Temmuz 1990 · s. 279 · 5 dakikalık okuma
İslam'ın Getirdiği Medeniyet Anlayışı ve Asrımızın Buna Duyduğu İhtiyaç
Ahmet Akgündüz · Doç. Dr. · Edebiyat

ÇARPITILAN
HAKİKATLER VE HİMMET BEKLEYEN MESELELER
Günümüzde medeniyetten bahsedilince, bazı meselelerin çarpıtılarak verildiğini esefle müşahede ediyoruz. Bunlara kısaca dikkat çekmek istiyoruz:
1) İslâmın medeniyet anlayışı yanlış tasvir edilmekte ve beşeriyetin faydasına olan fen ve tekniğin harikaları tamamen batı medeniyetine mal edilmektedir. “Hıristiyanlığın malı olmayan medeniyeti ona mal etmek ve İslâmiyet’in düşmanı olan geri kalmayı ona dost göstermek, feleğin ters dönmesine delildir” (1). Bugün batıya mal edilen medeniyetin ortaya çıkardığı iyilikler, elbette ki tamamen batının malı değildir. Günümüz medeniyetinin müsbet yönlerinin gelişmesine en büyük ilim ve keşif ufkunu İslâmiyet açmıştır. Batı medeniyetinde görülen güzellikler ve ilmi gelişmeler, tamamen İslam medeniyetinden, Kur’ân’ın irşadlarından ve diğer semavi dinlerden iktibas edildiği, ba-tılılarca da inkâr edilmemektedir. Bunun unutulmaması icabeder. Batının malı olan ilmi ve teknik hârikalara İslâmiyet elbette karşı değildir.
2) İslâmiyetin kabul ettiği medeniyet, iki dünya sadetini temin eden bir medeniyettir. Dünyevi saadettede ölçü, bütün insanlığa veya ekseriyete saadetin temin edilmesidir. Bütün insanlığa rahmet olarak gönderilen Kur’ân, en azından ekseriyeten saadetini tazammun eden bir medeniyeti kabul eder. Bir kısmı kâşanelerde keyif sürerken, çoğunluğu sefalette kalan bir medeniyet İslâma göre medeniyet değildir. “Komşusu aç iken kendisi tok olan bizden değildir” hadisi bu mânâya işaret ettiği gibi, Buhari’de açılan, “tanesi çok değilse suyunu fazla koyup pişirilen çorbadan komşuya da verme” babı bu maksadı teyid etmektedir, İslâmiyet medeniyeti iki ana kaynaktan ilham almaktadır: Birincisi, maddi kaynaktır ki, ilimdir ve beynelmilellik vasfı sebebiyle her yerden temin edilebilecektir. Hz. Peygamber’in “İlim müslümanın yitik malıdır; nerede bulursa almalıdır” şeklindeki beyanı bu hakikati ifade etmektedir, ikincisi ise, manevi cihettir ki kaynağını İslâmın fazilet ve ahlâk ölçülerinden almaktadır.
3) Bizlere düşen mühim bir vazifeyi de hatırlatmakistiyorum. Bugün medeniyet deyince, devlet sistemi deyince, akla hemen ekonomi gelmektedir. Bu, sağlıklı bir tedai değildir. Medeniyeti maddi refahdan ibaret görenleri Kur’ân şöyle ayıplamaktadır: “Ne olaydı sizden önceki devirlerde, insanları zulüm ve fesadlarından vazgeçirmeye çalışacak bekaya âşık faziletli insanlarda bulunsaydı! Ne acıdır ki, bunların içinden bizim felaha kavuşturduğumuz çok az insanlar vardır. Zâlimler ise hep kendilerine verilen dünyevi refahın peşine düşmüşlerdir. Hülasa günahkâr insanlardır bunlar günahkâr” (2). Elbetteki maddî refah da medeniyetin bir parçasıdır; ancak asla tamamı değildir, işte bu noktada bizim unutmamamız icabeden bir mesele karşımıza çıkıyor: Avrupa İslâm medeniyetine bugün muhtaçdır. Ancak maddî cihetine değil. Yani biz onlara dünyevi refahlarını artırarak veya bu noktada onlara galebe çalarak İslâmın medeniyetini onlara öğretme yolunu seçmemeliyiz. Batı bunun fakiri değildir. Bugün batı ve Amerika, fikrin, akidenin, İmanın ve ideolojinin fakiridir. Unosco’daki bir müslüman uzmanın tabiriyle, batıda, fikrin ve ideolojinin fetret devri yaşanmaktadır. Zira komünizm ve kapitalizm iflas etmiştir ve madde saadet getirmemiştir. Muharref olan hıristiyanlık medeniyetin iki kanadından en mühimi olan manevî kanadını hareket ettirmeyecek kadar sakattır. Katolikler arasında yapılan bir ankette, katoliklerin dahi % 80’ının kendi iman esaslarına inanmadıkları ortaya çıkmıştır. Batı İslâmı beklemektedir. Bir arkadaşımızın on gün önceki şu müşahadesi de bunu doğrulamaktadır. Anlatıyor: 1987’de İngiltere’ye gittiğimde, Londra Hyde Park’ındaki serbest kürsülerden konuşan on hatipden sadece birisi-ikisi İslâmdan bahsediyordu; o da aleyhde konuşuyorlardı. Yarısı muharref hıristiyanlıktan diğerleri ise komünizmden bahsediyordu. Bugün ise, on hatibden altısı İslâmiyetten ve lehde olarak bahsediyor. Komünizm kürsüleri tamamen susmuş. Diğer kürsülerin konusunu ise, aleyhde de olsa yine İslâmiyet teşkil ediyor. Bu işarettir ki, istikbâlde en yüksek ve gür sadâ îslâmın sadâsı olacaktır.
