iktibas ettiğimiz şu dupduru beyitler bu hususu fevkalâde bir selâsetle ifade ederler:
Nedendir ki ahzân içinde sürersin vâhid?
Nedendir mübarek zamirinde vardır melal?
…………………………………………….
Cevap vermeyip bunlara tuttu gitti gerû,
Varıp halvetine yine eyledi intikâl.
……………………………………………..
Dedi: Kalp müştak, nefsim eder ihtirâk,
Gözümden akar yaş nedir Hâkim uş Lâyezâl?
Karârım çû seîb oldu, hiç tâkâtım kalmadı;
Ne kılsın dilâram, çû canımda yoktur mecâl
……………………………………………..
Çıkıp dağa yüzünü turâba koydu secdede,
Tazarru edip ağladı, dedi: Ey Bî Zeval!
Melekler görüp sızladı, hûr-i în döktü yaş-
Ki İlâhî Habibin elif kametin kıldı “dal”....
Bilâl-ı Habeşî
ve diğer Ashab-ı Kiram Efendilerimizin de bu mülâhazayı ifade eder güzel
sözleri vardır:
-Yarın ben dostlara;
Hazreti Muhammed ve Ashabına kavuşacağım” sözleri sadece onlardan bir tanesi.
Kalakın zirvedeki sultanı da yine Hazreti Ruh-u Seyyidü’l-Enâm’dır ki; dünya bütün ihtişam ve debdebesiyle ayağının ucuna kadar geldiği bir dönemde O, vazifesini bitirmiş ve iştiyakını ifade etme kertesine gelmiş ulaşılmaz bir Şahika İnsan olarak; diyerek mahbubiyet makamının gereğini yerine getirme arzusuyla bütün bütün Mahbûb-u Mutlak’a yönelir ve nüzuller, silsilesinin son halkasını mahbubiyet ve Muhammediyet’in mahviyet ve Ahmediyet’e intikaliyle noktalar.