İSLÂMİYET İKTİSADİ YARALARIMIZI DA SARMAKTADIR
İslâm medeniyeti, günümüzdeki dünya görüşlerinin esasını teşkil eden iktisadî yaralarımıza da ilaçlar ihtiva etmektedir. Evvela şunun iyi bilinmesi gerekir:
Beşeriyetin sosyal hayatında bir çığır açan, eğer kâinattaki yaradılış kanununa uygun hareket etmezse, hayırlı işlerde, maddî ve manevî kalkınmada muvaffak olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrip hesabına geçer. Bunu dinledikten sonra beşeriyetin maddî imkânları ve iktisadî hayat itibariyle ne halde olduğunu bir iki cümle ile özetlemek istiyorum: İnsanlar gerek fikrî kapasite açısından ve gerek bedenî ve malî güç açısından birbirinden farklı yaratılmışlardır. Kuvvetlileri de vardır, zayıflan da vardır. Cemiyet hayatının hayatını koruyan intizam ve asayişin en büyük şartı, insanların bu iki tabakası arasında boşluk kalmaması ve sosyal dengenin korunmasıdır. Bu tabakaların birbirinden kopmaması ve uzaklaşmaması gerekir. Dikkat ediniz. Bu tabakaların eşit kılması gerekir demiyoruz. Zira beşerî toplumlarda İslâmiyet hukukda eşitliği esas kabul edir. Yoksa insan fıtratına aykırı olan mutlak eşitliği reddeder. Mühim olan insanları mutlak eşit hale getirmek değil (zaten bu mümkün de değildir), belki her iki tabaka arasında muvâzeneyi temin ederek huzuru sağlamaktır. Kur’ân bu hakikata şu âyetleriyle işaret buyurmaktadır: “ Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Onların dünya hayatlarındaki maişet vesilesi olan şeylerini biz taksim ettik ve bir kısmını diğerinin derecelerle üstüne çıkardık ki, bir kısmı diğer kısmını tutup çalışdırsın. (Ancak üstünlük maddî varlıkta değildir; zira) Rabbının rahmeti onların toplayıp durdukları dünyevî şehvetten daha hayırlıdır. Bütün insanları küfre sevketme ihtimali bulunmasaydı, o Rahmana küfredenlerin her halde evlerine gümüşten tavanlar; üzerlerinde çıkacakları asansörler; odalarına kapılar ; üzerlerine kurulacakları koltuklar ve altın zînetler yapardık. Doğrusu bütün bunlar, dünya hayatının geçici metaldir; âhiret hayatı ise müttakilere aittir “(3).
İslâmın kabul ettiği medeniyete göre, insanlık tarihindeki bütün ihtilallerin ve sosyal hayattaki kötü ahlâkın madeni, insan cemiyetlerinde fıtrattan var olan o zenginler ve fakirler arasındaki dengenin bozulması ve insanı insan yapan imanlı faziletin unutulmasıdır. Bu iki tabaka arasındaki muvazene, zenginlerin fakirlere merhamet ve şefkat göstermesi ve fakirlerin de onlara hürmet duyarak itaat etmeleriyle temin olunur. Maddî plânda bu ihtilal ve kötü ahlâkın iki menbaı vardır:
Birincisi: Ben tok olayım, başkası açlıktan ölsün bana ne zihniyetidir.
İkincisi ise: Sen çalış ben yiyeyim düşüncesidir.
Birinci zihniyet, zenginleri zulme, ahlâksızlığa ve merhametsizliğe sevketmiştir. İkinci düşünce ise, fakirleri kine, hasede ve zenginlere karşı gelmeye şevketmiş ve komünizm belası da bu fitne ateşiyle alevlenmiştir, işte ne komünizm ve ne de kapitalizm, bütün hayır cemiyetleri, ahlâkî mektepleri ve her çeşit güvenlik kuvvetleriyle, sosyal hayâtta bulunan bu iki tabaka arasını musâlaha edememiştir. Kur’ân birinci meş’um zihniyeti zekât, sadaka ve vakıf gibi müesseselerle kökünden kazır ve yarayı tedavi eder. İkinci sakat düşünceyi ise, faizi haram kılarak ortadan kaldırır. Kur’ân âyetleri âlemin kapısında durmuş, insanlığa “kavga kapısını kapayınız” demekte ve kendine tabi olanlara bu kapılardan girmeyiniz şeklinde emir vermektedir (4).
Netice olarak Kur’ân, faziletli medeniyetin kaynağıdır ve İslâmiyet de, Eflatun’un Medine-i Fâzılası olmaya layıktır.
1) Bediüzzaman, Mektubat, 489
2) Kur’ân, Hud, 116.
3) Elmalı, Hak Dini Kur’ân Dili, 4272-4273; Kur’ân, Zuhruf. 32-35.
4) Bediüzzaman Sözler, 380.